Onlar
Bunu Hep Yapar
Bugünlerde yaramız, acımız, iç yangımız Gazze’de yaşanan zulüm. Ve tabii ki
gündemimiz... Din, tarih, siyaset adına bu zulmün tarifi yapılmaya çalışılıyor.
Herkesin uzlaştığı anahtar kelime “Yahudi”.
Yahudi, Kuran-ı Kerim’de de en çok bahsi geçen millettir. Özellikle Hz. Musa
a.s.’ın kendi milleti olan Yahudilerden neler çektiği anlatılır. Allah’ın
verdiği nimetlere karşı, bu milletin yaptığı akla ziyan nankörlük hayretle
hatırlanır.
“Yahudi” birçok şeyi çağrıştıran bir kelime… Mağrur, şükürsüz, ahde vefa
göstermeyen, sözünde durmayan, fitne ve fesatta peygamberlerini bile
öldürmekten çekinmeyecek kadar ileri gitmiş bir milletin adı. Adeta “nefs-i emmare”
nin millet olarak tezahür etmiş hali.
Bu noktadan hareketle lafı fazla uzatmak, malumu ilan etmekten başka bir şey
değil. Ancak, kendi milletinin yaptıklarını kabullenmeyen, meşru görmeyen,
tıpkı kendine yapılan zulümlerden acı çektiği gibi dindaşları tarafından
yapılan zulümden de acı çeken Yahudilere kimsenin bir diyeceği olamaz.
Osmanlı’nın kendilerine yaptığı iyiliği minnetle hatırlayan, zulmün her
türlüsüne tavır koyan pek çok Musevi vatandaşımız var bizim.
İşin bu tarafını göz ardı etmeden, Yahudi milletini bir de Mesnevi’den okumak
lazım.
Mevlâna hazretleri, Hz. İsa a.s.’a iman edenleri yok etmek için Yahudi padişahı
ile vezirinin kurdukları tuzağı anlatır. Mesnevi’nin birinci cildinin 350’nci
beytinden 768’inci beytine kadar anlatılan bu hikâye şöyle başlar:
“Yahudiler arasında zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyan öldüren bir hükümdar
vardı. Peygamberlik zamanı ve nöbeti İsa a.s.’ındı. Musa a.s. devri geçmişti.
Öyle olmakla beraber o, Musa’nın; Musa da O’nun ruhu mesabesindeydi.
O şaşı hükümdar, Allah yolunda iki yoldaş olan Musa ve İsa’yı birbirinden ayrı
gördü. Yahudi hükümdar kalbindeki kirliliğin kini ile o kadar şaşı oldu ki,
aman Ya Rabbi, sana sığındık! Ben Musa dininin koruyucusu ve yardımcısıyım diye
yüz binlerce mazlum mümini öldürdü. Yahudi hükümdarın sapık ve hileci bir
veziri vardı ki, hile ile suyun üstüne düğüm vururdu.
Bu vezir dedi ki, hıristiyanlar canlarını kurtarmak için dinlerini hükümdardan
gizlerler. Onları öldürme, öldürmenin faydası yok. Din, misk ve od ağacı
değildir ki, kokusu olsun da anlaşılsın. Hükümdar vezire sordu: ‘O halde ne
tedbir alalım? Bu hilenin, bu yalanın -yani Hıristiyanlığın- yayılmasına mani
olmanın çaresi nedir? Ta ki dünyada dinini ilan eden,
yahut gizleyen bir tek hıristiyan kalmasın.’
Vezir dedi ki: ‘Şahım, kulağımı ve elimi kestir, burnumu ve dudağımı yardır.
Ondan sonra beni darağacının altına getir. O sırada bir aracı çıksın ve senden
affımı istesin. Bu işi tellal çağrılan, kalabalık olan dört yol ağzı bir
meydanda yaptır. Ondan sonra beni yanından uzaklaştır ve uzak bir şehre sür ki,
hıristiyanlar arasında şer ve fitne çıkarayım.”
