“Allah kuluna
yetmez mi?..” (Zümer, 39)
Yapayalnız kalırım zaman zaman, yanılırım, düşerim.
Bilsem ki sen varsın, sen kaldırırsın düştüğümde ve sen doğrultursun
yanıldığımda. Sen çıkarırsın aydınlıklarla.
Sen kavuşturursun en ümitsiz kaldığımda en ümitli yarınlara, gecenin içinden
güneşi çıkardığın gibi.
Ve çıktığımda da bilirim, ayaklarımla çıksam da yürüten sensin.Birisi
tutsa elimden, tutturan sen.
Yüzünde güller açarak gülse birisi bana, sevdiren sensin, açtıran sen.
Kalbimizin kapılarını zorluyoruz elimizde anahtarlar.
Sen açıl dediğinde işleyecek anahtarlar ve işte o zaman kurtulup tüm
dayanaklardan yalnız sana dayanacağız.
“… Müminler yalnız Allah’a dayansınlar.” (Maide, 11)
O ne güzel vekil
İbrahim a.s. ateşe atılırken Cebrail a.s. gelerek sordu:
– Bir ihtiyacın var mı?
İbrahim a.s. daha önce “Allah bana yeter, o ne güzel koruyucudur.” demişti. Bu
sözünde vefa göstererek:
– Senden bir şey istemem, dedi.
. . .
Peygamber s.a.v. Efendimiz de “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın
çaresine bakınız!” denildiğinde “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.”
demiştir. Nitekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep
birlikte “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” demişlerdir.
Efendimiz evinden çıkarken
“Allah’ın ismine sığınıyor ve Allah’a tevekkül ediyorum. Allahım, doğru yoldan
sapmaktan ve saptırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan,
saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım.” derdi.
Efendimiz s.a.v. Bir arkadaşına da şu duayı tavsiye etti:
“Kim evinden çıkarken, ‘Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a güveniyorum.
Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah’ın
yardımıyladır.’ derse kendisine ‘Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı,
düşmanlarından korundun.’ diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.”
Ufka bak!
Zira inanan daima ufka bakar.
“Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için bir
hayırdır. Bu durum sadece mümine hastır, başkasına değil. Ona memnun olacağı
bir şey gelse şükreder, bu bir hayırdır. Bir zarar gelse sabreder, bu da
hayırdır.” buyurur Peygamberimiz, Efendimiz s.a.v.
O’na Miraç’ta başka ümmetler gösterilmiş, daha sonra “ufka bak” denilmiştir. Bu
hadiseyi arkadaşlarına anlatır:
“… Ufka baktığımda çok büyük bir karaltı gördüm. ‘İşte bunlar senin ümmetindir.
İçlerinden hesapsız, azapsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır.’ denildi.”
Allah Rasulü s.a.v. bunları anlattıktan sonra kalkarak evine gider. Sohbette
bulunan arkadaşları o gittikten sonra hesapsız ve azapsız cennete girecek
yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hususunu kendi aralarında konuşmaya
başlarlar.
Kimileri şöyle der:
– Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır.
Kimileri de şu tahminde bulunur:
– Bu kişiler İslâm geldikten sonra doğup şirkle tanışmamış olanlardır.
Başka başka görüş ileri sürenler de olur. Meseleyi konuşurlarken Allah Rasulü
s.a.v. oraya gelir. Arkadaşlarına sorar:
– Neyi tartışıyorsunuz?
– Bahsettiğiniz hesapsız azapsız cennete gireceklerin kimler olduğunu
tartışıyoruz.
Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurur:
– Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine
güvenenlerdir.
Ukkaşe r.a. yerinden fırlayarak:
– Ey Allahın Rasulü, dua ediniz de ben de onlardan olayım, der. Allah Rasulü
s.a.v.:
– Sen onlardansın, der.
Sonra başka bir arkadaşı kalkarak aynı duayı ister. Allah Rasulü s.a.v.
buyurur:
– Fırsatı değerlendirmekte Ukkaşe senden önce davrandı.
Bir şehir üzülür başkası güler şimdi
Efendimiz s.a.v. şehri Mekke’de üzülmüştü. Taiflileri davet etmeyi diledi.
Fakat orada da üzüldü, kırıldı ve dönüşte ellerini kaldırdı, halini arzetti
Rabbine:
“Allahım. Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakir görüldüğümü
ancak sana arz eder, sana şikayet ederim.
Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım! Herkesin hakir görüp de dalına
bindiği çaresizlerin Rabbi ancak sensin. Benim Rabbim de ancak sensin. Sen beni
kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.
Allahım, yeter ki senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım. Fakat
senin af ve mağfiretin bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.
Allahım, senin gazabına uğramaktan, ilâhi rızandan uzak kalmaktan, senin o
zulmetleri aydınlatan ve ahiret işlerini yoluna koyan ilâhi nuruna sığınırım.
Allahım, sen razı oluncaya kadar affını dilerim!
Her kuvvet, her kudret ancak seninle kaimdir.”
. . .
