Tasavvufun kişiyi
atalete, tembellik ve tepkisizliğe ittiğine dair hayli yaygın bir görüş
bulunuyor. Buna göre sufiler toplum içinde hiçbir sahici etkinlik göstermeyen,
tamamen kendi manevi kurtuluşunun peşine düşmüş kişiler. “Bir lokma bir hırka
yeter” anlayışının temsilcileri.
Oysa tasavvufî yaşantının kaynakları ve ilkeleri bu iddianın aksini söylüyor.
Tarih de bunu ispat ediyor. Azıcık tarih bilgisi bile gösteriyor ki sufiler her
devirde son derece etkili hatta dönüştürücü role sahipler. İslâm’ın
yayılmasından anlaşılmasına, sınırların korunmasından fetih ve vatan
savunmasına kadar büyük ve etkili bir rol.
Üstelik bugünün dünyasında bu etkinlik potansiyeli hiç azalmış değil. Belki
arttığı bile söylenebilir.
Tasavvufa en çok karşı çıkanlar bile, tasavvufun günahlardan sakınmaya, ibadete
ağırlık veren yönüne söz söylemez. Aksine, takdir hislerini dile getirir,
tasavvufun bu boyutunun Kur’an ve Sünnet’te temeli olduğuna vurgu yaparlar.
Halbuki özünde zühd ve ibadet hayatı, belki de sufinin
renkli ve son derece zengin hareketliliğinin sadece bir yönünü yansıtmaktadır.
Çünkü tasavvufun en önde gelen kurallarından birisi de “hizmet söz konusu
olduğunda nafile ibadetin ertelenmesi”dir. Hizmetin sınırlarını belirlemek ise,
sanılanın aksine öyle pek kolay değildir.
Halk içinde Hak ile
İnsanlardan, toplumdan ve sosyal hayattan tamamen kopmaya hiçbir tasavvufî ekol
izin vermez. Bu tür kopmalar, Allah Rasulü s.a.v.’in peygamberlikten önce beş
yıl süreyle Hira Mağarası’na çekilmesine ve peygamberlikten sonra her yıl
Ramazan ayında itikâfa girmesine benzer şekilde belli sürelerle sınırlı bir
uzlet, inziva ve çileden ibaret olarak kabul edilir.
Hâcegân yolu büyüklerinin “halvet der encümen” ifadesiyle formüle ettikleri ve
dilimize “halk içinde Hak ile olmak” şeklinde tercüme edilen anlayış aslında
tasavvuf yolunun çok temel bir esasıdır.
Sufilerin “eli kârda gönlü yarda”dır. Burada “kâr” kazanç anlamından ziyade
Farsça karşılığı olan “iş”, yani yapılıp edilenler anlamını taşır.
Zaman neyi gerektiriyorsa
Tasavvuf yolunun hayatla ilişkisini anlamada yardımcı olabilecek ilkelerden
biri de “ibnü’l-vakt” (kimine göre ebü’l-vakt) olmaktır. Yani yaşanılan anın
gerektirdiği işi yapmak...
Zamanın gerektirdiği işi yapmak elbette kendini hayatın akışına kaptırmak
değil, zamanını Allah’ın rızasına uygun işlerle değerlendirmek, renklendirmek,
zenginleştirmektir. Sufi, vakit neyi gerektiriyorsa onu yapan, zamana hükmeden,
saatlere pranga vuran, dakikaları kelepçeleyen kişidir. İbadetse ibadet,
çalışıp didinmekse gücünün son kertesine dek… Uzmanlıksa uzmanlık, hamallıksa
hamallık…
Dolayısıyla ilim tahsil edenler, İslâm’ı yaymak için diyardan diyara
koşturanlar, varlığını tebliğe adayanlar, cephede en ön saflarda çarpışanlar, geceleri
içten yakarışlarla manevi kapıları aşındıranlar, gündüzleri yalnızca insanların
değil bütün mahlukatın hizmetine seferber olanlar hep
onlardır.
