Kabul
Olan Dualar
Tabiîn alimlerinin büyüklerinden Şa’bî (ö. 104 h.)
anlatıyor:
“Ben ve Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, Mus’ab b. Zübeyr, Abdülmelik b. Mervan
Kâbe’nin yanındaydık. Namaz kılındıktan sonra gruptan şöyle bir teklif geldi:
– İçinizden her kişi tek tek ayağa kalksın. Kâbe’nin Rüknü’l-yemânî’sini (güney
köşesini) tutsun, hacetini Allah’tan dilesin. Çünkü buradaki istek anında
karşılık bulur. Abdullah b. Zübeyr, önce sen kalk dua et.
Abdullah b. Zübeyr kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:
– Allahım sen yücesin, her büyük iş için sana ümit bağlanır. Arşının hürmetine,
zâtının hürmetine ve Peygamberinin hürmetine beni
Hicaz’a idareci yapmadıkça ve hilafet bana teslim edilmedikçe beni öldürmemeni
senden diliyorum, dedikten sonra gelip oturdu.
Sonra Mus’ab kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:
– Allahım, sen her şeyin Rabbisin ve her şey sana döner. Her şeye gücü yeten
kudretinle senden dilerim ki; beni Irak valisi yapmadıkça ve Hüseyin kızı Sekîne ile evlendirmedikçe beni dünya hayatından ayırma,
dedi ve gelip oturdu.
Sonra Abdülmelik kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:
– Ey göklerin ve yerin sahibi Allahım! Senin emrine itaat eden kullarının
senden dilediğiyle dilerim. Sen zâtının hürmeti için,
bütün yarattıklarının üzerinde olan hakkın için ve senin Beytinin çevresinde
tavaf edenler hakkı için dilerim ki; beni yeryüzünün doğusuna ve batısına hâkim
eylemedikçe ve benimle kavgaya tutuşanların hakkından gelmedikçe beni dünyadan
göçürme, dedi ve gelip oturdu.
Sonra Abdullah b. Ömer Hazretleri kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:
– Allahım, şüphesiz sen Rahman ve Rahimsin. Senin gazabını geçen rahmetinle,
senin bütün yarattıklarının üzerindeki kudretinle dilerim ki; cenneti hak
etmedikçe beni dünya hayatından ayırma, dedi.”
Bu duaların şahidi Şa’bî diyor ki:
– Gözlerimi dünyaya kapatmadan, ben bu adamların her birinin dileğine
kavuştuğunu görmüşümdür. Abdullah b. Ömer ise cennetle müjdelenmiş ve onun
rüyası görülmüştür.
İbn Hallikân: Vefayâtü’l-A’yân (Beyrut, 1977), 3/28-30.
Öğrenme İhtiyacı
İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a. Hazretleri’nin büyük
talebelerinden Ebu Yusuf şiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Hocası İmam-ı Azam,
onu defalarca ziyaret etti. Son ziyaretinde iyice ağırlaştığını gördü ve “istircâ”da
bulundu. (“Biz Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz” mealindeki ayet-i
kerimeyi okudu.) Sonra şöyle seslendi:
– Benden sonra müslümanlar için sana ümit besliyordum. Eğer senin (ölümün) ile
insanlara bir musibet gelirse, beraberinde büyük bir ilim de ölüp gider.
Bir süre sonra Ebu Yusuf sağlık ve afiyete kavuştu, hastalıktan kurtuldu. Bu
sırada Ebu Hanife’nin son ziyaretinde söylediği övücü sözler Ebu Yusuf’a
ulaşmıştı. Bu sebeple nefsi biraz kabarmış, insanların ilgi ve iltifatı da
kendisine yönelmişti. Artık kendi başına bir fıkıh meclisi kurmuş, hocası Ebu Hanife’nin
ilim meclisine devam etmeyi bırakmıştı. Ebu Hanife Hazretleri onun son durumunu
soruşturdu. Ebu Yusuf’un kendi başına bir grup oluşturup ders verdiği haberini
aldı.
