Dünyada halen
geçerli olan ekonomik sistemin içine düştüğü krizin bir “ahlâk krizi” olduğunu
artık batılılar da söylüyor.
Geçerli ekonomik sistem;
• Koca dünyayı bitiren bu tüketim oburluğuna dayalı oldukça
• Devasa kaynakları küçük bir azınlığın tekelinde tuttukça
• İsraf ve kanaat kavramlarına uzak kaldıkça..
Yani temel anlayışı değişmedikçe bu krizler hep olacak.
Oysa insanlığın muhtaç olduğu ekonomi anlayışı hiç uzakta değil.
Gelin onu bir de bizim kavramlarımızla yeniden hatırlayalım.
Ülkemizde ekonomik anlamda işler epeydir kesat gidiyor. Talep azaldığı için
üretimin kısıldığını, işten çıkarmaların sıklaştığını biliyoruz. Kapanan
işyerleri, ödenemeyen borçlar yüzünden yaşanan trajedilere dair haberleri daha
sık duyar olduk. Toplumun çok önemli bir kısmı geçimini sağlamakta zorlanıyor.
Ekonomi uzmanları, bütün bunların geçen yılın ortalarında ABD’de baş gösteren
mali krizin yansımaları olduğunu söylüyor. Onlara bakılırsa bu global krizden giderek artan bir şiddetle etkilenmeye devam
edecekmişiz. Allah milletimize dayanma gücü versin diyoruz. Ama…
Krizler bir hastalık belirtisidir
Müslümanlar olarak yakamızı modernizme kaptırdık
kaptıralı toplumun tamamını ilgilendiren bu tür problemlerin teşhisinde de
çözüm yollarının bulunmasında da kuşatıcı ve doğru bir bakış açısı aramayı akıl
edemiyoruz. Böyle bir yaklaşım “bilimsel” sayılmıyor çünkü.
Oysa modern bilimlerin pek çoğu itibarî teorilere, subjektif
varsayımlara, gerçeğe uymayan kabullere dayanıyor. Ekonomi, insanı âdemiyeti
ile değil, beşeriyetiyle tanıyor ve sadece bu dünyaya ait bir varlık olarak
görüyor örneğin. İnsanın ihtiyaçlarının sınırsız, bu ihtiyaçları karşılayacak
imkânların sınırlı, yani yetersiz olduğunu iddia ediyor. İnsanı nefsaniyetinden
ibaret sayan, nefsin heva ve arzularını ihtiyaç
addeden sakat bir çerçeve içinde söyledikleri ne kadar makul, ne kadar doğru
olursa olsun, entellektüel gevezeliklerden öteye
gitmiyor.
Nitekim “sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların en uygun şekilde
karşılanması bilimi” diye tanımlanan modern ekonominin hüküm sürdüğü son iki
asırda, bir tarafta açlık ve yoksulluk, diğer tarafta lüks ve israf büyümüş.
Kazanma hırsı, daha çok kâr etme tutkusu, “insan insanın kurdudur” inancı
kalplerde kök salmış, vicdan ve merhamet yok olmuş.
İnsanı “homo-economicus”,
yani sırf kendi çıkarlarını gözeten ve ihtiyaçlarını hep en üst düzeyde
karşılamaya çalışan bir varlık olarak kabullendiğiniz sürece bu krizler
bitmeyecektir. Çünkü sadece ekonominin sınırları içinde kalarak hangi
nedenlerden kaynaklandığını belirlemek, geçici çözümler üretmek, krizlerin
birini yatıştırır belki ama yenilerinin doğmasını engellemez. Krizi az veya çok
hasarla geçiştirmek, o krizi doğuran hastalığın tedavi edildiği anlamına da
gelmez. Asıl problem krizlerin kendisi değil, sürekli krizlerle dışa vuran bir
hastalık halidir.
Dinden uzaklaşmak ne demek?