İkinci Şeyh-i Ekber unvanına layık görülen Olanlar Tekkesi Şeyhi İbrahim
Efendi’nin (v: 1655) dediği gibi:
“Tasavvuf, cümle ehl-i derde derman olmaya derler.”
Dede Ömer Ruşenî (v: 1486-87) ise aynı konuya şu
meşhur dizelerinde yer vermektedir:
“Tasavvuf yâr (dost) olub bâr (yük) olmamakdır
Tasavvuf gül-i gülzâr olub hâr (diken) olmamakdır.”
Bütün mahlukatın
hizmetçileri
Mutasavvıflar, yük olmaktansa başkalarının yükünü yüklenmeyi, diken olmaktansa
gül olmayı ve dünyayı adeta gülistana çevirmeyi ilke edinmişlerdir. Onun için
dünya onların olduğu her yerde daha yaşanmaya layık bir hal almıştır.
Tasavvuf terbiyesinin en büyük hedefi insanı herkese rahmet olacak bir kıvama
getirmektir. Nitekim Allah Tealâ, Hz. Muhammed s.a.v.’i peygamber gönderiş
hikmetine bu şekilde işaret buyurmaktadır. “Biz seni ancak alemlere
rahmet için gönderdik.” (Enbiya, 107)
Halka hizmet hiç şüphesiz Hakk’a hizmettir. Zira Peygamberimiz s.a.v.
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en yararlı olandır.” buyurmuştur. Bir çok
büyük sufi, yüksek manevi mertebelere mahlukata hizmet
ettikleri için ulaştıklarını
belirtmişlerdir.
Saadet Asrı’nın ruhuyla
Aslında tasavvufî hayat en olgun şekliyle Asr-ı Saadet’te yaşanmaktaydı. Temel
ilkelerini Kur’an’dan alan ve Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz ile ashabının
hayatında somut örneklerini bulan tasavvuf, elbette o dönemde henüz bu adla
anılmıyordu.
Tasavvuf, tarihi seyri itibarıyla farklı dönemlerden geçmiştir. Asr-ı Saadet’te
genelde zahidlik biçiminde görülen tasavvufî yaşantı zamanla sistemleşmiş ve
nihayet kurumsallaşmıştır. İhlâslı dindarlıktan ve ahlâkî sorumluluk
bilincinden sapan yönetim anlayışlarının İslâm toplumunu olumsuz anlamda
dönüştürmesi üzerine, zahidler toplumdan uzaklaşarak dini bireysel planda
yaşamaya çalışmış, tevekkül, riyazet, mücahede, sabır, aşk, vera, hüzün gibi
kavramlarla hareket etmeye başlamışlardır.
Fakat bu gibi haller, kısa sürede yerini uzletle kazanılan donanımlarla topluma
hizmet yarışına dönüşen bir anlayış ve eylem planına bırakmıştır. Yani asıl
olan sadece bireysel yaşantı değil, toplumdan uzaklaşmakla elde edilenleri
topluma mal edebilme çabasıdır.
Hayatın tam merkezinde
Öyleyse tasavvufun bir köşeye çekilip kişinin kendini olgunlaştırmaktan ibaret
bir hareket olduğunu söylemek asla doğru bir tespit sayılmaz. Aslında Rabbiyle
sürekli irtibat halinde olma kabiliyetini kazanmış zikir ehli insanların sadece
varlığı bile etrafı için, bütün insanlık için büyük bir faydadır.
Tasavvufu miskinlikle, sığ ve yanlış bir tevekkül anlayışıyla bağdaştırmak
isteyenlerin yanılgısı işte tam burada başlamaktadır. Elbette sufilik
iddiasında bulunanlar arasında hayat mücadelesine katılmayı reddeden sözde
tevekkül ehli bazı kişilere rastlanabilir. Sadece oraya bakarak yorum yapmak,
tablonun bütününe değil belli bir noktasına odaklanmak anlamına gelmekten başka
bir şey değildir.
