Gazze'de
Katliam
İsrail Filistin topraklarında yine katliam yaptı. 27 Aralık 2008’de başlayan ve
üç hafta aralıksız suren saldırıların sonucunda 1300 Gazzeli hayatını yitirdi,
beş binin üzerinde insan yaralandı. Ölü ve yaralıların çoğunluğunu çocuklar ve
kadınlar oluşturuyor. Gazze’nin bütün alt yapısı yerle bir edilmiş durumda.
Askerî ve sivil hedefler arasında hiç bir ayrım yapmayan İsrail, Gazze’de
okulları, camileri, hastaneleri, BM binasını ve sığınak olarak kullanılan binaları
vurmaktan çekinmedi. 2009 yılına girerken Gazze bir insanlık suçu olarak
hepimizin önünde duruyor.
Gazze katliamı karşısında bütün uluslararası kurum ve kuruluşlar sadece
seyrettiler. Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, İslâm
Konferansı Teşkilatı dahil hiçbir uluslararası ve
bölgesel kuruluş, İsrail’e dur diyemedi. Amerika İsrail’e kayıtsız şartsız
destek verirken Avrupalı diplomatlar “İsrail karşısında acziyet içindeyiz”
itirafında bulunmaktan başka bir şey yapmadılar. Uluslararası hukuk, savaş
hukuku, insan hakları… bunların hepsi ayaklar altına
alındı.
Gazze 2009 olayları, Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Arapların nasıl
bir acziyet ve zillet içinde olduğunu da gösterdi. İsrail’in Hamas’a yönelik
politikalarına destek veren ve bitirilmesini arzu eden Mısır, şu anda bölgede
İsrail ve Amerika’yla beraber en fazla nefret edilen ülke. Mısır’ın Ortadoğu
barış sürecindeki rolü de sıfırlanmış durumda.
Filistin halkı arasındaki bölünmeyi ustalıkla kullanan İsrail, bölgede
gerçekten barış istemediğini bir kez daha teyit etti. Komşularıyla barış
isteyen bir ülke, Gazze’deki masum ve korumasız insanların üzerine böylesine
ateş yağdırır mı? Arapları birbirine düşürüp her istediğini onlara yaptırır mı?
İşgali altındaki Filistinli müslümanları her gün zillet ve yoksulluk hali
içinde yaşamaya mahkum eder mi? Onların onurunu her
gün ayaklar altına alır mı?
Bu gerçeklere rağmen İsrail propaganda makinası yalan üretmeye devam ediyor.
İsrail’in barış istediğini ama Arapların barışa yanaşmadığını söylüyor. Batılı
haber ajanslarını da ağına alan bu propaganda makinası, aslında Filistinli diye
bir ulusun olmadığını, Arapların Filistin topraklarından kendi istekleriyle
ayrıldıklarını, İsrail’in bölgedeki tek demokratik ülke olduğunu, İsrail’in kendini
savunma hakkının olduğunu ve bunun için şiddet kullanmak zorunda kaldığını
ileri sürüyor. Bu yalanlar sayesinde Amerikan kamuoyunu yanına çeken İsrail,
“Amerika bana destek verdikçe istediğim her şeyi yapabilirim.” diyor. 20.
yüzyılın başında dönemin süpergücü İngiltere’yi bu şekilde kullanan
Siyonistler, şimdi de Amerika’ya sırtlarını dayamış durumdalar.
Fakat bu düzenin daha uzun süre devam etmeyeceği ortada. Gazze katliamına tepki
veren milyonlar, İsrail’in peşini bırakmayacaklar. İsrail’in Gazze’de savaş
suçu işlediği konusunda bir mutabakat oluşuyor. İsrail’i hiçbir mahkeme
cezalandıramasa bile, Siyonist rejim dünya kamuoyunun vicdanında “çocuk katili”
olarak mahkum edilecek.