Osmanlı’nın son zamanlarında da böyle olmuş. Ortaya çıkan ekonomik, siyasi,
askeri problemleri tek başına bir vakıa gibi ele alıp bunlara modern çözümler
teklif eden “aydın”lar, ulemanın “dinden uzaklaşma” teşhisine istihza ile
bakmışlar. Fakat işte aydınların bütün o allı pullu, iddialı tahlil ve
teklifleri Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtaramamış. Ulemanın “dinden uzaklaşınca
başımıza bunlar gelir” tesbiti o gün bugün hâlâ
ortada duruyor.
Bizim ekonomik krizlere de sebep olan “bünyevî
hastalık hali” dediğimiz şey, “dinden uzaklaşma”nın
ta kendisi. Ne var ki “bizler namazında niyazında insanlarız” deyip dini belli
ibadetlere indirgeyen yahut onu hayatın çok da önemli olmayan bir çeşnisi gibi
gören anlayışlarla bu hastalığın vahametini kavramak mümkün değil. Onun için
önce, sıkça dillendirilmesine rağmen pek üzerinde durulmayan şu “dinden
uzaklaşma” hastalığının ne olduğuna bir bakalım.
Din, insanı ve toplumu Allah Tealâ’nın belirlediği
ölçülerle inşa etmek için gönderilen bir sistemdir. İnsanın sadece ibadetlerini
değil, her türlü tutum davranışını, kâinata bakışını, tasavvurlarını,
kavramlarını, aklını ve kişiliğini de bu sistem belirler. Doğrusu budur, çünkü
kâinattan en uygun tarzda nasıl istifade edileceğini, burada nasıl mutlu
yaşanacağını, onu ve insanı yaratandan daha iyi bilen olamaz. Dinden
uzaklaşmak, dinden çıkmak değil ama dinin bu kuşatıcılığını unutup, kısmen de
olsa vahye aykırı tutum, düşünce ve inançlara kapılmaktır. Nefsin
yönlendirmesiyle, moda anlayışların etkisiyle hepimizin zaman zaman düşebileceği bir yanlıştır bu. Normalleşir, toplumsal
bir kabule dönüşürse felaket olur. Öyle ya, sıradan bir aletin bile kullanma
kılavuzuna uygun davranmamak ne işler açar insanın başına.
Vahyi ikâme etmeyince
Kur’an-ı Kerim, dinden uzaklaşmayı “vahyi ikâme
etmemek” diye nitelendiriyor. Yani Allah Tealâ’nın
bildirdiklerini tahrif etmek, doğru dürüst uygulamamak, işine geldiği gibi eğip
bükmek, hayata geçirmemek... Bunun yol açtığı sonuçları da ehl-i
kitaba hitaben Maide suresinin 66. ayetinde şöyle
haber veriyor: “Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine
indirilenleri ikâme etselerdi (gereğince
uygulasalardı) hem üstlerindeki (göğün) hem de ayaklarının altındaki (yerin
türlü türlü nimetlerinden bol bol)
yiyip (yararlanırlardı). (Gerçi) onların içinde muktesit bir zümre (de) var;
(fakat) çoğunluğunun yaptıkları ne kadar kötüdür!”
Müfessirler, bu ayetin Tevrat’taki “bol nimet vaadi”nin gerçekleşmemesini izah
sadedinde, “Allah’ın indirdiklerini gereği gibi uygulamadıkları” için özellikle
Yahudilerin geçmişte yaşadıkları ekonomik bir mahrumiyete, uyarı maksadıyla
işaret ettiğini söyler. Anlaşılan o ki ekonomik kriz yahut dünya nimetlerinden
mahrumiyet, dinden uzaklaşmanın bedeli.