İslâm tarihi incelendiğinde mutasavvıfların kritik anlarda çok önemli roller
üstlendiklerini, çok etkili faaliyetler yürüttüklerini görürüz. Çünkü iman kısa
sürede harekete dönüşen bir özelliğe sahiptir. İmanın bu özelliği en bariz
biçimde sufi hareketlerde görülür.
Sufilerin söz konusu aksiyoner tavrı, sadece dinin müslümanlar arasında takva
boyutlarında yaşanmasına katkıda bulunmaktan ibaret değildir. Doğrudur,
İslâmiyet öncelikle müslümanın yaşam alanına hâkim olmak durumundadır.
Dolayısıyla öncelikle İslâm toplumunun dönüştürülmesi, müslümanların sağlıklı
bir dinî anlayış ve yaşantı içinde olmasının sağlanması gerekir. Tasavvufun bu
konuda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdiği açıktır.
İslâm’ın anlaşılması ve yayılması için
Müslümanların doğru, sahih bir İslâm anlayışına sahip olabilmesi uğrunda tebliğ
ve irşaddan yayıncılığa faaliyet gösterenlerin başında tasavvuf ehlinin gelmesi
tesadüf değildir. İslâm literatürünün gelişmesine
belki de en çok katkıda bulunanlar onlardır.
Sufiler, daima faaliyetlerini düşünce planından eylem alanına taşımışlardır.
Onları hep bireysel ve toplumsal iyiliklerin merkezinde görürüz. İnsanların
sorunlarını çözme noktasında bıkmaz usanmaz bir gayret sergilerler. Bu gayret
dargınların barıştırılmasından başlar, irili ufaklı yardım organizasyonlarıyla
sürüp gider. İşte bu anlamda onlar ailenin, sokağın, kentin, vatanın… kısacası insanlığın emniyet subaplarıdır.
Sufilerin faaliyeti sadece mahalli boyutta değildir. Dünya ölçeğinde de
faaliyet gösterirler. Bu yüzden İslâm’ın yayılışında en etkin rol oynayanlar
onlardır. Bir Batılı araştırmacının tespitiyle; “Hindistan, Endonezya ve zenci
Afrika’nın büyük bölümünün, hayatlarını İslâm’ın kaidelerine göre şekillendiren
sufi vaizlerin sürekli etkinliği sonucu İslâmlaştığı kesindir. Bu, mantıkî ya
da hukukî olarak kılı kırk yarmalara başvurmadan, Allah’a duyulan aşk ve güven,
Peygamber ve ashabının sevgisi sayesindedir.”
Bu ifadeler doğru ama eksiktir. Mutasavvıflar yalnız Hindistan, Endonezya ve
Afrika’nın büyük bölümünde değil, dünyada İslâm’ın yayıldığı her yerde muhteşem
hizmetler ifa etmişlerdir ve etmektedirler.
Bunu görmek için tarihin eski devirlerine gitmeye gerek yok, günümüze baksak
yeter. 2002 yılında vefat eden İslâm alimi Muhammed
Hamidullah, onca çabasına rağmen insanların hidayetine vesile olmada sufilerin
kendisinden daha etkili olduğunu itiraf etmekten kaçınmamıştır. Çünkü mesele
gönülde düğümleniyor. Sufi, gönle hitap ettiği ve orada kendine yer bulduğu
için daha başarılı oluyor. Sevgiyle, muhabbetle, aşkla besleniyor. Gönlün engin
imkanlarından yararlanıyor.
İslâm üzerine çalışmalarıyla tanınan ünlü Alman şarkiyatçı A. Schimmel, sufi
hareketlerin İslâm’ı yaymadaki başarısını her türlü şarta adapte olabilmelerine
bağlar. Yani esnekliğe, kârdan zarardan vazgeçip dükkânı yağmaya vermelerine,
varlık ve benlik davasını ortadan kaldırmalarına...
