Kültürümüze,
sanatımıza dair klasikleşmiş kimi yazıları bugünkü bakışla yeniden okumak
önemsenmelidir. Böyle okumalar bir yandan düşünsel bir arınmaya sebep olurken,
diğer yandan yaptığımız yanlış ezberlerin de farkına varmamızı sağlar. Ahmet Haşim’in
pek çok yazısı gibi aşağıdaki mimariye dair yazısı da bu açıdan kayda değer
görülmelidir.
“İttihat ve Terakki” yalnız siyasî bir partinin adı değildi; yarım yamalak
tarihî bilgilerin ve ham bir zevkin kaynaklarından akıp gelen ilmî ve estetik
bir akımın da ismiydi. Bir taraftan, sözde inkılâpçı ve yenilik taraftarı olan
İttihat ve Terakki edebiyatı, diğer taraftan, ruh ve manada garip bir mazi
hayranlığıyla malûldü: Bu edebiyat “hal”den nefret eden, “mazi”ye hayran,
“şehir”den korkan, “köy”e doğru kaçan bir edebiyattı. Çoban türkülerinin
şaheserleri yendiği ve tozlu kıyafethanelerden
fırlayan kırmızı şalvarlı hortlakların tiyatro sahnelerinden taşarak, korkunç
bir maskara alayı halinde hayata akın ettiği zamanlar, “merkez-i umumî”nin iyi
günlerine rastlar.
İttihat ve Terakki, edebiyata bir köylü kıyafeti düzüp ağzına da yeşil kamıştan
yontulmuş bir de düdük verirken, mimariye de bir cübbe ve bir sarık
giydirmişti: Bu siyasetin mimarisi türbe ve medreseyi taklit eder. İşte o tarihten
beridir ki İstanbul’un her tarafında bu biçim binalar inşa etmek ve bu mimariye
de “Milli Mimari Rönesansı” ismini vermek adet oldu. Halbuki yeni doğmuş dedikleri, hakikatte çok yaşlı bir
ihtiyar idi.
. . .
Asrımızın kendine mahsus bir mimarisi olmadığı ve olmasına imkan
bulunmadığı, artık herkesçe bilinen, münakaşaya değmez bir hakikattir. Ne
gariptir ki bu basit hakikati yalnız bilmeleri lazım gelenler bilmezler. Şimdi
her memlekette, aciz ellerin çekici altında kanayan hasta mermerlerin eski
üstat ellerine hasretle ağladıklarını, herkesten işitiyor, her yerde okuyoruz.
Taşa hayat ve hareket vermek bahsinde, bugünün şeytana taş çıkaran hünerli
insanları, iki üç asır evvel gelip giden saf ustalara çırak olmaya bile lâyık
değildirler. Süleymaniye’nin taşlarını ölçen pergeli düştüğü yerden kaldırıp
kullanacak artık hiçbir insan eli yoktur. Sinan’ın eserlerine karşı vâlih ü hayran durabilmek kabiliyeti bile, yaşayan en büyük
mimar için büyük bir şereftir.
Çünkü mimari güzelliğini artık biz çağdaşlar anlamıyoruz, duymuyoruz. Gözleri
kör olanlar nasıl ışığı göremez, kötürüm olanlar nasıl yürüyemez, dilleri
tutulanlar nasıl konuşamazlarsa, taşların havadaki nizam ve ahenginden hasıl olan güzelliği anlamayı veya meydana getirmeyi de biz
şimdi bilmiyoruz. Bu melekemizde hasıl olan çöküntünün
sebepleri çoktur, başlıcasını söyleyelim:
Mimari, her sanattan ziyade hayat ve adetleri kopya eder. Muayyen bir inşa
tarzına sahip olmak üstünlüğüne erişen o asırlardır ki, onlarda bütün bir
millet aynı imanın mıknatısiyetine tutulmuş, aynı fikirle hareket eder ve aynı
hırsla çalkalanır görünür. Eskiden imanların en kuvvetlisi “din imanı” olduğu
içindir ki mimarinin en büyük şaheserleri şimdiye kadar mabetler ve türbeler
olmuştur.
Bu cins kuvvetlere artık baş eğmeyen asrımızın bir mimarisi yoktur.
. . .
Cami, türbe ve medrese tarzı, padişahtan son nefere kadar bütün Osmanlıların
kıyafetçe şeyhülislâmdan ayırt edilmediği zamanlara mahsus bir mimaridir. Bu
mimari ancak yaşlı çınarların gölge saldığı meydanlarda, palabıyıklı süvarilerin
cirit oynadığı, davulların gümbürdediği, kırmızı ve yeşil bayrakların havalarda
sırma ve ipeklerini dalgalandırdıkları bir âlemde mana alır. Sultan Selim
devrinin kıyafeti bugünkü yeknesak giyinişimize göre bin defa daha göze cazip
görüneceği muhakkak iken, canlandırılmasını düşünmek ne kadar gülünç ise, bu
dinî mimariyi yaşatmak fikri de o derece gülünçtür.
Sivri tırnakları çelikten bıçaklar gibi parlayan, traş
olmuş çehreli yeni erkekler ve işitilmemiş, paha biçilmez hayvan kürkleri
içinden altın renginde yılan gözleriyle bakan yeni kadınlar için cami biçiminde
“sinema” ve türbe şeklinde “hal” inşası fikri, ancak güzelliğin hidayetinden
mahrum kalmış adamların şaşkın hayalinde vücut bulur.
Bu tarzda maziye dönüş bir soysuzlaşma, bir irticadır. (Gurebâhâne-i
Lâklâkan’dan)