Ayette, azınlıkta kaldıkları için bu mahrumiyete engel olamayan bir “muktesit
zümre”den de söz ediliyor ve zımnen sanki bütün bir toplum veya çoğunluk
“muktesit” olsa bu sıkıntı yaşanmayacaktı mesajı veriliyor. Biz, meallerde
“ılımlı, ölçülü” gibi kelimelerle karşılanan “muktesit” kavramını özellikle
olduğu gibi verdik. Çünkü üzerinde durulması, yeniden
hatırlanması gereken anahtar kavramlarımızdan biri. “Muktesit”, şu
bildiğimiz “iktisat”la aynı kökten ve tam karşılığı “iktisatlı” demek. Çoğunluk iktisatlı olmayınca darlıkların, ekonomik krizlerin, maddi
sıkıntıların yaşanması ilâhi bir kanun şu halde. Fakat “iktisat” sadece
“tutumluluk” yahut “ekonomi” demek değil.
Bir müslüman tavrı:
İktisat
Allah Tealâ bütün kâinatı bir denge üzerine yaratmış
ve bu dengeyi korumamız için “mizan”ı indirmiştir. Tartı aracı, terazi anlamına
da gelen mizan, dinin hükümleridir. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarını
İslâm terazisine vurup ilâhi ölçülerle denkleştirmesi işlemine “adalet” denir.
Adalet ile kurulan dengenin bir tarafında ilâhi ölçüler; diğer tarafında buna
uygun talepler, niyetler ve çabalarla ulaşılmak istenen nasipler vardır. İşte,
dinin ölçüleriyle belirlenmiş, adalete uygun bu nasiplere “kıst” adı verilir ve Kur’an’da
daha ziyade “adaletle davranmak” anlamına kullanılır. Tıpkı Türkçeye geçen
“maksat” kelimesi gibi, “ölçüt, kriter” anlamlarına
gelen “kıstas” kelimesi gibi, “iktisat” kelimesi de kıst’tan
türemedir. İktisat, “ilâhi dengeyi bozmayan, adalete uygun bir nasip veya paya
razı olmak; aşırılığa meyletmeden orta yoldan dosdoğru yürümek, tartının
hakkaniyetini zedeleyecek müdahalelerden kaçınmak” şeklinde tanımlanabilir. Muktesitler
böyle yapan, ilâhi ölçülere riayet ederek yaradılış maksadına uygun davranan
kimselerdir.
Muktesit olmak, yani iktisada uygun hareket etmek sadece maddi münasebetlerde
değil, her hususta sergilenmesi gereken genel bir tutumdur. Fakat bu temel müslüman tavrı, iktisadın zamanla “maddi konulardaki
ölçülülük hali”ni ifade eder tarzda anlam daralmasına uğraması nedeniyle daha
çok “itidal” kelimesiyle karşılanmaktadır. İtidal ya da iktisat, sonuçta ifrat
ve tefrit gibi aşırılıklardan sakınmaktır. Bu sakınma yahut duyarlılık iradî ve
sürekli olduğu zaman sadece kişiye değil, topluma da hayırlar getirdiğinden
“fazilet” sayılmıştır.
İktisat, müslüman için her şeyden önce bir ahlâk
meselesidir yani. Ahlâksızlığı, bencilliği, açgözlülüğü, cimriliği, israfı
mubah gören bir anlayışa, bilim kisvesine büründürülse bile “iktisat”
dememelidir.
İktisadın ölçüsü
İslâm’ın emrettiği genel ve sürekli bir tavrın adı olsa da, konumuz gereği,
iktisat kavramını biz yine “dünya hayatındaki maddi ilişkiler” bağlamında ele
alalım. Bu çerçevede muktesit olmak, hem talepte hem tüketimde aşırı gitmemeyi,
ölçülü davranmayı gerektiriyor. Böyle bir iktisadın ifratına “israf”, tefritine
“cimrilik” diyor dinimiz ve ikisinden de men ediyor.
Sanırız aklı başında herkes aşırılıktan kaçınmanın, ölçülü olmanın
gerekliliğine inanır. Fakat iktisadın ölçüsü nedir? Cimrilik veya israf hangi
sınırda başlar? Bir talebin ihtiyaç mı yoksa fuzuli mi olduğuna neye göre karar
vereceğiz? Sabit ölçüler varsa, değişen hayatın karşımıza çıkardığı yeni
ihtiyaçları nereye koyacağız? Galiba asıl sıkıntı iktisat ya da itidal ölçüsünü
bulmakta ve bunu muhafaza etmekte.
