Karanlığı seven
zalimler, ‘nûr’ yerine ‘nâr’ı yani ateşi tercih
ettikleri için dünyayı ateşe vermekten kaçınmazlar. İsterler ki dünya yanarken
gökyüzünü kara bulutlar kaplasın, yeryüzündeki yeşillikler küllerle örtülsün!
Cehalet ağında yokluğa doğru giden zalim, başkalarını da zulmüyle yok etmeyi
planlar.
İlâhi nurdan yoksun olmak veya bir nur halesinde iken oradan uzaklaşmak ne
kötü! Nur nasıl bir sukûnet, bir dinginlik, çok güçlü bir anlam zemini ise,
aynı şekilde zulmet bir o kadar huzursuzluk, hırs ve rekabettir. Zulmün
psikolojik temeli, karartılmış ruh dünyasının yansıması olarak insanın
varoluşsal boşluk içerisinde kalmasıdır.
Bazı kişiler yuvarlandıkları bu boşlukta tutunacak bir dal bulabilir ve
kurtulmaya çalışabilirler; fakat bazıları da kendilerine güvensizliklerinden
veya kendilerinde güç olduğunu vehmettiklerinden, boşluktan kurtulmayı
düşünemezler. Yaşadıkları anlamsızlık zemininde sağa sola savrulmaları sonucu
insanlara yaptıkları zulümlerden zevk alanlar olduğu gibi, varlığı nurdan
beslenen insanlarla karşılaştıklarında kıskançlık ve rekabet hislerinden dolayı
onları da zulmet boşluğuna çekmek isteyenler de vardır.
Karanlık ve aydınlık dostları
İmam-ı Gazzalî’ye göre, Allah Tealâ nur ile zulmeti, aydınlık ile karanlığı
zikrettiği Bakara Suresi’nin 257. ayetinde, aydınlıktan ilmi, karanlıktan ise
cahilliği kast etmiştir. İlim sahibi olmak, kendini ve kâinatı tanımaya
çalışmak, yaratılanları idrak edebilmek, imanın bir neticesidir. Bundan dolayı Fahreddin-i
Razi, müfessirlerin nur ile zulümattan maksadın, iman ve küfür olduğunda
ittifak ettiklerini açıklamaktadır.
Söz konusu bu ayete göre, “Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan
aydınlığa çıkarır.” Böylece ne olup bittiğini anlayabilirler. İnananlar
aydınlık insanlardır. Aynı ayetin devamında, “Kâfirlerin dostları da tâğûttur.
O da onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi
kalacaklardır.” buyurmaktadır.
Allah Tealâ, peygamberleri aracılığıyla hakikati açıklayan vahiylerini diğer
toplumlar gibi İsrailoğulları’na da göndermiştir. Ancak onlar Musa a.s.’ın
uyarılarına rağmen buzağıya tapmış ve zalimlerden olmuşlardır: “Andolsun, Musa
size açık delillerle gelmişti. Sonra onun ardından tuttunuz buzağıya taptınız.
Siz öyle zalimlersiniz işte!” (Bakara, 92)
Karanlığı seven zalimler, ‘nûr’ yerine ‘nâr’ı yani
ateşi tercih ettikleri için dünyayı ateşe vermekten kaçınmazlar. İsterler ki
dünya yanarken gökyüzünü kara bulutlar kaplasın, yeryüzündeki yeşillikler
küllerle örtülsün! Cehalet ağında yokluğa doğru giden zalim, başkalarını da
zulmüyle yok etmeyi planlar.
Kefaret olmayan ceza
Yeryüzünde hesabını vermekten en çok korkmamız gereken şey zulümdür. Çünkü
hadis-i şerife göre zulmün cezası hem bu dünyada hem de ahirette çekilecektir. Ebu
Bekir r.a.’dan gelen rivayete göre, Rasulullah s.a.v.
şöyle buyurmuştur: “İşleyene daha dünyada cezası çarçabuk gelmeye en layık
günah zulüm ve sıla-ı rahmin koparılmasıdır. Bu cezanın dünyada gelmesi, ahiretteki
cezaya kefaret değildir.” (Ebu Davud, Edeb 51; Tirmizî,
Kıyamet 58)
Eğer zulmetme ihtimalimiz olan bir teklifle karşılaşırsak, bu teklif dünyevî
menfaatlerimizi fazlasıyla artıracak düzeyde bile olsa kaçınmalıyız. Ahlâkî
olgunluğumuzu tamamlayamadan, Allah katında acizliğimizi derinden hissetmeden
yükleneceğimiz herhangi bir görev, belki biz farkına bile varmadan mevcut
seviyemizi bile yok edebilir. İslâm tarihinde toplumu yöneten halifelerin büyük
bir kısmının zulümden çok korktuklarını görüyoruz.