Devlet kuran ruh
Uzak diyarları bir kenara koyup yaşadığımız muhite, Anadolu’ya gelecek olursak,
yine aynı durumla karşılaşırız. Büyük bir tarihçimizin tespitiyle Osmanlı
İmparatorluğu’nun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, İslâm
dünyasının dört bir yanından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamla doludur.
İran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve doğu Anadolu’dan
gelmiş Selçuklu ve İlhanlı bürokrasisine mensup şahsiyetler, muhtelif
tarikatların temsilcileri, mücahit ve tebliğci dervişler... Bunlar arasında,
bilhassa Aşık Paşazade tarihinde “Gâziyân-ı Rûm”,
diğer tarihlerde “Alpler” (kahramanlar, yiğitler) veya “Alp Erenler” namı altında
zikredilen köklü ve geniş bir teşkilata mensup zatlar mevcuttu.
“Âhıyân-ı Rûm” yani Anadolu Ahileri ile Horasan
Erenleri de denilen “Abdalân-ı Rûm” yani “abdal” ve “baba” ismini taşıyan ve
bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinlerde bulunan ve genellikle Osmanlı
padişahlarıyla bütün harplere katılan delişmen tabiatlı ve garip tavırlı
dervişler, kuruluş döneminin ilginç ve önemli simalarıydı. Âşık Paşazade
tarihinin “Bâcıyân-ı Rûm” yani Anadolu kadınları
olarak andığı, haklarında tafsilatlı bilgiye sahip olmadığımız teşkilât veya
tarikat bir yana, diğerlerinin İslâm dünyasının her tarafında şubeleri bulunan
manevi organizasyonlar olduğunu görürüz.
İşte Osmanlı, büyük imparatorluğunu kurarken bu kuvvetlerin maddi manevi yardım
ve desteğini almış, büyük bir devlet olmada kendisine lazım olan her türlü
unsuru yanı başında bulmuştur.
Sınırları tutan gönül ehli
Osmanlı’nın kuruluşunda tasavvuf ehlinin etkisine değinirken, belki ilginç bir
tarihi bağlantıya işaret etmek yerinde olacaktır. Hz. Osman r.a. devrinde
başlayan iç çekişmeler, ilerleyen dönemlerde bu karışıklıktan rahatsız olan
zahidlerin sınır boylarına, ribatlara yerleşmesine sebep olmuştu. Bernard
Lewis’in “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı eserinde kaydettiği gibi, İslâm’la
yeni tanışan milletler ve zümreler, İslâmiyet’i tartışmalardan uzak, daha sade
ve samimi bir halde yaşayan bu zatlardan etkilenerek kabul etmişlerdir. Lewis,
Türk milletinin dindarlığının safiyetini ve gücünü buradan aldığını eklemeyi
ihmal etmez.
O devirde diğer milletlerle birlikte İslâm’ı bu zahidlerden öğrenen Türklerin,
Osmanlı İmparatorluğunu gaziler, ahiler, bacılar, abdallar ve benzeri tasavvuf
ehli kişiler sayesinde aynı anlayış ve manevi ruhla kurduklarını ekleyebiliriz.
Elbette manevi önderlerden bahsederken İran, Mısır ve Kırım medreselerinden
yetişen hocaları ihmal etmemek gerekiyor. İlk grup fıkh-ı bâtını,
ikincilerse fıkh-ı zahiri temsil etmekte ve bütün gruplar devletin kuruluşunda
üzerlerine düşen görevi büyük bir titizlikle ifa etmektedirler. İstanbul’un fethinden
sonra Osmanlı sarayının yakınlarına dergâh açan sufi Ebü’l-Vefa’nın az ötesine,
büyük zahir alimi Molla Fenari camisini yaptırmıştır.
Yani Osmanlı sarayı ilim, amel, ihlâs ve ihsanla çevrelenivermiştir.
Kriz zamanlarında ışık
Müslümanların tarihte büyük sarsıntılar geçirdikleri buhranlı dönemleri de
vardır. Tasavvuf erbabı o dönemlerde de köşelerinde oturmamışlar, maddi manevi imkanlarını bunalımın en az hasarla atlatılması noktasında
kullanmışlardır.
