“Kendini berk tut,
dahi himmet eteğin berk tut
Terbiyetle gör nice atlas olur, berg-i
dut.” (Kemal Paşazade)
(Dut yaprağının terbiye ile nasıl atlas olduğunu gör de kendini ve himmet
eteğini sağlam tut.)
Kemal Paşazade, II. Beyazıt, Yavuz ve Kanunî dönemlerini idrak eden büyük alimlerimizden biri. Daha ziyade İbni
Kemal adıyla bilinir. Meşhur “Tevarih-i Âl-i Osman”ın müellifidir.
Kanunî zamanında şeyhülislâmlık makamına kadar yükselen Kemal Paşazade, mahlas
yerine kendi adını kullanmayı tercih eden ender şairlerimizdendir. İlminin,
irfanının, hocalığının damgasını taşıyan şiirlerinde insanlara nasıl
davranmaları gerektiği hususunda nasihatler verir. Bunlar dünya hayatında
uymamız gereken en temel hakikatlerdir.
Mesela ilk beytini yazımızın başına aldığımız gazelinin devamında, “Fikr-i mevt ile geçir ey dil hayatın her demini / Eksik
olmasın dilinden zikr-i lâ-yemût”
der. “Ey gönül, hayatının her anını ölümü düşünerek geçir; ölümsüz olan yegâne
varlığın zikrini dilinden düşürme, yani devamlı Allah Tealâ’yı
hatırla.” demektir bu beyit. Dünyaya, dünyadaki imkân ve mevkilerine
aldananlara seslenir sonra: “Habs olursun akibet zindan-ı kabre azl olup /
Kendini bin yıl cihan mülkünde sultan tut”. Varsayalım ki bu dünyada bin yıl
süreyle sultan oldun. Sonunda seni o sultanlıktan azl
edip kabir denilen bir zindana kapatacaklar.
Bu minval üzere, iki cihan saadetine ulaşmak için Allah’tan, ölüm hakikatinden,
ahiretten, hesap gününden gafil olmamayı öğütlüyor
gazel. Fakat bütün bunlar insanın tek başına, kendiliğinden üstesinden
gelebileceği kolay işlerden değil. Eğitimle, terbiyeyle kazanılabilecek sahih
bir donanımı, sağlam bir duruşu gerektiriyor. İşte gazelin ilk beyti bu donanım
ve tutumun nasıl kazanılabileceğini, meselenin terbiye tarafına bir örnekle
vurgu yaparak haber veriyor.
İbni Kemal, dut yaprağının nasıl atlas kumaş haline
geldiğini hatırlamamızı istiyor önce. Atlas, ince ipekten çok sık dokunmuş, son
derece sağlam, dayanıklı, parlak, güzel ve değerli bir kumaştır. Atlasa bu
özellikleri kazandıran ipek ise, bilindiği gibi ipekböceğinin salgısından elde
edilir. Bir cins kelebek tırtılı olan ipekböceğinin bu salgıyı üretebilmesi
için dut yaprağıyla beslenmesi gerekir. Kısaca, “dut yaprağı” ipekböceğinin sindirim
sisteminden “ipek” olarak çıkar ama bu işlem o kadar kolay ve kendiliğinden
değildir. İpek üreticileri zamanını iyi hesaplayarak ipekböceği yumurtalarını
temin eder, belli bir sıcaklıkta saklar, vakti geldiğinde özel teknelere
yerleştirilmiş dut yaprakları üzerine bırakır. Baharda yumurtadan çıkan
larvalar kıyılmış taze dut yapraklarıyla özenle beslenir. Bir buçuk ay kadar
sonra artık iyice olgunlaşan ipekböcekleri ağızlarından iplik şeklinde
salgıladıkları yapışkan bir madde ile kozalarını örmeye başlar. Yine zamanı
dikkatle kollanarak bu kozalar buhara tutulmak yahut sıcak suya atılmak
suretiyle yumuşatılıp lifler halinde ayrıştırılacaktır. Nihayet kozalardan elde
edilen ham ipek lifleri daha sonra işlenecek, iplik haline getirilecek, dokuma
tezgâhlarında atlas kumaş halini alacaktır.
Demek ki bir mevsimlik ömrü olan, dayanıksız ve zayıf bir dut yaprağı bile
sabırla, özenle, dikkatle geçirilen bir terbiye sürecinin sonunda güzel, sağlam
ve çok dayanıklı bir kumaşa dönüşebilmektedir. Öyleyse insan da aynı tahammülü
gösterip bir terbiyeden geçerek fani varlığından, zayıflıklarından sıyrılır;
atlas kumaş gibi kalıcı ve sağlam olabilir.
“Berk” kelimesi Türkçe’de “sıkı, kuvvetli, muhkem,
sağlam” manasına kullanılır. Farsça’da ise “yaprak”
demektir. İlk mısradaki “kendini berk tut” ifadesi bu sebeple hem “kendini
yaprak farzet” manasına gelir ve dut yaprağının
atlasa dönüşmesinden hareketle, kemale ulaşabileceği hususunda insana ümit ve
cesaret verir. Hem de “kendini sağlam tut, nefsine hakim
ol, kemale ulaştıracak bir terbiyeye tabi tutulduğunda tahammül göster”
demektir ki bu defa terbiye sürecindeki zorluklara ve sürdürülmesi gereken
kararlılığa işaret eder.
Tavsiye edilen kararlılık da, telkin edilen ümit de “terbiye” ile alakalıdır.
Terbiye, çiğin pişirilmesi, hamın olgunlaştırılması işlemidir. İnsanın beşer
iken adam edilmesidir. Kendiliğinden olmaz. Zaman ister, sabır ister, emek
ister. Bu işin yolunu yordamını bilen ehil bir mürebbi ister. En mühimi,
terbiye sürecinde yaşanılan zorluklar, nefse ağır gelen sıkıntılar karşısında
sarsılmaz bir irade ister, azim ve çaba ister. “Himmet”in asıl manası da
“herhangi bir meselede kararlılıkla ve fasılasız gayret göstermek” demektir.
“Himmet eteğini sıkı tut” tembihi, bu azim ve çabanın her ne olursa olsun sürdürülmesi
gerektiğini hatırlatır öncelikle. Lakin bu, yine de insanın tek başına
üstesinden gelemeyeceği kadar büyük bir zorluktur. Henüz tamamlamadığı için
yolun devamında nasıl yürüneceğini bilmeyebilir insan. Nefsinin hilelerine
aldanıp yanlışa düşebilir. Gayretini, azmini ve niyetini istikamet üzere
tutabilmesi için istikamet sahibi birinin yardımına ihtiyacı vardır. Bu böyle
olduğu içindir ki “himmet” kelimesi daha sonra “yardım, hayır, iyilik” manasını
kazanmış, “himmet sahibi” ifadesiyle de daha ziyade mürşid-i
kâmiller kastedilmiştir.
Bakırı altın, dut yaprağını atlas eyleyen böyle bir terbiyenin kimyası himmet
sahiplerinin, Allah dostlarının, kâmil mürşitlerin elindedir. Öyleyse onların
eteğine sıkıca yapışarak, talimatına harfiyen uyarak, onlarla yürümek
gerekiyor. İnsan dut yaprağı misali. Bir mevsim sonra
gazel olup çere çöpe karışmak da var, atlas kumaş haline gelip kalıcı olmak da.
Ama dut yaprağı durduk yerde atlas olmuyor.