Batılı bir tarihçi Rasulullah s.a.v.’in Taif’e gitmesini bir tedbirsizlik
olarak görür: “Taif Mekke’ye gayet yakındı. Mekke beyleri burada büyük bir
nüfuz sahibiydiler. Burada bağları, bahçeleri vardı ve buraya gelip giderlerdi.
Onun böyle muhalif bir yere gitmesi ancak bir tedbirsizlik sayılır.”
Başka bir Batılı tarihçi de şöyle der: “Hz. Muhammed imanının kuvveti ve
kendine güveni dolayısıyla Taif gibi kendisine karşı olan bir şehre girmiş,
Mekke’de uğradığı muameleye rağmen buraya gelerek İslâm’ı yaymaya çalışmıştır.”
Oysa O Allah’a güvenip dayandı. Bunu asla birileri bilemez, anlayamaz. Perdeleri kaldırmazsa Rabbim.
Hayatın yüzü güler
Öyle sadık kulların vardı senin. Meleklere gösterir de gururlanırdın.
İşte o an onun üzerinde yürüdüğü toprak sevinirdi. Onun baktığı yüzler gülerdi.
Toprağa bakar da gökler dile gelirdi.
Ve rahmet inerdi.
Hayat tadına ererdi.
Saadet dolu günlerdi.
O Ebu Bekir Sıddık r.a.’dı.
Ticaretle meşgul olurdu. Ve halife seçildiği akşamın sabahında elbisesini eline
alarak sokağa çıktı, ticaretiyle uğraşacaktı. Müslümanlar bu hali hoş
karşılamadılar. Ebu Bekir r.a. ise şöyle buyurdu:
– Ben aile efradıma bakamazsam, milletimin hakkını hiç koruyamam.
Bunun üzerine çoluk çocuğu için geçimlik teklif ettiler. O da huzur içinde
halkın işiyle meşgul oldu.
. . .
Rasul-i Ekrem s.a.v. Tebük Gazası öncesinde ashabına yardım getirmelerini
emretti. Bu emri duyan Hz. Ömer r.a., “Ebu Bekir’i
geçersem, işte bugün geçerim..” diye düşünerek malının yarısını Efendimiz
s.a.v.’a getirdi. Efendimiz sordular:
– Ailen için ne bıraktın?
Hz. Ömer r.a.:
– Onlara da bıraktım, dedi. Rasulullah s.a.v.:
– Ama ne kadar bıraktın, diye sordu. Ömer r.a.:
– Size getirdiklerim kadarını bıraktım, dedi.
Daha sonra Hz. Ebu Bekir r.a. malının tamamını getirdi. Rasulullah s.a.v.
sordu:
– Ailene ne bıraktın?
Ebu Bekir r.a. şu cevabı verdi:
– Onlara Allah ve Rasulü’nü bıraktım.
. . .
Yarın ne olur?
Yine kazanır mıyım yoksa aç mı kalır çocuklarım?
Kendi elindekine güvenmedi.
Allah için verirken Allah’ın mülkündekine güvendi.
Verse de vermese de razı.
Bugün yine bir müslüman saadet dolu günlere dönerek yüzünü, güvense Rabbine,
hayatın yüzü güler.
Kuşlar gibi
Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:
“Sizler Allah’a gerçek biçimde tevekkül edip güvenseydiniz kuşların
rızıklandıkları gibi siz de rızıklandırılırdınız. O kuşlar sabah yuvalarından
aç olarak çıkarlar, akşam karınları tok olarak dönerler.”
. . .
İlacı doktor yazsa da şifa sendendir. İşi insanlar verse de rızık sendendir.
Senin katındandır.
. . .
Adamın biri yardım istemek için sürekli Hz. Ömer r.a.’ın yanına geliyordu. Bir
defasında bir ses duydu:
– Ömer’e mi başvuruyorsun yoksa Allah’a mı? Git Kur’an’ı öğrenmeye çalış. O
seni Ömer’in yanına sürekli gitmekten kurtarır.
Sesi duyan adam Hz. Ömer r.a.’ın yanından ayrıldı. Hz. Ömer adamı arayıp
bulduğunda:
– Merak ettim nerede kaldın, dedi. Adam şöyle dedi:
– Ben Kur’an’ı okudum. O beni Ömer’den ve neslinden kurtardı. Hz Ömer r.a.
sordu:
– Allah razı olsun, Kur’an’da ne buldun?
Adam şu cevabı verdi:
– “Rızkınız ve size vaad olunan şeyler göklerdedir. (Yani yaşamak için ihtiyaç
duyduğumuz hava, su, yağmur, yiyecek, içecek gibi maddi; ilâhi vahiy, hidayet gibi
manevi gıdalarımızın kaynağı Allah’ın yanında, O’nun dilemesindedir.)”
(Zariyat, 22) ayetini buldum ve kendi kendime ‘Benim rızkım gökteyken ben onu
yerde arıyorum.’ dedim.
Bunu dinleyen Ömer r.a. ağlayarak ayrıldı. Zaman zaman adamı ziyaret ederdi.