İslâm’da gelir miktarına göre belirlenmiş bir hayat standardı yoktur. Çünkü
helal yollardan ulaşılması kaydıyla servet sahibi olmak ve zenginlik meşrudur.
Üstelik çalışmak, sebeplere tevessül etmek esas olmakla birlikte rızık Allah’tandır; O, zenginliği dilediğine verir. Fakat
zengine verilen servet “emanet”tir. Onu hayat standardı bakımından fakire
nazaran daha imtiyazlı yapmaz. Sadece “infak” gibi fazladan bir kısım
sorumlulukların sahibi yapar. Bu sorumluluklardır ki kardeşliği ve dayanışmayı
tesis ederek, eşitsizlik gibi görünen “rızık
dağılımı”nı toplumsal yapıyı güçlendiren bir “hikmet”e dönüştürür. Şu halde
dinimizde gelir durumuna göre değil ama temel bazı ilkeler çerçevesinde bir
standart, bir iktisat ölçüsü belirlenmiştir. “Makâsıdu’ş-şerîa”, yani dinin varlık sebepleri gözetilerek belirlenen
bu ölçü fakir için de geçerlidir, zengin için de.
Zaruret ve ihtiyaç
İktisat dar anlamıyla dünyadan faydalanmak içindir ama dünya da ahiret içindir. Öyleyse “dünyalık fayda”yı ahirette hasat edilecek ameller ve bunların gerçekleşmesini
sağlayan imkânlar olarak anlamak gerekir. Bu nedenle ulema “zaruriyyat”ı
iktisadın asgari sınırı sayar. Zaruriyyat, olmazsa
olmaz, vazgeçilmez bazı hak ve değerlerin varlığı için mutlaka temin edilmesi
gereken imkânlardır. Bunlar, “zaruriyyat-ı hamse”
(beş temel zaruret) denilen canın, ırzın, aklın, malın ve dinin muhafazası için
şarttır. Yahut bir şey bu beş değerin herhangi birinin varlığı ve devamı için
gerekliyse zaruret kategorisine girer. Zaruret olanı her halükârda talep etmek,
karşılamak, bunun için çaba göstermek gerekir. Bu talep ve çaba ne kadar
şiddetli olursa olsun iktisat ölçüsünü ihlal etmez.
Dünyadan faydalanmak için talep edilen bazı imkânlar ise “hâciyat”
grubuna girer. Hâciyat, “hacetler” yani, “ihtiyaç
duyulan şeyler” demektir. Bugün gerekli olduğu düşünülen her şeye “ihtiyaç”
demek adet olmuş. Fakat demek ki zaruret ayrı, ihtiyaç ayrı. Nitekim
ihtiyaç, “kişisel ve toplumsal hayatın daha rahat, daha düzenli yaşanmasını
sağlayan; karşılanmaması halinde zorluğa, sıkıntıya sebebiyet veren ama zaruret
derecesinde olmayan fayda veya imkânlar” diye tanımlanır.
Bazı talepler de vardır ki bunlar zaruret de değildir, ihtiyaç da. “Tahsiniyyat” denilen bu imkânlar estetik anlamda hayatı
daha güzel kılar. Mahrumiyeti herhangi bir zorluğa yol açmaz.
Hâciyat ve tahsiniyyat da
tıpkı zaruret gibi meşrudur; iktisat sınırları içindedir. Fakat bunların
iktisat sınırları içinde kalması zaruretler gibi kayıtsız şartsız değildir.
Kişinin tutumuna göre meşruiyetini kaybedip israfa ve günaha kayabilir.