Mesela Moğol İstilası sırasında muvazzaf orduların terk ettiği veya savaşmaktan
kaçındığı anlarda Cengiz ordularına karşı halkı örgütlemede, manevi destek ve motivasyon sağlamada alimlerle mürşidlerin rolü büyüktür.
Kaynaklarımızın tespitlerine göre alimler ile salih
zatların organize ettiği direniş, halk ve asker nezdinde öylesine kabul
görüyordu ki, düşman surları ele geçirdikten sonra bile sokak sokak savaşmak
zorunda kalıyor, hatta o zamana kadar görmediği oranda kayıp veriyordu. Şehir
düşse bile düşman, surları yıkılmış, halkı imha edilmiş, sular altında
bırakılmış, yanmış, oturulabilecek bir tek mahallesi bile kalmamış bir harabe
ele geçirmiş oluyordu.
Zira eller tespih de tutabilir, silah da… Vatan savunması söz konusu olduğunda
eline silahını alıp bu defa virdini Allah Allah nidaları eşliğinde kılıç
şakırtıları, ok vınlamaları eşliğinde çekmek gerekebilir. Nitekim Hârizm
kuşatması sırasında ünlü mutasavvıf ve alim Necmeddin
Kübrâ k.s. müritleriyle birlikte şehit düşene kadar Moğollara karşı
savaşmıştır.
Kimi tasavvuf erbabı da yaşadığı şehri Moğol tahribinden manevi gücünü ve
etkisini kullanarak kurtarma yolunu tercih etmiştir. Mevlâna Celaleddin-i Rumi
k.s.’nin Konya’yı Moğollara yağmalatmaması buna örnek gösterilebilir.
Müslüman kimliğinin koruyucuları
Diğer taraftan başta sufiler olmak üzere toplumun diğer unsurlarının gayret ve
dirayeti sayesinde İslâm memleketlerini istila için gelen pek çok düşman
kuvveti hidayetle şereflenmiştir. Mesela 13. asırda İslâm dünyasını yakıp yıkan
İlhanlılar, daha yarım asrı doldurmadan müslüman olmuşlardır.
İslâm’a savaş açıldığı, yok edilmesi için her türlü imkanın
seferber edildiği olumsuz şartlarda dinin korunmasına katkıda bulunmak da yine
sufilerde örneklerine rastladığımız davranışlardır.
Çarlık Rusyası’na karşı çeyrek asır mücadele eden Şeyh Şamil bugün bile
Kafkaslarda, Dağıstan’da verilen bağımsızlık hareketlerine ilham kaynağı
olmaktadır.
Sömürgecilik dönemindeki direniş hareketlerinde, Birinci Dünya Savaşı’ndan
sonra işgal ve istila edilen İslâm topraklarında başlatılan özgürlük
mücadelelerinde sufilerin büyük katkılar sağladığına tanık oluyoruz. Kuzey
Afrika’daki Senusî hareketi bunun ilk akla gelen örneklerindendir.
Son devirde bazı Osmanlı sultanlarının Batı’nın sömürgecilik, işgal ve istilâ
hareketine karşı sufiliği bir sivil toplum örgütü halinde devreye sokarak İslâm
topraklarını savunma yolunu tercih ettikleri tarihî bir vakadır.
Neredeyse bir asra varan komünist Sovyet rejiminde, Allah demenin bile
yasaklandığı o uzun zaman diliminde müslümanların ayakta kalması da yine büyük
oranda sufi anlayış ve yaklaşım tarzıyla bağlantılıdır.
Büyük görev devam ediyor
Bugün yapılan ve yapılmakta olan akademik araştırmalar, bize yaşayan sufilerin
yanı sıra artık hayatta olmayan tasavvuf erbabının bile dinin gelecek nesillere
taşınmasında Anadolu tabiriyle “yattıkları yerden” büyük hizmet ettiklerini
göstermektedir. Sağlıklarında ne kadar hizmet etmişlerse arkalarında
bıraktıkları hoş hatıralar, derin izler ve örnek davranışlar sebebiyle
vefatlarından sonra da toplumun irşadına ilginç bir şekilde neredeyse o oranda
devam etmektedirler.