Barack Hüseyin Obama
44. Amerikan başkanı Barack Hüseyin Obama, 20 Ocak 2009 günü görkemli bir yemin
töreniyle göreve başladı. Washington meydanını dolduran iki milyon kişiye,
dünyanın çeşitli ülkelerinden ekranı başındaki milyonlar eşlik etti. Etkileyici
bir konuşma yapan Obama, Amerikan halkına “haydi yeniden ayağa kalkalım” mesajı
verdi. Fakat konuşmasının şiirsel ve hissî yönlerini bir kenara bırakacak
olursak, Obama vaat ettiği değişimi nasıl gerçekleştireceğine dair hiçbir şey
söylemedi. Gazze olayları karşısında sessiz kalan Obama, konuşmasında Filistin
meselesine hiç girmedi.
İnsan ümitvar olmak ve olumlu düşünmek istiyor. Ama Obama’nın verdiği ilk
işaretler iyi değil. Obama rüyası, her gün biraz daha vites küçültüyor.
“Değişim, değişim…” diyen Obama, şimdi daha realist bir çizgiyi öne çıkartıyor.
Hedef göstermekten çok sorunların ne kadar büyük olduğunu hatırlatıyor. Bunda
haksız değil. Zira ekonomiden dış politikaya Obama, Bush yönetiminden büyük bir
enkaz devraldı. Ama güçlü liderler zaten böyle anlarda test edilirler.
Obama’nın konuşmasında güvenlik, terörle mücadele ve dünya sorunları hakkında
söyledikleri de bizi endişeye sevk etti. “Önce güvenlik” diyen bir Obama,
“önleyici savaş” diyen Bush’tan çok farklı olmayacaktır. Umarız önümüzdeki
günlerde daha ümitvar olmamızı sağlayacak adımların atıldığına şahit oluruz.
Ortadoğu’da Seçim Mevsimi
Bu yıl, bölgemizde seçim yılı. Irak’ta Ocak sonunda yerel seçimler, Ekim’de
genel seçimler yapılacak. Afganistan ve İran’da da seçimler var. Türkiye’de de
yerel seçimler Mart sonunda gerçekleşecek. Ayrıca Şubat ayında İsrail seçimleri
var.
Bu seçimlerden sonra bölgede nasıl bir tablo ortaya çıkacak? Siyasi
gözlemcilerin ve Türk politika yapıcılarının bu süreci yakından takip etmesi
gerekiyor. İki sebepten: Birincisi, halkın iradesini devlete taşıyan seçimler,
demokratik sistemin temel direğidir. Seçimlerden çıkan sonuçlar, hoşumuza
gitmese de halkın iradesini yansıttığı için kabul edilmek durumundadır. Örneğin
İran halkı Temmuz’da Ahmedinecat’ı yeniden Cumhurbaşkanı seçebilir ve bu,
İran’ın bölgede şahince politikalar izlemesinin devam edeceği anlamına
gelebilir. Fakat halkın iradesi bu yönde tecelli ettiği için buna kimsenin
itiraz etmesi sözkonusu olamaz.
İkinci konu, seçimlerle iktidara gelecek kadroların Ortadoğu ve Asya siyasetini
nasıl şekillendireceğidir. İsrail’de şahinlerden oluşan bir koalisyon, daha
fazla yıkım ve gerginlik anlamına gelecektir. Bütün Irak halkını kucaklamayan
bir seçim sonucu, Iraklılar arasındaki bölünmeyi derinleştirecektir.
Afganistan’da Taliban siyasi sürece katılmazsa, bu ülkedeki çatışmalar da aynen
devam edecek. Türkiye’de yerel seçimlerden sonra ortaya çıkacak tablo da
önemli. Hülasa 2009, bölgemizde seçimler yılı olacak. Bazı yeniliklere hazır
olmakta fayda var.