İsrafı ihtiyaç sanmak
Hâciyyat ve tahsiniyyat
grubuna giren taleplerin meşru sayılması için ilk şart, bunların zaruriyyatla çelişmemesidir. Bir şeyin ihtiyaç sayılıp
sayılmadığını belirlemek için çok önemli bir ölçüdür bu. Çünkü özellikle
günümüzde reklamların etkisiyle gereksizlikten de öte zaruriyyat-ı hamse’ye, yani canımıza, ırzımıza, aklımıza,
malımıza ve dinimize zarar veren bir yığın ürün ”ihtiyaç” zannedilmektedir. Halbuki ihtiyaç, zarureti takviye eder. Takviye etmek şöyle
dursun, zarurete zarar veren bir şeye iktisat ölçüsünde ihtiyaç da denemez, tahsiniyyat da..
Zaruriyyat, hâciyat, tahsiniyyat, aynı zamanda bir öncelik sıralamasını verir.
Zaruretleri karşılamadan ihtiyaçlara, ihtiyaçları karşılamadan tahsiniyyata yönelmek israftır. Tıpkı ihtiyacın zarurete
zarar vermemesi gerektiği gibi tahsiniyyatın da
ihtiyaca zarar vermemesi gerekir. Yaşadığı toplumda, hele de yakın çevresinde zaruriyyat kapsamındaki imkanlara
sahip olmayanlar varsa, bunlara yardım etmek yerine kişinin kendi ihtiyaç ve tahsiniyyatı peşinde mesai harcaması ise “faziletli bir
davranış” değildir; en azından bu yönüyle iktisada aykırıdır. Eğer maddi
mahrumiyet din uğruna göze alınan bir fedakârlığın eseriyse, Ensar ve Muhacir dayanışmasında örneklendiği gibi, varlıklı
müminlerin yardımı artık bir borç olur.
Nihayet ihtiyaç ve tahsiniyyatın karşılanmasında hırs
hoş görülmemiş, kanaat tavsiye edilmiştir. Böylesi edebe daha uygundur. Hz.
Peygamber s.a.v.’in “Dünyayı isterken güzel davranın (dengeli olun); çünkü
herkes kendisi için yaradılmış olana (takdir edilene)
müyesserdir.” uyarısı bu husustaki müslüman tavrını
belirler.
Hangi devirde yaşıyoruz?
Şuraya kadar anlattıklarımız karşısında günümüzün ortalama insanının vereceği
ilk tepki sanırız “Hangi devirde yaşıyoruz?” olacaktır. Söylediklerimizin geniş
kitlelerce kabul görmüş, yaygınlaşmış tutumlara denk düşmediğinin farkındayız.
Fakat müslümanın kabullerini devrin anlayışı değil,
Kuran ve Sünnet tayin etmeli değil midir?
Müslümanlığın giriş kapısı olan kelime-i şahadetin “lâ” ile başlamasının,
İslâm’a kafalardaki bütün kabulleri silerek girilmesinin bir hikmeti de budur. Cahiliyyenin yeni bir türü olan modern “zan”lara “lâ”
demeden, “Her iştiha duyduğunu yemen israftandır.” hadisini anlayamayız. Nefslerini ilâh edinenlerin ihtiyaç kisvesine büründürdüğü
arzu ve hevaların ihtiyaç olmadığını göremeyiz. Daha
çok kazanmak için tüketimi kamçılayan kartellerin kâinatı yağmalayan köleleri
haline getirilip nasıl küçük düşürüldüğümüzü fark edemeyiz. Sonuçta
şükürsüzlüğün, yetinmezliğin, açgözlülüğün, emanete hoşça bakmamanın, kısaca
iktisatsızlığın getirip kapımıza bıraktığı kriz ve afetlerle yüz yüze geliriz
de iş işten geçer.
“Hangi devirde yaşıyoruz?” tepkisi bazen “Herkes böyle yapıyor. Çoğunluk gibi
davranmazsak perişan olur, zillete düşeriz” gerekçesini de yansıtır. Böyle
düşünenlere Hz. Peygamber s.a.v. “immea’” diyor. Yani zayıf karakterli, ölçüleri olmayan, rüzgâr nereye eserse oraya
yönelen. Ve tam da bunun için şöyle uyarıyor bizi: “Sakın sizden bir
kimse ölçülerinde sabit olmayıp ‘Ben insanlarla beraberim. Eğer insanlar iyilik
yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım’ demesin.
