Senusî
ailesi, İslâm tarihinin önemli, saygın bir ailesidir. Osmanlı devletinin gücünü
kaybettiği yıllarda Afrika’da verdikleri mücadele bir destandır. Kavim taasubuna
karşılık İslâm kardeşliğini yücelten bu ailenin himmeti Anadolu’ya kadar
uzanır.
Cahilin dünyası küçük bir yerdir. Yakın zamanlara kadar onun için orada şerefli
bir şekilde varolmanın anlamı, kör bir kabileciliğin değirmenine durup
dinlenmeden su taşımaktan ibarettir.
19. yüzyılın ortalarında bu algının hüküm sürdüğü coğrafyalardan biri de Kuzey
Afrika’ydı. Onlarca kabile dünyada neler olup bittiğinden habersiz
birbirlerinin boğazına yapışmış, güya şereflerine şeref katmanın
derdindeydiler. Ama Yüce Allah, Hicaz’da bir ateş çukurunun kenarında
birbirlerini boğazlamaya çalışan kabileleri nasıl Hz. Peygamber s.a.v.’le yegane hakikatın etrafında toplayıp insanlık tarihinin en
kâmil cemaati haline dönüştürdüyse, Kuzey Afrika kabilelerini de kendi
dostlarından bir nesil ile İslâm tarihinin en müstesna cemaatlerinden birine
dönüştürdü.
Afrika’nın umudu
Seyyid Muhammed Senusî k.s. Hazretleri, ilim uğruna çıktığı yolculuğundan
tasavvuf terbiyesini tahsil ederek bir mürşit olarak geri dönmüş ve faaliyetine
başlamıştı. Bu andan itibaren Kuzey Afrika’nın çehresi de süratle değişmeye
başlayacaktır. Yüzbinler tevbeye koşuyor, iç bölgelerdeki putperest kabilelere
mensup olanlar da İslâm’la şerefleniyorlardı.
Kardeş kanına bulanmış eller pişmanlık nehrinde
yıkandı ve bir araya gelmesi asla düşünülemeyen omuzlar şeytana geçit vermemek
için sıkı sıkıya birbirine kenetlendi. Kitaptan haberi olmayanlar rahlelerin
önünde dizleri üstüne çöküverdiler. Yağmacılığın yerini üretim ve ticaret
alırken, gariplerin ve yolcuların karınlarını doyurmak için amansız bir yarış
başladı.
Sonra silahlar yeniden çekildi. Ama bu kez ulvi bir hedef için... Daha önce
Cezayir’de Abdülkadir’in ve Fas’ta Abdülkerim’in sembolleştiği mücadelelere
yeni bir soluk gelmişti. Sömürgeci Avrupalılar’a karşı Senusiler’in direnişi
başlıyordu.
1911 yılına gelindiğinde, uzun süredir Fransızlar’a karşı mücadele vermekte
olan Senusîler bu sefer de İtalyanlar ile uğraşmak zorunda kaldılar. Sömürge
yarışına geç giren ve diğer Avrupa devletleri ile arasındaki farkı kapatmak
isteyen İtalya’nın hedefinde Libya vardı. Osmanlı Devleti’nin bu işgale karşı
yapabildiği tek şey ise yerli halkı örgütlemek için bölgeye gizlice bir grup
subay göndermekten ibaret kalmıştı. Zira Akdeniz’deki İtalyan hakimiyeti deniz ulaşımını imkansızlaştırırken, karadan
kullanılması gereken güzergâh ise, Sina çölü üzerinden İngiliz işgalindeki
Mısır’dan geçmek durumundaydı. Bu sırada Senusîler’in başında Şeyh Seyyid Ahmed
eş-Şerif es-Senusî bulunmaktaydı. İtalyanlar’a karşı mücadele zaten başlamıştı
ve Osmanlı subaylarının gelişi direnişe yeni bir boyut kazandırdı.
