Her günahımız, her
isyanımız ve bunlardan doğan her zulüm, kalbimizde siyah bir nokta oluşturuyor.
Dua, zikir, tevbe ve sadakalarımızla bu siyah
noktaları temizleyemez isek, işte o zaman ilâhi vasıflarla bezenmiş güzel fıtratımız
varoluşumuzun derinliklerinde hapsoluyor.
Kalbimiz nur kaynağıdır; aynı zamanda kalbimiz bizleri nur hazinelerine götüren
güçlü bir köprüdür. Bu nur kaynağı karartılabilir mi, kalbimiz kararabilir mi?
Kalbin bizi güzellikler diyarına götürecek fonksiyonları belki dumura uğratılabilir ama kalbimiz ilâhi özünü daima derununda
saklamaya devam eder. Kendimize veya tabiat dahil
olmak üzere çevremize yaptığımız zulümlerle kalbimizin hareket alanını
daraltıyoruz.
Her günahımız, her isyanımız ve bunlardan doğan her zulüm, kalbimizde siyah bir
nokta oluşturuyor. Dua, zikir, tevbe ve
sadakalarımızla bu siyah noktaları temizleyemez isek, işte o zaman ilâhi
vasıflarla bezenmiş güzel fıtratımız varoluşumuzun
derinliklerinde hapsoluyor. Peygamberimiz s.a.v.’in buyurduğu gibi,
önemsemediğimiz siyah noktalardan günün birinde simsiyah bir kalp görüntüsü
ortaya çıkabiliyor.
Affetmenin zorluğu
Günümüzde belki de en çok sakınmamız gereken kavramdır zulüm. Günah kavramıyla
iç içedir zulüm. Günahtan ne kadar korkuyorsak zulmetmekten de en azından o
kadar korkmalıyız. Başkasına kötülük yapmaktan nasıl uzak durmaya çalışıyorsak
aynı şekilde başkasının mutluluğunu da engellememeliyiz. İlişkilerimizde nötr kalmak selamet değil, hepimizin olumlu yönde ilerlemesi
için çaba sarf etmektir zulmü engelleyecek olan.
Bakınız İmam Cafer-i Sadık Hazretleri, zulmet çağında yaşayan biz müslümanları aziz edecek, şerefli kılacak üç maddeyi şöyle
sıralıyor: “Kendisine zulmedeni affetmek; kendisine bir şey vermeyene iyilikte
bulunmak; kendisini aramayanları arayıp hallerini sormak.” Her üç maddenin
ortak yönü, nefsimize ağır gelen ilişkiler olmasıdır. Ancak başka türlü
kendimizi ve insanlığı nasıl zulmetten nura, aydınlığa çıkartacağız ki!
“Sana zulmedeni affet. Amelinle mağrur olmaktan sakındığın gibi, ilimle
gururlanmaktan da sakın. Yakınının, fakirin ve komşunun hakkını gözet.
Konuşmadan hoşlanmayanın yanında konuşma. Mazlum kardeşine yardım et. Zamanını
iyi değerlendir.” diyor Harputlu Hacı Ömer Efendi k.s. Bu nasihatler, ibret
almak isteyenler için kalbimizi kararmaktan kurtarabilecek ipuçlarıdır. Şimdiye
kadar bize zulmedeni affedebildik mi? İlim olarak bildiklerimizi, kendimizi
üstün kılmak için mi, yoksa Hakk’ı üstün tutmak için mi söyledik? Şeytana karşı
ibadetimizle korunmaya hatta ibadetimizi bile gizlemeye çalışırken, zulmün
rüzgârından bile korunabilmek için ilmimizi muhafaza edebiliyor ve varlığımızla
bütünleştirebiliyor muyuz?
İlmimizle, ibadetimizle, iyiliklerimizle gururlanmak, dolaylı biçimde Allah’a
karşı şirk koşmak anlamına gelebilir. Mağrur bir şekilde acizliğimizin
idrakinde olmamak, bizlere lütuflarda bulunan Rabbimizi tanımamak demektir; bir
başka ifadeyle O’nun eşsiz ve her şeye kadir azameti karşısında kendimize bir
yer açmaya çalışmak demektir. Kimin verdiğini kimden kıskanıyoruz ki? Şirk’in
zulümlerin en büyüklerinden olduğu aşağıdaki ayet-i kerimeyle vurgulanmaktadır.