Sufi, Sahabe-i Kiram gibi meşru sınırlar içerisinde paradan puldan, anadan
yardan geçebildiği oranda başarılarını katlıyor. Diğergâmlığını “isar” boyutuna
taşıdığında etkisi de, kazanımı da artıyor.
Sufilerin bütün İslâm tarihine baştan başa yayılan bu
etkinliği ve dinamizmi sadece geçmişe özgü değil. İslâm’ın çağları ve
coğrafyaları dirilten ruhu bugünün sufileri tarafından temsil ediliyor. Modern
dünyada İslâm’la şereflenen insanların büyük kısmının tasavvuf üzerinden
hidayet bulması bunun kanıtıdır.
Bugün tasavvufu, sufileri ataletle, miskinlikle, tepkisizlikle itham edenler
tarihe bakmalılar. Fakat en az onlar kadar bugünün tasavvuf ehli de kendini
tarihin aynasında görebilmelidir. Ki böylece kalbinde taşıdığı âb-ı hayatın bütün insanlık için ne kadar kıymetli olduğunu,
taşıdığı gerçek potansiyeli fark edebilsin.
Ekler:
Bir
Mücahit Şeyh
İmam-ı Rabbanî k.s.’nin (1563-1624) asıl adı
Ahmed’dir. Çok iyi bir eğitim görmüş ve erken yaşta irşada başlamıştır. Hazreti
Ömer’in soyundan gelmesi hasebiyle aldığı Farukî sıfatının yanı sıra, yaptığı
çalışmalar ve yaşadığı hasletler sayesinde Serhendî, Berekât, Bedreddin, İmam-ı
Rabbanî, Müceddid-i Elf-i Sânî gibi lâkaplarla anılmıştır.
İmam-ı Rabbanî k.s. Ekber Şah’ın karma bir din oluşturma girişimlerine karşı
çıktığı için ömrünün çoğu hapishanelerde geçmiştir. Fakat o, hapishanelerden
yazdığı mektuplarla irşat faaliyetlerini sürdürmüştür. “Mektubat” adlı kitapta
toplanan mektupları sayesinde Ekber Şah’ın etkisini yok etmiş, bid’atların
ortadan kalkmasını sağlamış, İslâm’ın orijinal şekliyle anlaşılmasına vesile
olmuştur.
Bir
Tasavvuf Devleti Murabıtlar (1056-1147)
Dervişlerin Allah rızası için hudut boylarında kurduğu muhkem kalelere “ribat”,
İslâm’ı yaymak ve müdafaa etmek üzere canlarını fedaya hazır halde ribatlara
yerleşmiş dervişlere “murabıt” denir.
Dokuzuncu asırda Kuzey Afrika’da Berberîler tarafından kurulan Murabıtlar
Devleti tasavvufî karakterli bir devletti. Abdullah b. Yasin’in manevi
önderliğindeki sufi cengâverler, ribatta basit yiyeceklerle sade bir hayat
sürdürüyor, zahitçe yaşıyor, dinin en küçük bir tavsiyesini dahi ihmal
etmiyorlardı.
Eli kılıçlı bu zahitler, önce 1000 kişilik talimli ciddi ve güçlü bir ordu
kurdular. Ardından Sahra kabilelerini kısa zamanda itaat altına alarak 30.000
kişilik bir kuvvet oluşturdular. Dini ıslahat gayesiyle ortaya çıkan devletin
merkezi Merakeş idi ve Abbasî halifesine bağlıydı. 91 yıl iktidarda kalan
Malikî mezhebine mensup bu sufiler, Afrika kıtasında İslâm’ın zaferi ve
yayılması uğrunda çok önemli hizmetler yaptılar.