Tarihin ilk hava bombardımanını bu savaşta gerçekleştiren İtalyanlar, yerde tam
bir kabus yaşıyorlardı. Sahil şeridine sıkışıp
kaldılar. Ne kendi kamuoylarına ve ne de dünyaya yerli halktan oluşan güçler
karşısında düştükleri bu durumu izah edebilmeleri mümkün değildi.Bu
sıkışık durum onları yeni bir taktik geliştirmeye zorladı.
İtalyanlar, yerli halkı basit sömürgeci klişelerle kandırabilecekleri umuduna
bel bağlayarak bir Arap kampına General Ceneva imzalı beyannameleri havadan
attılar. Beyannamede Türklerin Arapları yüzyıllardır sömürdüğü masalı tekrar
ediliyor ve barış öneriliyordu. Buna karşı Senusî ileri gelenleri ve kabile
reisleri bir konsey toplayarak aşağıdaki cevabı İtalyanlar’ın yüzüne
fırlattılar:
Bir kardeşlik belgesi
“General! Türk kardeşlerimizin de bizimle bulunduğu bir sırada uçağınız
tarafından kampımıza atılan beyanname ve iddialarınızı kapsayan belgeyi okuduk.
Yeterli derecede tecrübemiz olduğu için bu beyanname ve iddianame ile bizden
silahlarımızı derhal terk edip sizin bir uyruğunuz olmamızı istediğinizi
kolaylıkla anlayabildik.
Beyannamenizdeki iddiaların tamamen yanlış ve hatalı yoruma dayandığını
söylemek isteriz. Siz, öyle anlaşılmaktadır ki, Türkler’in bizim dedelerimizi
ve ailelerimizi kesip öldürdüklerini iddia etmektesiniz. Mümkün olabildiği
kadar uzak bir tarihi incelediğimiz zaman bile böylesine bir iddianın en alt
seviyede dahi gerçekleşmediğini biliyoruz. Mazide memleketimizi işgal eden bir
müstevli olmadı. Memleketimizi kana bulayan sizleri tek müstevli ve istilacı
olarak tanımış bulunmaktayız.
Sizin inancınıza göre tamamıyla masum ve barışsever Messri bölgesi halkı,
kuvvetlerinize karşı geldikleri için katledilmişlerdir. Kadınlarımız,
çocuklarımız ve yaşlılarımız sizin tarafınızdan öldürülmüştür. Siz onları
sadece öldürmekle kalmadınız, ayrıca ölüleri parçaladınız, horladınız ve
tekmelediniz. Ölülerimizin kulaklarını, burunlarını, kollarını kesmekten
kaçınmadınız. Böylece sizler bize kendi medeniyetiniz, memleketiniz ve
anlayışınız hakkında yeterli derecede bilgi sahibi olmak fırsatını sağladınız.
Vahşetinizi gözlerimizle görmemiş olsa idik, böyle bir şey yapabileceğinize
inanmamız kolay olmazdı.
Beyannamenizde, İtalyan hükümetinin haklarımızı ve statümüzü tanıyacağını
söylemektesiniz. Bu söylediklerinizin yolu halkımız camilerde dua ederken
onları kurşunlamak ve hatta ateşe vermekten mi geçmektedir? Nahibe bombardımanı
sırasında namlularınızın hedefi camilerimizin kubbeleri ve minarelerimiz olmadı
mı? İnançlara saygı sizde böyle mi dile getirilir?
Türkler’in cephe hattında Arapları öne sürdükleri ve kendilerinin arkadan
geldikleri yolundaki iddialarınız asılsızdır. Biz, Türkler ve Araplar beraberce
Trablus topraklarının çocuklarıyız. Aramızda ne ayrım ne de imtiyaz vardır.
Biz, ayrılması ve ayıklanması mümkün olmayan bir ağacın dalları gibiyiz.