Durumu öğrenen Ebu Hanife değer verdiği birini çağırıp şöyle dedi:
– Ebu Yusuf’un ders grubuna git ve ona şöyle söyle: “Şu adam hakkında ne
dersin: Temizlikçiye bir dirhem para karşılığı temizlemesi için bir elbise
vermiş. Birkaç gün sonra elbiseyi almaya gidince, temizlikçi ‘Bende sana ait
bir şey yok!’ diyerek inkârda bulunmuş. Bir müddet sonra elbise sahibi tekrar
ona gitmiş, bu sefer elbiseyi temizlemiş olarak ona vermiş. Bu durumda
temizleyicinin ücret hakkı var mı?” Eğer o “Ücret hakkı vardır..” derse, sen “Hata ettin!” de. “Ücret gerekmez.” derse,
yine “Hata ettin!” de.
Adam ona gidip soruyu sordu. Ebu Yusuf önce, “Ücret gerekir.” dedi. Adam “hata
ettin” deyince biraz düşünerek, “Ücret gerekmez.” dedi. Yine “hata ettin”
karşılığını alınca, kalkıp Ebu Hanife’ye geldi ve meseleyi sordu. Ondan şu
cevabı aldı:
– Eğer temizlikçi elbiseyi kendi hesabına gasp ettikten sonra temizlemişse ona
ücret yoktur. Çünkü onu kendisi için temizlemiş sayılır. Eğer elbiseyi kendisi
için gasp edip sahiplenmeden önce temizlemişse, ücretini vermek gerekir. Çünkü
onu sahibi için temizlemiş olur. Kim ki kendisinin ilim öğrenme ihtiyacı
olmadığını zannederse, kendi
haline ağlasın!
Hadîb el-Bağdâdî: Tarîhu-Bağdad (Beyrut, 1997), 13/348-49.
Vâkıdî ve Dostları
Rasul-i Ekrem s.a.v.’in savaşlarını sağlam rivayetlerle ilk kalemde toplayan,
başta üç ciltlik “Kitâbü’l Meğâzî” ile değerli eserlerin müellifi olan Vâkıdî
Muhammed İbn Ömer (ö. 207/822) anlatıyor:
“İki dostum vardı, birisi Haşimî idi. Sanki tek beden gibiydik. Şiddetli bir
darlıkla karşılaşmıştım. Bayram da gelmişti. Eşim şöyle sızlandı:
– Gerçi biz kendi başımıza yokluk ve darlığa sabrederiz. Fakat şu
çocuklarımızın hali ne olacak? Onlar komşuların çocuklarını süslenmiş ve düzgün
elbiselerle görecekler. Bizim çocuklar ise şu yırtık dökük elbiseler içinde
bulunuyor. Keşke onların giyimlerinde harcayacağın bir şeylerin çaresine
baksan...
Derhal yakın dostum Haşimî’ye bir mektup yazdım. Durumu anlatıp yardım etmesini
istedim. O da içinde bin dirhem (gümüş para) olduğunu belirttiği mühürlü bir
keseyi bana gönderdi. Henüz yerime oturmadan, diğer dostumun bana yazdığı bir
yazı elime ulaştı. O da bana, dostum Haşimî’ye yaptığım şikayet
benzeri yoksulluk şikayetinde bulunuyordu. Ben de derhal mühürlü keseyi ona
yollayıverdim. Eşimden utancımdan o gecemi de mescitte geçirdim. Sabahleyin eve
varıp durumu bildirince, yaptığımı gayet hoş karşıladı; beni ayıplamadı.
Ben böyle çaresizlik içindeyken dostum Haşimî, yanında o mühürlü keseyle
birlikte ansızın çıkıp gelivermesin mi?
– Bana doğruyu söyle, sana gönderdiğim bu keseyi sen ne yapmıştın, dedi.
Ben de başımdan geçen macerayı anlatıverdim. Bana dedi ki:
– Sen bana isteğini ilettiğin sırada, sana gönderdiğim şu paradan başka dünyada
bir şeyim yoktu. Diğer yakın dostumuza bir yazı yazarak elindekini paylaşmak
istedim. O da senin kendisine gönderdiğin mühürlü keseyi, aynen bana
gönderiverdi. (Böylece paralar hiç harcanmadan, üç el dolaşarak ilk sahibine
dönmüş oldu.)”
Vâkıdî şöyle diyor: “Biz de bin dirhemi aramızda paylaştık. Yüz dirhemi ise
bizim hanıma ayırdık. Bu haber halife Memun’a ulaşınca, beni çağırıp durumu
sordu. Ben de olup bitenleri ona açıkladım. Benim için yedi bin dinar (altın
para) verilmesini emretti. Her birimize ikişer bin, bizim hatun için de bin
dinar ayırdı.”
Vefeyâtü’l-A’yân, 4/348-350.