Bize aramak düşer, buldurmak sendendir.
. . .
Efendimiz s.a.v.’e bir köylü gelip sordu:
– Ey Allah’ın Rasulü, devemi bağlayayım mı yoksa serbest mi bırakayım?
Rasulullah s.a.v. :
– Bağla ve tevekkül et, buyurdu.
. . .
Bazı adamlar sürekli mescitte oturur, çalışmazlardı. Hz. Ömer r.a. onlara
sordu:
– Siz burada ne yapıyorsunuz?
Cevap verdiler:
– Biz tevekkül ehliyiz.
Ömer r.a. onlara şöyle dedi:
– Hayır, siz tevekkül ehli değilsiniz, sadece teekkül ehlisiniz (hazır
yiyicilersiniz).
Yola çıkmak
Allah’a güvenip dayanarak yola çıkmak Bedir gününde. Çok
azken, zayıfken.
Düşman güçlü ve kalabalıkken. Çare yokken.
Çare sensin.
Rasulullah s.a.v. “Allah’ın ismiyle şâd olarak”
yürüyün der:
– Onların düşecekleri yerleri görür gibiyim.
Yürüyün.
“Andolsun sizler güçsüz olduğunuz halde Allah Bedir’de size yardım etmiştir.
Öyleyse Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız.” (Âl-i
İmran, 123)
Huneyn günüdür.
Müslümanlar sayıca çoktur, on bin kişidirler. Silah ve binek olarak da
güçlüdürler. Kazanacaklarına inanırlar.
Fakat bir ara öyle bir sarsıntı geçirirler ki dağılma noktasına gelirler.
Bakarlar ki Allah Rasulü s.a.v. müşriklerin ortasında kalmış. Herkes gerilerken
o bir adım dahi geri gitmemiştir. Onu gören müslümanlara güven ve cesaret
gelir. Allah’ın yardımıyla yeniden toparlanırlar.
“Andolsun ki Allah birçok yerde ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani
çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş fakat sizi hezimete uğramaktan
kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Ve sonunda
gerisin geri dönmüştünüz.” (Tevbe, 25)
Uhud günü
Peygamber s.a.v. arkadaşlarıyla istişare etti. Kendisi Medine’de kalıp şehri
savunmayı dilediyse de arkadaşları meydan savaşı istediklerinden, karar
arkadaşlarının isteği doğrultusunda verildi. Daha sonra Ensar’dan bazı müminler
Peygamber s.a.v.’i üzdüklerini düşünerek karardan dönmek istediler. Peygamber
s.a.v.’e geldiklerinde gördüler ki Allah Rasulü çoktan zırhını giymiş ve
buyuruyor ki:
– Bir peygamber zırhını giydikten sonra çıkarmaz.
Karar verilmiştir artık ve şimdi azmetme zamanıdır.
“Ey Peygamber! Allah’ın sana bahşettiği o engin şefkat ve rahmeti sayesindedir
ki, (Uhud imtihanında başarısız olan ashabına, arkadaşlarına) son derece nazik
ve yumuşak davrandın. (Azarlanmayı hak ettikleri durumlarda bile, kusurlarını
yüzlerine vurup onları rencide etmedin.) Eğer onlara karşı kaba ve katı yürekli
olsaydın, seni terk ederek etrafından dağılıp gitmişlerdi. Bu ise, hem senin
için hem onlar için çok büyük bir sıkıntı olurdu. Öyleyse, onları bağışla ve
affedilmeleri için Allah’a yalvar. (Yönetimle ilgili olup da, hakkında kesin
bir hüküm indirilmemiş olan her konuda) onlara danış ve karar verirken, onların
görüşlerini de dikkate al. (İstişareler sonucunda) belli bir yönde karar
verdiğin zaman da Allah’a güven ve bu kararını taviz vermeden uygula. Çünkü
Allah (üzerine düşeni eksiksiz yapan, fakat sonucun elde edilmesi konusunda)
yalnızca O’na güvenen, O’na dayanan kimseleri yani tevekkül edenleri sever.
(Sevdiklerine de yardım eder.)” (Âl-i İmran, 159)
Uykuya dalarken
Efendimiz s.a.v. bir arkadaşına yatarken şöyle dua etmesini buyurdu:
“Allahım! Kendimi asana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana
ısmarladım, işimde sana güvendim. Rızanı isteyerek azabından korkarak sırtımı
sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur.
İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.”
. . .
“Allah’tan başka sığınacak dostlar edinenlerin hali örümceğin haline benzer. Halbuki evlerin en zayıfı örümceğin evidir. Keşke
bilselerdi.” (Ankebut, 41)
Buzdandır kalelerimiz, erir.
Kağıttandır gemilerimiz. Sen tutarsan tutunuruz.
Bir gün unuturuz kelimeleri.
Ve kalbimizle “sen yetersin Rabbim” deriz.
Sana ısmarlarız her işimizi.
En sağlam kapıya gelmişizdir.
İşte o gün kurtuluruz.