İmana zulüm karıştırmak
Alkame b. Kays Hazretleri,
Tefsir ilminde ilerlemiş bir âlimdir. En’âm suresi
seksen ikinci ayet-i kerimenin tefsiri hakkında İbn-i
Mes’ud’dan şöyle rivayet etmiştir: “İman edip de
imanlarını bir zulüm ile karıştırmayan kimseler yok mu? İşte korkudan emin
olmak onlara mahsustur, hidayete erenler de onlardır.” Bu ayet nazil olunca Ashab-ı Kiram, “Hangimiz zulüm etmiş bulunuyoruz?” diye Rasulullah s.a.v.’e sordular. Rasul-i
Ekrem Efendimiz s.a.v., “Bu sizin hakkınızda değil.”
buyurdu ve sonra, “Hani Lokman da oğluna nasihat ederek demişti ki: Oğlum,
Allah’a şirk koşma! Şüphe yok ki bu şirk pek büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)
mealindeki ayetini okudular. Böylece En’âm
suresindeki ilgili ayette geçen zulüm kavramının, O’na şirk yani ortak koşmakla
eş anlamlı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Aynı zamanda ayetteki “Şirk büyük bir zulümdür” ifadesiyle, şirke düşen
insanların hikmet ve akıl yönünden ne kadar zavallı olduklarına ve ahmaklık
içinde bulunduklarına da işaret edilmektedir. (Sabunî,
Safvetu’t-Tefâsîr, II/491)
Yerli yerinde olmayınca
İnsan davranışlarının mahiyetini, insan-eşya ilişkilerini ve insanların
birbirleriyle münasebetlerini açıklayabilmek için zulüm kavramını bütün
türevleriyle anlamaya çalışmalıyız. Arapça’da zulüm,
bir şeyi kendisine ait olan yerin dışına koymak, gerek eksiltmek, gerek
çoğaltmak ve gerekse zaman ve yer bakımından saptırmak olarak tarif edilmiştir.
(Râğıb el-Isfahanî,
el-Müfredat, s. 470)
Zulüm üç kısımdır. Birincisi Allah Tealâ’ya asi
olmak, ikincisi zulmeden kimselere yardım etmek, üçüncüsü kendi emri altında
bulunanlara eza cefa etmek, onların ibadetlerine engel olmak. Peygamber
Efendimiz s.a.v de zulmü üç başlık altında bizlere öğretmektedir: “Zulüm üç
türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm vardır ki, Allah
onu affeder. Bir zulüm vardır ki, Allah onun mutlaka hesabını sorar. Allah’ın
affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah, ‘Şirk büyük bir zulümdür’ (Lokman, 13)
buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm, kulların kendi nefslerine
karşı işlediği zulümdür. Rableri ile kendi aralarındaki işlerde yaptıkları
hatalardır. Allah’ın hiç bırakmayıp, mutlaka hesabını soracağı zulüm ise,
kulların birbirlerine karşı hayâsızlıklarıdır. Allah bunların hesabını sorar ve
zalimleri cezalandırır.” (İbn Kesir, I/ 508)
buyurduğu bilinmektedir.
Sevmediklerimize de adalet
Zulüm kavramı çerçevesinde dikkat etmemiz gereken önemli noktalardan biri de,
halka daraldıkça değil halka genişledikçe zulmün artacağıdır. Yani zulüm
konusunda, bizden din, fikir ve meşrep olarak uzakta kalan kişilere yakınımızda
olan kişilerden daha fazla dikkat etmemiz gerekir. Sevmediklerimize de zulüm ve
kötülük yapamayız. Ancak bu dikkatle çağımızın zulümlerine karşı direnç
sağlayabilir ve nurun aydınlığını kalplere yayabiliriz. Alaaddin
Haskefî k.s. Hazretleri’nin bu noktadaki uyarısı
hayatımız boyunca bizlere yol göstermelidir: “Zımmîye
yani gayri müslim vatandaşa zulmetmek, müslümana zulüm etmekten daha kötüdür. Hayvana zulüm ve
işkence etmek, zımmîye zulmetmekten daha kötüdür.”
Zulüm kavramının inceliklerini zihnimizde netleştirmeliyiz. Hak etmediğimizi
başkalarından istiyor muyuz? İstihdam edildiğimiz alanları ve elde ettiğimiz
kazançlarımızı hak ettiğimizi düşünüyor muyuz; varsa eksiklerimizin telafisi
için uğraşıyor muyuz? Akrabalarımızı veya tanıdıklarımızı hak etmedikleri
halde, maddi veya manevi anlamda belirli makamlara getiriyor muyuz?
Oysa hak edenlerin yönetime getirilmeleri ve bu kişilerin yönetimde ve
muhakemelerde Allah’ın indirdikleri ile hüküm vermeleri adaletin ta kendisidir.