Baş
Eğmeyen Şeyh
Nakşî-Halidî şeyhi olan İmam Şamil k.s. (1797-1871),
yaşadığı toprakları işgal etmeye kalkan Rusya’ya karşı bütün imkansızlıklarına
rağmen 25 yıl başarıyla mücadele etmiştir. Sonunda savaşı sürdürmenin
intihardan farksız olduğunu ileri süren bağlılarının ve halkın ısrarı üzerine
Çarlık yetkilileriyle görüşerek onurlu bir şekilde silah bırakmak zorunda
kalmıştır. Rus Çarı düşmanının şahsiyet ve mücadelesine olan hayranlığından kılıcını
teslim almamıştır. Sürgün edildiği çeşitli Rus kentlerinde sempati toplayarak
günlerini geçirmiştir. Nihayet İstanbul’a gönderilmiş, sonra hac yapmak üzere
Hicaz’a gitmiş ve hac vazifesini yerine getirmesinin ardından Medine’de vefat
ederek Cennetü’l-Baki’de toprağa verilmiştir.
Anadolu
ve Rumeli’nde Tasavvuf Mührü
Anadolu’nun İslâm yurdu haline gelmesinde pek çok etken vardır. Fakat bu konuda
tasavvufun ve tasavvufî zümrelerin yeri ayrıdır. Hâce Ahmed Yesevî, Hz.
Mevlâna, Hacı Bektâş-ı Veli ve Yunus Emre gibi sufiler (Allah cümlesinin
sırrını mukaddes kılsın) Anadolu’nun İslâmlaşmasına büyük katkıda
bulunmuşlardır.
Tasavvufî kurum ve kuruluşlar ise Anadolu’nun ve Rumeli’nin imarında çok önemli
roller üstlenmişlerdir. Bu kuruluşlar, Anadolu insanının buhranlı anlarında
sığındığı birer liman vazifesi görmüş, toprağın işlenmesinde, çeşitli sanat
dallarının gelişmesinde, sosyal barışın sağlanmasında ve dinî eğitimin
yaygınlaşmasında büyük hizmetler ifa etmişlerdir.
Tasavvuf ve tarikatlar Osmanlı toplumu ve devletinin vazgeçilmez unsurlarıydı.
1918 yılında İstanbul’da 51 Nakşî, 38 Rufaî, 45 Kadirî, 9 Bedevî, 4 Bayramî ve
çok sayıda Bektaşî tekkesi bulunuyordu.
Tasavvuf ehli, yöneticileri makam, servet ve şehvet bataklığına düşmekten
kurtarmış, hayırlı işlere yönlendirmiş; toplumu ise olgunlaştırmış, kardeşlik,
sevgi ve saygı ve dayanışmayı en üst seviyeye çıkartmıştır. Vakıflar sayesinde
birçok fakir, muhtaç insana yardımcı olunmuştur. Allah dostları insanları
eğitmiş, iyiye, doğruya, güzele sevk etmişlerdir.
Afrika’da
Tasavvuf
Afrika’da tekke, okul, yetimhane, yoksullar yurdu, yardımlaşma merkezi
demektir. Herhangi bir durumda ister müslüman, ister gayri müslim herkesin ilk
müracaat mahalli orasıdır. Afrika’da sıcaktan yanan bir yolcu canını bir tekkeye
atar, orada yiyecek ve yatacak yer bulur, hasta ise tedavi edilir. Dertli
olanlar zaviyelerdeki şeyhlere koşar, orada ruhi tedavi görür. Bir dul kadının,
bir yoksulun müracaat yeri yine tekkedir.
Her tekkenin mutlaka bir okulu vardır. Bu okulda öğrencilere yazı, okuma, din
ilimleri ve Kur’an-ı Kerim öğretilir. Küçük davaların bir kısmı da yine bu
tekkelerde görülür. Her türlü mukaveleler tekkelerde akdedilir. Hatta nikâh,
cenaze merasimleri yine tekkelerde icra edilir.