Aksine, ölçülerinizde sebat edin; halk iyilik yaptı mı siz de yapın, kötülük
yaparsa zulme yer vermeyin.”
Asıl zenginlik
Fakirlik korkusu şeytandandır. Tedbir takdiri değiştirmez. Yoksul düşmemiz
zelil olacağımız anlamına da gelmez. Asıl zillet, ihtiyaç da olsa dünyalık
nesnelere peşinden koşulacak kadar değer vermek, böyle şeyleri gereğinden fazla
önemsemektir. Kâinatın en izzetli insanının, yamalı pabuç giyen, bazı zamanlar
açlıktan karnına taş bağlayan bir peygamber olduğu unutulmamalıdır.
Bütün bunlar tedbirden vazgeçelim, çalışmayalım, rızkımızı aramayalım,
yoksulluğu tercih edelim demek değildir. Müslüman gayret sahibidir; tembel
olmaz, sebeplere sarılmanın ilâhi bir kanun olduğunu bilir. Fakat bu gayretini
hırs ve tamah beslemez. Çalışması, kazanma arzusu, şahsi bir refah ve bolluk
talebinin değil, topluma faydalı olma isteğinin eseridir. Dünyalık temini için
gösterdiği çaba her zaman helal ölçüleri içindedir; asla kulluk vazifesinin
önüne geçmez. Meşru dairede elinden geleni yaptıktan sonra da kısmetine düşene
razıdır, şikâyet etmez.
İslâm zenginliğe, servet sahibi olmaya, daha çok kazanma gayretine karşı
çıkmaz; lüks ve rahat düşkünlüğüne, israfa, bencilce tüketmeye karşı çıkar.
Oburluk gibidir bu. Nasıl ki çok yemek birtakım hastalıklara sebep olursa,
ölçüsüz tüketmek ve israf da açgözlülüğe, duyarsızlığa, tekebbüre, suistimallere, ahlâk zafiyetine yol açar. Bunlar, servet
sahibi olan kişi kadar toplum için de sıkıntıdır. Kıskançlıklar baş gösterir,
yoksullar zengine düşman olur, ümmetin kardeşliği yara alır.
Rasulullah s.a.v.’in, gelecek devirlerdeki müslümanların lüks ve rahat düşkünlüğü sayılacak tüketim
tarzları sebebiyle üzülüp endişelendiğine dair haberler vardır. Onun için de
bize “asıl zenginliği”, yani “gönül zenginliğini”, kanaati, tok gözlülüğü
tavsiye etmiştir.
Azimete sarılmanın vaktidir
İktisat, dünyalık talep ve tüketiminde de Allah’ın koyduğu ölçülere uygun
hareket etmek. İsraftan, cimrilikten, haramdan, faizden, haksızlıktan
kaçınmaktır. Ticaretle uğraşanlarımızın bir kısmının şöyle düşündüğünü
biliyoruz: “İslâm’a uymayan bir ekonomik yapının içindeyiz. Piyasanın kendi
kuralları var. Dinimizin istediği gibi ‘muktesit’ olursak piyasa kurallarına
uymadığımız için zarar eder, geçim sıkıntısına düşeriz.” Meselenin zaruret
haliyle bir ilgisi varsa “ruhsat” için gidip bir hocaefendiye
sorulabilir. Ama ihtiyaç noktasında problemler yaşıyorsak dik durmak, azimete
sarılmak lazım. Mevcut sisteme eklemlenmek nihai anlamda maddi mahrumiyetimizi
gidermeyecek. Çünkü yaşanan krizler zaten bu anlayıştan kaynaklanıyor.