Atâ b. Ebu Rebah Hazretleri pek çok kimseye ve devlet
adamlarına ders verirdi. Emevî halifelerinden Velid Süleyman b. Abdülmelik
ondan ders alan talebeler arasındaydı. Süleyman b. Abdülmelik, Atâ Hazretleri’nin huzuruna gelir, diz çökerdi. Eve
döndüğünde de çocuklarına ilim öğrenmelerini teşvik ederdi.
Bir gün Halife Velid b. Abdülmelik kapıcısına, “Kapıda dur ve yoldan geçen ilk
şahsı huzuruma getir. Onunla konuşalım.” dedi. Kapıcısı bir müddet bekledikten
sonra Atâ b. Ebu Rebah’ın geçmekte olduğunu gördü,
fakat tanımıyordu. Ona seslenip; “Müminlerin emiri seni çağırıyor. İçeri
buyur!” dedi. Atâ Hazretleri içeri girince, “Ey Velid!
Selamünaleyküm.” dedi. Halife selamı alıp onunla sohbet etti.
– Cehennemde Hembeb adında bir vadi var. Zalim hükümdarlar orada yanacaktır,
buyurmasıyla Halife Velid bayılıp yere düştü.
Devrin alimlerinden ve daha sonra halife olan Ömer b.
Abdülaziz, “Emir’i öldürdün!” deyince,
– Ey Ömer! İş ciddidir. Zulüm kötü bir şeydir. Şakaya gelmez, buyurup onunla müsafaha
etti.
Ömer b. Abdülaziz daha sonra: “Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı
elimden çıkmadı.” demiştir.
Zalimle arkadaşlık ve günahlar
Kalbimiz ne zaman kararmaya başlar? Abdullah b. Mesud Hazretleri’ne göre,
zalimlerle arkadaşlık veya sohbet ettiğimizde onlardan etkilenmeye başlarız ve
dolayısıyla bizim de kalbimiz kararmaya yüz tutabilir. Biz günahtan kaçınmaya
çalışıyor olsak bile, çevremizdekilerin zulmünden dolayı kalbimiz kararabilir.
İşte Kelime-i Tevhid’i vird şeklinde sıklıkla söylememiz gereğinin hikmeti,
böyle bir kalkana ihtiyacımızın olmasındandır.
İnsan kendi kendisine zulmeder mi? Günah, başlı başına bir zulümdür. Günah
işleyen kimsenin kalbini zulmet kaplar. Kalbi karanlıklarla dolar. Gittikçe
sapıklığa düşer. Zulmeti şiddetlendikçe bu durum yüzünden de belli olur. Herkes
bunu görmeye başlar. Onun içindir ki, bid’at ehlinin ve kâfirlerin yüzünde asla
nur yoktur.
Günahlarımızın artmasıyla nurumuz eksilmekte ve zulmet artmaktadır. Yeryüzünde
işlenen zulümlerde kendi günahlarımızın payını hiç düşünebiliyor muyuz?
Günahlarımızın, bir türlü kurtulamadığımız iftira, gıybet ve dedikodularımızla müslüman
kardeşlerimizi arkadan vurmalarımızın, bizi cehenneme götürebilecek
cimriliğimizin, sonu gelmeyen hırslarımızın farkına varabilsek aynaya bakmaktan
utanabilir ve ağlamaktan başımızı kaldıramayız.
Hz. Ömer r.a.’ın hilafeti zamanında uzun süren bir kuraklık olur. Sonunda
kuraklığa dayanamayan halk halifeye gelip;
– Ey müminlerin emiri! Durumumuz ortada. Rabbimize dua et de yağmur gelsin,
dediklerinde o muhteşem Hz. Ömer, halifeliğinin veya cennetle müjdelenmiş
olmasının veya halkın beklediği gibi duasının kabul olabileceğinin gururuna
kapılmaksızın hemen secdeye varmış;
– Ya Rabbi! Eğer benim halife olduğum bu topraklara bir damla yağmur yağmıyorsa
bu benim günahımdandır; beni affeyle, diyerek uzun bir süre secdede hüngür hüngür
ağlamıştır.
Olayı yaşayan sahabe-i kiram Hz. Ömer’den endişe ettiklerini, zira seccadenin
sırılsıklam olduğunu söylerler. Halife secdeden kalkmadan öyle bir yağmur yağar
ki, Hz. Ömer’in gözyaşları yağmur sularına karışır.