Batı Ekseninden Kopmak
Başbakan Erdoğan’ın son Gazze olayları karşısındaki sert tepkisi, bazı
çevrelerde “Türk dış politikası geleneksel Batı ekseninden kopuyor mu?”
tartışmalarına yol açtı. Bazılarına göre son yedi yıldır izlenen dış politika,
Türkiye’yi Avrupa ve NATO ekseninden Ortadoğu ve İslâm dünyasına kaydırıyor.
Oysa tarihin Ortadoğu ve Asya üzerinden akmaya devam ettiğini göremeyen
Batıcılar, Türkiye gibi bir ülkenin çok yönlü bir dış politika izlemek zorunda
olduğunu anlamıyorlar.
Öte yandan bugün sadece Türkiye değil, Amerikadan Avrupa’ya ve Rusya’ya kadar
bütün büyük ülkeler, Ortadoğu’da barış ve istikrarın hayatî öneme sahip
olduğunu biliyorlar. Türkiye’nin komşu olduğu İran, Irak ve Suriye’ye ve
bunların uzantısı olan Filistin ve Lübnan konularına yakın ilgi göstermesi
gayet doğal bir durumdur. Fakat asıl sorulması gereken soru şu: Aman efendim
uzaklaşıyor muyuz diye korktuğumuz “Batı eksenli” dış politika çok mu başarılı
bir model? Avrupa ve Amerika’nın Ortadoğu barış sürecinde ve Filistin konusunda
izlediği politikaların bölgeyi getirdiği nokta ortada. Bölgemizi “ebedi bir
çatışma alanı” olarak gören Batılılar, bize hâlâ 19. yüzyıl Avrupa
kolonyalizminin penceresinden bakıyorlar. O yüzden bizim coğrafyamıza çözüm
getirmekten çok, sorun taşıyorlar. Hiçbir maceraya kapılmadan ve tamamen
rasyonel bir bağlamda “Batı eksenli dış politika” modelinin ve Batılı ülkelerin
politikalarının sorgulanmasının zamanı bizce gelmiş durumda.
Ergenekon Kuyusu
Kazdıkça derinleşiyor Ergenekon kuyusu. “Hayalî” olduğu söylenen birkaç senaryoyla
başladı her şey. Darbe planlarını anlatan günlükler çıktı ortaya. İsimler,
adresler, krokiler, planlar derken, seri numarası silinmiş silahlar, bombalar
izledi bunları. Ergenekon araştırmasının son dalgasında birkaç düzine zanlı
daha sorgulanmak üzere tutuklandı. Tutuklamaların bundan sonra da devam etmesi
bekleniyor. Zira yeni sanıklar, yeni bilgiler veriyorlar. Ergenekon giderek
terör, uyuşturucu, kaçakçılık, cinayet ve mafya ilişkilerinin şifresi haline
geliyor. Herkesin merak ettiği soru, devlet içinde örgütlenmiş bu çetenin
nerelere kadar uzandığı. Asker, siyasetçi, sendikacı, gazeteci, istihbaratçı,
iş adamı derken Ergenekon çetesinin giderek büyüdüğü ve derinleştiği görülüyor.
İtalya’da Gladio örgütü kapsamında yaklaşık altı bin kişi tutuklanmıştı.
Bizdeki sayı belki binlere ulaşmayacak ama Ergenekon örgütlenmesinin birkaç
ulusalcı fanatikten ibaret olmadığı giderek kesinlik kazanıyor. Türkiye Cumhuriyeti gerçekten demokratik bir hukuk devleti
olacaksa, bu tür gizli ve kirli örgütlenmelerden kurtulmak zorunda. Hiç
kimse vatandaş adına devlet yetkisini kötüye kullanamaz. Birtakım “devlet
sırlarının” arkasına sığınıp iktidarı suistimal edemez. Aksi halde ortada
devlet, nizam, hukuk diye bir şey kalmaz. Susurluk olayının üstünü örtenlerin
gücü Ergenekon’u örtbas etmeye yetmiyor. İyi ki de yetmiyor. Çünkü dün
Susurluk’u çözemediğimiz için bugün karşımıza Ergenekon çıktı. Bugün
Ergenekon’u çözmezsek faili meçhul cinayetler, devlet adına işlenen suçlar,
karanlık ilişkiler devam edecek ve on yıl sonra karşımıza başka bir çete
çıkacak.