Öte yandan muktesit zümre, belki en çok kendileri ezildikleri halde, toplumun
ilâhi bir kanun olarak krizlerle, rızık darlığıyla
cezalandırılmasında “azınlıkta kaldıkları için” sorumlu tutuluyor.
Öyleyse iktisatsızlığa uymak yerine direnerek, sabrederek; üstünlüğün tüketimde
değil, züht ve takvada olduğunu hatırlayarak muktesitlerin sayısını artırmak
gerekiyor. Bu öyle laf ile olmaz. Örneklikler sergilenerek, hâl ile olur. Mal,
mülk, servet, etiket sahiplerine değil, mümin ve müttakilere
itibar etmekle olur. Bu dünyada netice alır mıyız almaz mıyız bilinmez ama ahirette mükafatlandırılacağımızı Cenab-ı Hak vaat ediyor.
Nihayet maddi imkanların azaltılması imtihanımızın bir
parçası. Bakara suresinin 155. ayetinde öyle buyurulmuyor
mu? “Biz sizi biraz korku, biraz açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden
biraz eksiltme ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber) sabredenleri müjdele!”
Müjdelenenlerden olmak için sabır, yani vahyi ikâmede
ısrar ve kararlılık gerekiyor.
Ekler:
Ekonomik
Krizlerin Ana Sebebi
İktisat, Allah Tealâ’nın koyduğu bir denge kanunudur.
Riayet edilmeyince doğal ve toplumsal denge bozulur; krizler, afetler,
mahrumiyetler yaşanır. İbni Abbas’tan rivayet edilen
bir hadiste Peygamberimiz s.a.v., bu durumu çok kesin
ve veciz bir ifadeyle şöyle haber verir:
“Bir kavim ölçü ve tartıda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah onların rızıklarını daraltır, (üzerlerinden bereketi kaldırır).”
Hadis-i şerifteki “ölçü ve tartıda hile yaparak miktarı azaltma”yı
basit bir kurnazlık gibi anlamamak gerekir. İktisatsızlığın görüntüsünü
örnekleyen bu davranış, bencilliğin, açgözlülüğün, ilâhi takdire itiraz
küstahlığının, başkasının hakkına el uzatma cüretinin, dünya düşkünlüğünün, ahireti hesaba katmamanın yansımasıdır. Böyle hallerle
malûl bünyeler için krizler kaçınılmaz olur.
Bir
Lokma Bir Hırka
Adına kapitalizm denilen ve hiçbir ahlâkî endişe taşımayan ekonomi anlayışı,
nefsinin esiri olmuş, kolay yönlendirilebilen, iradesiz insanların varlığı
üzerine kurmuştur sistemini. Yapay ihtiyaçlara inanan insanlar, üretilen her
şeyi tüketmeye hazır kitleler olmalıdır ki saltanatını sürdürebilsin. Nefsine
dur diyebilen insanlardan çok korkar ve onların muktesit tutumunu aşağılamaya,
söylediklerini saptırarak yalanlamaya çalışır.
Tasavvuftaki nefsin ihtiyaçları konusunda azla yetinme anlayışı kapitalizmin
yegâne panzehiridir. Böyle olduğu içindir ki kapitalist zihniyetin
saldırılarına maruz kalmakta, “bir lokma bir hırka kanaatkârlığı”, örneğin
tembellik gibi, İslâm toplumlarındaki yoksulluğun sebebi gibi gösterilmeye
çalışılmaktadır.
Oysa “bir lokma bir hırka”, zaruretin asgari seviyesini anlatır. İlâhi ölçüleri
ikâme uğruna müslümanın
çekilebileceği sınıra işaret eder. Bu, her zaman bir lokma bir hırka ile
yetinelim demek değildir. Ama gerekirse buna da seve seve
razı olunabileceği kararlılığını ifade eder. Dünyalık anlamda bir ihtiyaçsızlık
halidir. Çünkü İmam Gazalî rh.a.’in dediği gibi,
“İhtiyaç, zayıflıktır!”.