Bizler de Hz. Ömer gibi günahlarımıza ağlayabilseydik, niçin dinimizi yeterince
temsil edemediğimizi ve niçin hem kalbî hem de zihnî birikimlerimizi
artıramadığımızı düşünebilseydik, neredeyse bir asırdır şahit olduğumuz
zulümler devam eder miydi? Böyle bir muhasebe sonucu acaba kendimize veya
çevremizdeki insanlara
zulmedebilir miydik?
Mazlumun ahı
Kişisel veya toplumsal olarak yapılan zulümler sonucu ortaya çıkan ahların arşa
yükseldiğini unutmamalıyız. Ayrıca bu zulümler yeryüzünde de negatif enerji
kütlesi şeklinde bir yerlerde birikmekte ve mücessem hale gelebilmektedir. Bu
yük tahmin edilebileceğinin çok üstünde ağırlaşırsa yeryüzü bu kütleyi
kaldırabilir mi? Allah’ın veli kullarını birer dağa benzetirsek, “Yer onları
sarsar diye, onun üstünde yüksek dağlar yarattık.” (Enbiya, 31) ayetine göre
dağların yeryüzünde denge konumunda olmalarının sırrını bu nokta da mı
aramalıyız? İlaveten bizlerin ayırt etmeksizin herkese yapabileceğimiz
iyiliklerimiz, terazinin diğer kefesinde pozitif bir enerji kütlesi
oluşturabilir.
Râsi b. Derviş isimli bir sultanın adamları, Alevî b. Muhammed’in yakınlarından
birisinin mahsulünden zorla alıp, sahibine zulümde bulundular. O mazlum kişi
gelip durumu Alevî b. Muhammed Hazretleri’ne arz etti. Alevî b. Muhammed derhal
sultana çıkıp öteden beri yapmakta olduğu bu zulümden vazgeçmesini tembih
ederek iki parmağı ile sultana işaret etti. Sultan Râsi b. Derviş, “Peki
efendim!” diyerek hemen teslimiyet gösterdi. Alevî b. Muhammed Hazretleri
oradan ayrılınca sultanın yanındakiler, “Niye korktunuz? Onun dediğini niye
tuttunuz?” diye sorduklarında sultan;
– Onun uzattığı iki parmağını, gözlerime saplanmak üzere olan iki mızrak olarak
gördüm. Az daha gözlerim çıkacaktı, dedi ve bir daha ne kendisi ne de emri altındakiler
zulüm yapmadı.
Allah zulme uğrayanların yardımcısıdır. Allah zor durumda kalan, kimsesiz olan,
çaresiz olan kişilerin taleplerini yerine getirir. Mazlum kişinin ahı doğrudan
Allah’a ulaşır. Bundan dolayı Peygamber s.a.v. Efendimiz, “Mazlumun bedduasından
sakınınız. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” (Buharî, Cihad, 180)
buyurmuşlardır.
Zulmeden kişi veya milletler kısa vadede zulmettiklerine zarar vermektedirler
ama aslında uzun vadede kendi kuyularını kazmaktadırlar. İktidar küfürle değil,
zulümle yıkılır. Tarihte nice güçlü imparatorluklar her türlü varlıklarına
rağmen halklarına veya başka milletlere zulmettikleri için tahmin edemedikleri
biçimde yok olup gitmişlerdir.
Gadre uğrayanlar bir başka olurlar. Mevlâna Hazretleri’nin “Hamdım, piştim,
yandım” dediği gibi, mazlumlar, kaderin cilveleriyle pişen, hayatla ölüm
arasındaki ince sınırı fark edebilen, tevekkülü yaşadıklarıyla hisseden ve en
önemlisi tecrübelerinde Allah’ı varlıklarında hissedebilen kişilerdir.
Çocukluk veya gençliklerinde zulüm içerisinde yaşayanlar, gereğini yapmakla
birlikte sabrettiklerinde hayatlarında daha fazla olgunlaşırlar, onların Allah
katındaki makamları daha yüksek olur. Mazlumlar öyle bir mukavemet kazanırlar
ki, Şeyh Sadî k.s.’nin dediği gibi, bir zalim
karşısında elpençe divan durmak yerine kızgın kireci elleriyle yoğurabilirler.
Zulümlere maruz kalmış kişiler kazandıkları bu dirençlerine rağmen öyle
olgunlaşmışlardır ki, aynı zamanda af ve merhamet etmeyi de hiç unutmazlar.
Onlar, güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olduklarında, çekip
gidecek kadar güçlüdürler. Çünkü onlar mazlumun ahının yerde kalmayacağını,
hesabının Allah’a ait olduğunu bilmektedirler.