Kısa
Kısa
Amerikalılar kafalarındaki “İslâm sorununu” çözmek için her şeyi deniyor. Son
teklif, CIA’nın ünlü RAND Araştırma şirketinden geldi. RAND, ‘radikal İslâm’a’
karşı, tasavvuf ve tarikatların desteklenmesini salık veriyor. Güya tasavvuf
“ılımlı İslâm” modeline uyuyormuş ve Amerikan-karşıtı hissiyata karşı bir
kalkan görevi üstlenebilirmiş. Şimdi bu tavsiyede bulunanlar ya tasavvufu
bilmiyorlar ya da alakasız kişilerle konuşuyorlar. Tasavvufu ‘miskinlik’ olarak
gösterip Amerikan politikalarına payanda olarak kullanmak istiyorlar. Oysa
tasavvufun özündeki özgürlük felsefesi, Yaratıcı dışında başka efendilere
köleliğe asla prim vermez. CIA birilerini kandırıp bazı operasyonlar yapabilir
ama sahih tasavvuf geleneğinin bu tür oyunlara gelmeyeceği açık.
***
Gazze 2009 katliamı, dünya basını için büyük bir imtihandı. Savaş boyunca
Amerikan basını tamamen İsrail yanlısı yayınlar yaptı. Avrupa basını Amerikan
basını kadar kötü değildi ama Gazze acısını bütün boyutlarıyla verdiği
söylenemez. Çünkü onlar da İsrail lobilerinin baskısı altındalar. Sadece bu
konuda bile İslâm dünyası ile Batının ayrı dünyalarda yaşadığını görüyoruz.
Gazze savaşında Amerikalılar sadece İsrailli yetkililerin propagandasını
dinlerken, İslâm dünyası Amerikan yapımı İsrail bombalarının düştüğü yerleri
gördü.
***
Küresel finans krizi, giderek derinleşiyor. Uluslararası finans şirketleri
krizin etkisiyle sarsılmaya devam ediyor. Son olarak dünyanın bilgisayar devi
Microsoft beş bin kişiyi işten çıkarttı. Krizin Türkiye’yi de yavaş yavaş
etkilemeye başladığını görüyoruz. Yetkililer “kriz bizi teğet geçecek” dese de
reel sektörün belkemiği olan üretici firmalar kaygılı. Türkiye’de işsizlik
oranı zaten yüzde 10’ların üzerinde seyrediyor ve cari açık giderek büyüyor.
Finans sektöründeki daralmadan ve kredi sıkıntısından dolayı yabancı yatırımlar
da askıya alınmış durumda. Kısacası tablo çok parlak değil. Umarız ekonominin
patronları kriz bizi de vurmadan çabuk ve akıllı hareket ederler.
***
Dünyaca ünlü müslüman düşünür ve ilim adamı Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, Ocak
ayında İstanbul’daydı. 21 Ocak’ta CRR’de bir konuşma yapan Nasr, İslâm
dünyasının 21. yüzyılda kendi gündemini kendisinin belirlemesi gerektiğini
söyledi. Nasr’a göre İslâm dünyası iki asırdır Batının belirlediği gündeme ayak
uydurmaya çalışıyor. Batının sorduğu sorulara yine Batılıların verdiği
cevaplarla yetinmeye çalışıyor. Eserleriyle Türkiye’de yakından takip edilen
Nasr, konuşmasında Türkiye’yi “ikinci vatanı” olarak gördüğünü de ifade etti.
Nasr’a göre Türkiye 21. yüzyılda daha büyük roller oynayacak ve bölgenin en
etkin ülkelerinden biri haline gelecek.