Türkiye’nin karşı
karşıya bulunduğu büyük sorunlar nedir diye bir liste yapacak olsak, kültürel
sığlaşma ve yozlaşma herhalde en üst sıralarda yer alır. Neden? Ekonomik yahut
siyasi sorunlar dururken kültür bu kadar önemli midir? Bu sorunun kendisi dahi
kültür muhayyilemizin ne kadar daraldığını gösteriyor.
Kültür, insanların günlük yaşamlarında soludukları havanın bütününe verdiğimiz
addır. En geniş manasıyla kültür, insanın yapıp-ettiklerini, tutum ve
davranışlarını ve hayatı algılama biçimlerini kuşatan bütün maddi ve manevi
unsurlardan oluşur. Mimariden yeme içme adabına, mahalle ortamından TV
ekranlarına yansıyan görüntülere, siyasetten borsaya hayat alanımızı inşa eden
bütün unsurlar, bir toplumun kültür tasavvurunu oluşturur. Bu manada kültür,
insanın ve toplumun var olduğu her yerde ve düzeyde kendini hissettirir. İnsanı
hayvan topluluklarından ayıran en önemli vasıflardan biri de kültürdür. Zira
hayvanlar “toplu” halde yaşamalarına rağmen, insanlar bir “topluluk” (cemaat)
olarak yaşarlar.
Kültürün “maddi” unsurları, özünde insanın eşyaya ve varlıklara karşı sahip
olduğu duruşu, vaziyeti tarafından şekillenir. Yeme, içme, barınma gibi en
temel ihtiyaçların nasıl karşılanacağını da tayin eden, maddi alemle ilişkimizi şekillendiren dünya görüşümüz ve alem
tasavvurumuzdur. Kültür, belli bir dünya görüşünün insanların maddi ve gündelik
yaşamlarında ete-kemiğe bürünmesidir. İnsanların “yaşam alanı”, yani hayatımızı
idame ettirme tarzımız, dünya görüşünün ve alem tasavvurunun
kültür ve medeniyet haline geldiği noktada ortaya çıkar. Bu iki düzey
arasındaki dinamik ilişki, bizim kültür tasavvurumuzu tayin eder.
Kültür ve Alem Tasavvuru
Klasik İslâm kültür ve medeniyetinin zenginliği ve derinliği, arkasında yatan İslâmî
alem tasavvuruna ve dünya görüşüne dayanıyordu. Varlık alemini
Yaratıcı’nın muhteşem bir sanat eseri olarak gören ve
bir emanet olarak değerlendiren İslâm toplumları, Aydınlanma felsefesinin ve
modern kapitalizmin ürettiği kültür kodlarını elbette üretemezdi. Varlığa
anlamdan yoksun bir eşya yığını olarak bakmak ile hesabı verilecek bir emanet
olarak bakmak arasında fark olduğu aşikârdır. Bu noktayı kavrayamayan modern
insanlar, geçmişteki her şeye kültürel gerilik, modern olan her şeye ise
ilericilik olarak bakıyorlar.
Türkiye toplumunun yaşadığı kültürel sığlaşmanın arkasında da bu sorun yatıyor.
Giderek daralan ve lümpenleşen kültür hayatımız,
dilden sanata, müzikten mimariye, siyasetten devlet yönetimine kadar
hayatımızın her alanını fakirleştiriyor. Gelenek ile olan bağlarımız
zayıfladıkça, kendi öz kültürümüze bir yabancı, hatta bir Oryantalist gibi
bakmaya başlıyoruz.
Osmanlı toplumunun inşa ettiği engin kültür mirası, devletten değil, toplumun alem tasavvurundan ve dünya görüşünden besleniyordu. Modern
dönemde ise her şeyi tekeline alan ulus devlet, resmi kültür politikaları adı
altında toplumu batılılaştırıyor ve kendi tarihine yabancılaştırıyor. Bir
toplumun ne kendi kültür kodlarından bütünüyle kopması mümkündür ne de batılı
olmayan bizim gibi toplumların külliyen batılılaşması imkan
dahilindedir.
Ne tarihinden tam manasıyla kopabilen ne de tam manasıyla batılılaşabilen
toplumlar, ucube kimlikler ediniyor.
Kültürün Özgürlük Alanı
Bugün Türkiye’de yaşadığımız temel sorun, kültür alanının kendi doğallığı
içinde toplumun vicdanında ve dimağında şekillenmeyip, tersine devletin iktidar
ve nüfuz alanına bırakılmış olmasıdır. Devletin kültüre destek vermesi ve sahip
çıkması ile kültürün organik yapısını ve özgürlük alanını birbirine karıştırıyoruz.
Ve bu yüzden ne devlet ne de toplum yani kültürün gerçek inşa edicileri kültür
hayatımıza hakkını verebiliyor. Devletin tekelinde yürüyen bir kültür hayatının
komünist ülkelerde ne tür felaketlere yol açtığını gördük. Aynı şekilde
kapitalizmi sınırsız özgürlük alanı açmayı kültür politikası sanmanın da ne
kadar vahim bir hata olduğunu gördük.
