Allah Tealâ’nın
veli kulları, Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmış kişilerdir.
O’nun istediklerini ister, O’nun sevindiklerine sevinir, üzüldüklerine
üzülürler. O Yüce Peygamber s.a.v.’in getirdiği dine, sünnetine, hal ve
hareketlerine harfiyen uyarlar.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz dünyada neyi gaye edinmiş ise Allah dostları da
aynı gayeyi edinmişlerdir. Nasıl ki Efendimiz s.a.v. insanları iyi-kötü,
Arap-Arap olmayan, zengin-fakir ayırt etmeden hakikate, doğru olana, kurtuluşa
çağırmış, bunun için yapılması gereken hiçbir şeyi ihmal etmemişse, veliler de
kendilerini Efendimiz’in bu gayesinin hizmetçisi olarak görmüşlerdir.
Bu gayenin insanlara iletilmesi, Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in tebliğ ettiği
dinin telkin edilmesi, yaşamaya teşvik edilmesi onların görevidir. Her devirde
dinin bid’atlardan korunması, aslî haliyle ihya edilmesi için çalışırlar. Bunun
için manen ve madden yapmaları gereken hiçbir şeyden kaçınmaz, bıkmaz,
sıkılmazlar. Kıymetlerinin bilinmemesine aldırmaz, insanların eziyetine,
hakaretine tahammül eder, yollarına çıkan her engele rağmen ilerlemeye devam
ederler. Onlar için önemli olan Allah ve Rasulü’nün rızası, insanların iyiliği,
kurtuluşudur.
Kendilerine inanan, bağlanan talebelerini de bu gayenin hizmetçisi olarak
yetiştirirler. Bunun için gerekli olan maddi ve manevi donanıma sahip olmaları
için çalışırlar. Kâmil insanlar olup irşada ehliyet kazanmalarını isterler.
Yetişmiş talebelerini de ihtiyaç duyulan yerlere gönderip hak ve hakikatin
yayılması, zulmün, karanlığın bertaraf olması için çalışırlar.
Onlar hayatın her alanına dahildirler. Dünya sevgisi
kalplerinde yer etmemesine rağmen dünyanın mamur, insana yaraşır olmasına önem
verirler. Sanatta, mimaride, ticarette, bütün meslek alanlarında iyi ve özenli
olanı desteklerler. Savaş zamanı asker olur savaşırlar. Barış zamanı adaletin
gerçekleşmesi, halka eziyet edilmemesi için devlet adamlarına yol gösterirler.
Zanla veya bilerek kötü propagandasının yapıldığı gibi hiçbir dönemde
tembelliği, boşvermişliği değil, daima çalışmayı, ilerlemeyi tavsiye
etmişlerdir. İlimde, fende, teknolojide, askerlikte müslümanların öncü, önder
olmasında ısrar etmişlerdir. Dedikodudan arındırılmış, hezeyandan uzak tarih
bilgisi de, sufilerin ve onların talebelerinin gayretlerine şahittir.
Asya’dan Avrupa’ya büyük bir coğrafyada İslâm’ın, hak ve hakikatin bilinmesi ve
yaşanması için sufiler, dervişler, büyük hizmetler görmüştür. Afrika’nın,
Asya’nın, Anadolu’nun İslâmlaşmasında, İstanbul’un fethinde, Osmanlı’nın
kuruluşunda ve bütün müslümanların hâdimi, hizmetçisi
olmalarında onlar büyük görevler üstlenmişlerdir. Yine zayıflama dönemlerinde
ümmetin maneviyatını diriltip mücadeleye teşvik edenler de onlardır.
Bu gayretin kaynağı tamamen İslâm’dır. Dinimizin hayat veren kurallarından
gücünü alan, yönünü bulan bütün müslümanlar tasavvuf ehli olsun olmasın,
böylesine bir hizmet, çalışma anlayışına sahip olurlar. Geçmişte olduğu gibi
bugün olması gereken de budur.
Allah Tealâ Hazretleri bu ümmeti, itidalli, uyumlu, hayırlı bir ümmet yapmıştır
ki diğer insanlar onları örnek alsınlar ve bu ümmet de hak ve adaletin yerine
gelmesi için çalışsın.
“İşte böylece sizi orta yolda yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar
üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin
üzerinize şahit olsun...” mealindeki Bakara suresinin 143. ayetini tefsir
ederken müfessirlerimiz şunları söylemişlerdir:
Cenab-ı Allah, Ümmet-i Muhammed’i insanlar arasında herkesin hakkını gözeten,
doğru sözlü, adil, dürüst ve iyi ahlâk sahibi, ilim ve irfan ile seçkin,
şahitlik yapmaya layık, önder bir cemaat yapmak ve tam manasıyla adil ve hakim bir ümmet teşkil etmek için Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in
gölgesinde ve çevresinde doğru yola hidayet buyurmuştur. Diğer insanlara karşı
İslâm ümmetinin bu vazifelerini unutmaması gerekir. Müslümanlar başka
milletleri örnek almayacak, aksine başka milletlere örnek olacaklardır.