Mesnevi’deki hikâye böyle devam eder gider. Merak edenleri Mesnevi’ye havale
ederek, kıssadan çıkan hisseyi söyleyelim: “Yahudiler bunu hep yapar.” Ancak bugün biraz farklı. Hilenin, tuzağın yanı sıra bütün
bir İslâm dünyasına hatta dünyaya küstahça bir meydan okuma da var.
Doğduğun Yer mi Doyduğun Yer mi?
Kâbusname, Kûhistan hükümdarı İskender b. Kavuş tarafından 1082 yılında Farsça
olarak yazılmış ilginç bir eser. Pek çok konuda nasihatler içeren kitaptan
yaşlılık ve yolculukla ilgili bir bölümü sunuyoruz. Bakalım bugüne neler
söylüyor.
“Yaşlandığında bir yerde yerleşmeye çalış, çünkü yaşlılıkta oraya buraya
savrulmak akıllı işi değildir, hele de yoksul olursa. Çünkü yaşlılık bir
düşman, yoksulluk başka bir düşman. Bu iki düşmanla yola çıkmak akıllıca bir iş
değildir. Eğer mecburî olarak yola çıkmak gerekirse, çaresiz olunca çık.
Eğer Yüce Allah o yolculukta sana yardım ederse ve nimet eline girerse, evine
dönmeyi arzu etme. Ki yine yolculuk zahmeti çekmeyesin.
Çünkü kişinin geçimi nerede iyiyse evinin orada olması uygundur. Orada doğdum,
orada yaşlandım, demek olmaz. Gerçi ‘vatan ikinci anadır’ derler. Çünkü anasını
sevmek nasıl imandan ise vatanı sevmek imandandır dediler; ‘İçinde aç, müflis
oturmak imandandır.’ demediler.
Öyleyse işin nerede gelişmişse orayı vatan edin. Çünkü demişlerdir ki: ‘Kazancı
nerede ise o yerde olmak saadet belirtisidir.’ Bahtsızların belirtisi odur ki,
aç ve dinç otursun, kıtlık çeksin de bu vatanımdır, terk etmem desin. Bu
aptallıktır. Görmez misin, Rasulullah s.a.v. Mekke’de doğdu ama tebliğ görevini
Medine’de daha rahat yaptığı için oradan ayrılmadı.
Sen de yararlı bir yer bulunca oradan ayrılmamaya çalış. Orada sebat et. Sakın
filan yerde fayda daha çok deyip, bir de oraya başıboş varmayasın. Çünkü
demişlerdir ki: İyi bir yeri bırakıp daha iyisini bulayım deme, bu hayal ile
onu bulamazsın ve olanı da elinden gider.”
Hizmet Onuru
Oğlum, hizmet etmeye bak ki murat atın eyerlensin.
Mertlere hizmet eden kula felek hizmet eder.
Hizmete sarılan kimse dünya afetlerinden korunmuş olur.
Hizmet edenler dostlara karşı şefkatli olur. Yüksektir yerleri cennette.
Hizmet eden kişi bozucu ve âsi olsa da yüz pinti âbidden
iyidir.
Allah hizmet edene oruçluların ve gece ibadete kalkanların ecrini verir.
Hizmete bel bağlayan kişi, bilgelik ağacından meyve toplar.
Cennet hizmet edene bağışlanır.Üstelik gazilerin
sevabı da verilir kendisine.
Feridüddin Atar k.s., Pendname
Yeni İstanbul
Mimari eserler, fazla çirkinliğe, fazla tuhaflığa karşı dayanaklı değildir.
Gülünç bir resim levhasına bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir musikiyi
dinlememek suretiyle bunların zararlı etkilerinden ruhumuzu koruyabiliriz;
fakat fena mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. (Ahmet Haşim, Bize
Göre)