Bu nokta, özellikle Türkiye’de dinî yaşam için çok büyük öneme sahiptir. Çünkü
İslâm, diğer dinlerin aksine hayatı, hayatın içinde kalarak dönüştürmeyi, imar
ve inşa etmeyi hedefleyen bir dindir. Dinî referanslar ile kültürel hayat alanı
arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Dinin maddi hayatı sarıp kuşattığı bir alem tasavvurunda, dinî olanla dünyevî olan arasında kesin
ve kategorik ayrımlar yapılamaz. Bu yüzden İslâm düşünce geleneğinde bu tür seküler ayrımlar hiçbir zaman revaç bulmamıştır. Nitekim
batıdan gelen seküler kavram ve terimlerin İslâm
dillerine tercüme edilememesi bu gerçeği teyid
etmektedir.
Kültürün alabildiğine sekülerleştiği ve
dünyevîleştiği bir ortamda dinî hayat tam manasıyla yaşanabilir mi? Bu temel
soru üzerinde hepimizin kafa yorması gerekiyor. Bugün Türkiye toplumuna hakim olan kültür anlayışı, erdemli ve ahlâklı bir hayat
sürmemizi adeta imkansız kılmaktadır. Bugünkü kültürümüz, ahlâkî değerlerin
somut yaşamda ete kemiğe bürünmesini değil, bu değerlerin kenara itilmesini ve marjinalize edilmesini bir zaruret haline getiriyor.
Lümpenlik ve televole kültürü, temel dinî ve ahlâkî
değerleri aşındıran, anlamsızlaştıran bir rakip güç olarak çıkıyor karşımıza.
Din, Ahlâk ve Kültür
Bu yüzden “ben kendi dinî hayatımı yaşarım; diğer alanlara karışmam” demek
sorunu çözmüyor. Tersine tehlikeli bir sekülerleşme
eğiliminin dindar insanlar arasında da yayılmaya başladığını gösteriyor. Eğer
kültür gündelik yaşamda soluduğumuz sosyal ve insanî havayı belirliyorsa, buna
bigâne kalmamız ya da kendimizi bunlardan müstağni görmemiz ancak bir yanılgı
olabilir.
Basit ama temel bir örnekle bu noktayı tavzih etmeye çalışalım. Çocuk eğitimi,
dünyanın her yerinde zor bir iştir. İslâm hukukuna ve evrensel normlara göre
bir çocuğun anne babası üzerindeki en temel hakkı da onlara iyi bir eğitim ve
gelişme ortamının sağlanmasıdır. Şimdi soralım: Türkiye’de herhangi bir veli,
çocuklarını istediği şekilde bir eğitim ortamında yetiştirebiliyor mu? Anne
babalar, eğitim müfredatından televizyon programlarına, internetten basına
kadar onlarca rakip ile rekabet etmek zorundalar. Bu araçların çocukları
üzerindeki etkisini azaltmak için özel bir çaba göstermek durumundalar. Bunun
farkında olmayan ebeveynlerin nesil çatışmasından şikayet
etmeye hakları olabilir mi?
Aynı sorun, yetişkinler için de geçerlidir. Modern kapitalizmin ve toplumsal
ilişkilerin empoze ettiği değerler hepimizi hırslı,
kavgacı, çatışmacı, fırsatçı olmaya zorluyor. Daha fazla kazanmak, yer kapmak,
adam kayırmak, menfaat için yalan söylemek, rekabet adına kumpaslar çevirmek,
kısacası “devir bu devir” deyip her tür ahlâkî sınırı çiğnemek normal bir
şeymiş gibi sunuluyor. Bunlara ahlâk adına karşı çıkanlar “enayi”, “işini
bilmez” gibi sıfatlarla adeta alaya alınıyor. Ahlâkî ilke ve değerler giderek
“pazarlığa açık” hale getiriliyor. İşin kötüsü, birinci yolu izleyenler dünyevî
manada başarılı oluyor ve örnek olarak gösteriliyor. Üzerimize bir tsunami gibi gelen bu dalgaya mukavemet etmek ne kadar
mümkün?
Buraya kadarki mülahazalardan kültür ile kastettiğimiz şeyin el sanatları yahut
müzikten ibaret olmadığı herhalde anlaşılmıştır. Hayat alanımızı kuşatan,
soluduğumuz sosyal havayı şekillendiren kültür, ahlâkî değerlerle iç içe olmak
durumundadır. Zira insanın eşya ile olan muamele tarzı bu alanda ortaya çıkar
ve dayandığı dünya görüşü ve alem tasavvuruna göre
şekil alır. Türkiye’de yaşadığımız kültürel sığlaşma özünde bir ahlâk sorunudur
ve çözümü de ancak ahlâk alanında aranmak zorundadır. Bu sorunu sığ ve palyatif tedbirlerle aşmamız mümkün değildir. Dahası, bu iş
devlet politikalarına bırakılmayacak kadar önemlidir.
Tam da bu noktada hayatın her alanını kuşatan tasavvuf kültürünün temel bir
ahlâkî ve manevi referans olarak yeniden hayatımıza girmesi gerekiyor. Akla ve
duyguya aynı anda hitap eden, hayatı bir bütün olarak gören bir maneviyat
anlayışı, kültürden siyasete pek çok sorunumuzun çözüm kaynağı olacaktır. Zira
temel meselemiz bir kalkınma yahut büyüme sorunu değil, insan sorunudur.