Bu yol üzerinde daim kalmak ve ilerlemek müslümanların çalışmasına bağlıdır.
Ancak bu çalışmaya bağlı olarak Kur’an’da işaret buyurulan özelliklere sahip
olunur. Özellikle Ashab-ı Kiram ve onları örnek alan müslümanlar, yeryüzündeki
bütün insanların teveccüh ve güvenini kazanan bir merkez olarak hak konusunda
önderliğe sahip bir büyük ümmet olmuşlardı.
Müslümanlar Rasullullah s.a.v. Efendimiz’i söz ve davranışlarında örnek edinir,
O’nun getirdiği doğru yol üzere giderlerse, bütün insanlar onların ardından
gelir, gerçeğin açığa çıkması için onlara başvururlar. Bu, her şeyden önce müslümanların
Kitap ve Sünnet’e uygun yaşamasına bağlıdır.
Böyle yapmayanlar gerçek bir ümmet olamazlar. Aksine başka ümmetlerin, başka
milletlerin arkasına düşmeye mecbur kalır, onlara tabi olur, uydu olmaya mahkum olurlar. Belki hürriyetleri de ellerinden gider, esir
milletler durumuna düşerler.
Alimlerimizin tesbit buyurduğu gibi müslümanların
işlerine ciddiyetle sarıldığı dönemlerde zulüm ve adaletsizlik bugünkü gibi
hüküm sürme imkanı bulamamıştır. Müslümanlar zulmün yerinde hapsolması, dünyaya
dağılmaması için diğer milletlerden üstün olmaları gerektiğini önceden olduğu
gibi bugün de bilmek zorundadırlar.
Bu üstünlüğü istemek, diğer milletlerin buna sahip olmaması için çalışmak,
basit bir tutku değildir. Çünkü insanlık tarihi boyunca görülmüştür ki, İslâm’la,
Allah Tealâ’ya teslimiyetle terbiye olmamış milletler, her ne kadar varlıklı,
gösterişli bir hayat sürüyor olsalar da insanlığa ancak zararları dokunmuştur.
Onların nazarında başka insanlar, milletler yalnızca kendi çıkarlarına hizmet
ettikleri sürece işe yararlar. Bir menfaat elde edemedikleri zaman onların
gözünde başkalarının varlıkları gereksiz olur. Başka insanların canlarının,
hayatlarının, ihtiyaçlarının, sıkıntılarının, acılarının hiçbir kıymeti yoktur.
Özellikle küfrün müslümanlara tahammülü görülmemiştir. Çünkü haksızlıklarına,
adaletsizliklerine İslâm’ın kesinlikle izin vermeyeceğini bilmektedirler.
Müslümanlar kendilerine benzemedikçe veya tamamen esir, çaresiz hale gelmedikçe
rahat etmezler. Onlar için müslümanlar ikinci sınıf, hayata dair bir amacı
olmayan, idealden yoksun köleler olmalıdır. Fakat İslâm dini müslümanların
köleleşmesini engelleyen prensipler içerdiği için de müslümanların dinleriyle
irtibatını kesmek gerekir. Bu nedenle İslâm’a hurafeleri, bid’atları, yanlış
inançları karıştırmaya çalışırlar.
Gerçek şu ki, önceki devir müminlerinin yaptığı gibi azimle, şevkle
çalışılmazsa kötüler, bütün şiddetiyle hükmünü sürmeye devam edecektir. Dünya,
adaleti, hakkı daha çok arayacaktır. Kara kalpli, hissiz insanların acımasız
oyunları müslüman olan veya olmayan çok insanın canını yakacaktır.
Müslümanlar olarak, her devirde olduğu gibi, güçlü bir kalbe, güçlü bir
maneviyata sahip olmak zorundayız. Dinimizin bizden istediği kuvvet ve donanıma
kavuşmak zorundayız. Ancak bu şekilde mutedil, adil, şahit bir ümmet
olabileceğiz. Bu bizim vazifemizdir. Müslüman olarak vazifemiz, insan olarak
vazifemizdir.
Unutturmak, uyutmak, oyalamak için hazırlanmış oyunları bir kenara bırakıp olup
bitenleri gördüğümüz, ilim irfan sahibi olduğumuz, fende, teknolojide, her
alanda ön saflara geçtiğimiz zaman, Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ve tasavvuf
yolunun kurucusu alimlerimizin hakkını belki biraz
olsun ödeme imkanımız olacak. Böylece dünya da derin bir nefes alıp müslümanlara
müteşekkir olacaktır.
Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...