Kur’an-ı Kerim, bundan uzaklaşıldığı takdirde
adaletin gerçekleşmeyeceğini ifade etmekte ve adaleti gerçekleştirmeyenlerin
kâfir, zalim ve fasık olduklarını ilan etmektedir. (Mâide, 44, 45, 47)
Zulmün en geniş anlamlarından birisi, Abdülkadir Yemenî Hazretleri’nin yaptığı tanımdır: “Bir şeyi layık
olduğu yerden başka bir yerde kullanmak zulümdür.” Bir başka ifadeyle, bir
kişiyi, eşyayı veya hadiseyi, şer’î hükmünden başka
bir şekilde değerlendirmek zulümdür. Herhangi bir şey ne için yaratılmışsa
orada kullanılmalıdır. Bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaya hakkımız
var mıdır?
Bir insanın eğitimi hangi yönde ve seviyede ise o noktada istihdam edilmelidir.
Hak etmediği halde birisini işbaşına getirdiğimizde insanlığa karşı en büyük
zulmü işlemiş olmaktayız. Çünkü böylece başkasının hakkına tecavüz ediyoruz ki
bu durum adaletin sınırını aşmak demektir. Bizler ufak menfaatlerimiz, nefsî tercihlerimiz dolayısıyla kendi kendimize
zulmediyoruz: “Allah Tealâ kullarına zulmetmez,
haksızlık etmez. Onlar kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri,
çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar.” (Nahl,
33)
Âdî kavimler
Zulüm ferdî planda olabildiği gibi, toplum planında da meydana gelebilir. Allah
Tealâ’nın indirdiği hükümlere aykırı hareket eden bir
toplum, kendi milletine ve diğer toplumlara zulmü esas almış demektir.
İnsanlara kaba kuvvetle zulmeden zorbalara boyun eğmek büyük bir zillettir.
Nitekim Âd Kavmi’nin, zorbaların peşinden gittiği için
lanetlendiğini unutmayalım. Kur’an-ı Kerim’de: “İşte
Âd Kavmi!.. Onlar Allah’ın ayetlerini inkâr ettiler.
Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece liderleri olan her zorbanın emrine uyup
gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lanet cezasına tabi
tutuldular” (Hûd, 59-60) buyrulmuştur.
Elbette müminler, “âdî”ler (Âd kavmine mensup olanlar)
gibi, zorbaların peşine takılıp gidemezler. Hz. Ali r.a.,
“Zulmün iki temel unsuru vardır. Birisi zalim, diğeri de mazlumdur. Zalim
zulmettiği için, mazlum da zulme rıza gösterdiği için hesaba çekilir.” diyerek,
önemli bir inceliğe işaret etmiştir. Dolayısıyla zalimlere karşı elleriyle,
dilleriyle veya hiç olmazsa kalpleriyle mücadele vermeyen kimselere de zalim
demek mümkündür.
Zalimlere, zihnen ve kalben meyletmek dahi büyük bir tehlikedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra
size ateş dokunur. Zaten sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra
zalimlere meylettiğiniz için Allah’tan da yardım göremezsiniz.” (Hûd, 113) buyrulmuştur. Zalimlere kalben meyletmek ve
zulümleri karşısında sessiz kalmak veya onlarla işbirliği yapmak, onlar gibi
olmak demektir.
Peygamber Efendimiz s.a.v., İslâm dininde zulmün
yerinin olmadığını belirtmiştir. Hicretin onuncu yılında Yemen’e vali ve
muallim olarak gönderilen Muaz b. Cebel’e, “Mazlumun
duasından sakının. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” (Buharî, Cihad, 180) diyerek,
zulmün ne kadar kötü ve zararlı bir şey olduğuna işaret etmiştir. Aynı zamanda
veda hutbesinde de ashabına sık sık zulümden
sakınmayı emretmiştir. Zulmün her çeşidi, hem bu dünyada kişiliğimizi ve
kalbimizi karartacak, hem de ahirette bizi
karanlıklar içerisinde bırakacaktır: “Zulümden sakınınız. Zira zulüm, kıyamet
günü sahibini saran karanlıklar olacaktır.” (Buharî, Mezâlim, 8; Tirmizî, Birr, 83)
Sonuç olarak diyebiliriz ki, zulüm yaratılış düzeninde bozukluk ve sapmalara
sebep olmaktadır. İnsanın dışındaki bütün varlıklar nasıl yaratılış düzenini
bozmamakta iseler, insan olarak yaratılma şerefine eren bizler de insanın ve
kâinatın yaratılış gayesinin dışına çıkmamalı ve böylece varlıklar arasında en
büyük zalimlerden olmaktan kurtulmalıyız.