Türkler bizim yetiştirici ve öğretmenlerimizdir ve biz onlara kalplerimizin en
derininden gelen şükran ile bağlıyızdır. Bizim için onların hayatı
bizimkilerden daha azizdir ve bu nedenledir ki, bizler vücutlarımızı onlara
kalkan yapmaktayız. Üstelik sizler savaş konusunda kardeşlerimiz olan Türklerle
yarışamayacak kadar acizsiniz. Der Quira bölgesindeki çarpışmalarda bir
tugayınıza karşılık bizler beş yüz kişi ile karşı koymadık mı? Eğer Türk
subaylarının takip emrini tamamen yerine getirmiş olsa idik şimdi İtalyan
tugayını olduğu gibi esir etmiş bulunacaktık. Bunu yapmamış olmamız
itaatsizliğimizin sonucudur.
Bu topraklar bizim anavatanımız değil midir? Biz, siz gelinceye
kadar, küfretmeyi, adam öldürmeyi, vahşeti ve işkenceyi bilmezdik. Bunları
sizlerden ve medeniyetinizden öğrendik. Şunu bilin ki, bizler çocuklarımıza
sizlerle mücadele etmeyi miras olarak bırakacağız. Bizler Türklerle işbirliği
yaptığımız ölçüde vatanımızı sizlerden kurtarabileceğimizi çocuklarımıza telkin
edeceğiz.” *
Cihat çağrısı ve Anadolu’da mücadele
1912 yılı içerisinde Balkan devletleri Osmanlı’ya karşı devletin merkezini
tehdit eden savaşı başlattıklarında, Libya’daki subaylar da direnişi yerli
halka terk ederek geri dönmek zorunda kaldılar. Senusîler ise İtalyanlar’a
karşı mücadeleye devam ettiler.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise Halife Mehmet Reşat tüm müslümanlara cihat
çağrısı yapmıştı. Osmanlı birlikleri Mısır’daki İngilizler’e karşı Süveyş
kanalına yönelik harekâtı yürütürken, Şeyh Ahmet eş-Şerif’ten de batı yönünden
yapacağı harekâtla bu girişime destek vermesi isteniyordu. İşin gerçeği, Şeyh
Ahmet eş-Şerif’in etrafındakiler bu çağrıya olumlu bir cevap vermeyi akıllıca
bir davranış olarak görmüyorlardı. Zira kendi evleri de ateşler içerisindeydi.
Önlerinde mücadele etmeleri gereken bir düşman vardı.
Ama Şeyh Ahmet eş-Şerif Es-Senusî tereddüt etmedi. Bütün İslâm coğrafyasını
ateşe veren kundakçıların, herkesi kendi yangınıyla meşgul ederek paramparça
etmeye çalıştığının farkındaydı. Anlıyordu ki Osmanlı çökerse, devletin
coğrafyasına yayılmış müslümanlar da paramparça olacak ve yüzyıllar boyunca
kendi yangınlarından kafalarını kaldıramayacak olan onlarca farklı siyasal
birime ayrışacaklardı. Osmanlı biterse bölgesel mücadelelerin de bir anlamı
kalmayacaktı.
İtalyan ve Fransızlarla mücadele etme işini geride kalanlara bırakarak derhal
harekete geçti. Ne var ki Mısır harekâtı nihaî olarak başarısızlıkla
sonuçlanacaktır. Bundan sonra Şeyh Ahmet gelen davet üzerine İtalyan ve Fransızlar’a
karşı yapılan mücadeleyi Seyyid İdris es-Senusî’ye havale ederek 1918 yılında
İstanbul’a geçti. Dünya Savaşı’nın Osmanlı adına yenilgiyle sonuçlanmasının
ardından da İstiklal Harbi boyunca Anadolu’yu adım adım gezerek düşmana karşı
silahlı mücadele yapılması gerektiğini anlatmakla meşgul oldu. Mücadelenin son
günlerinde ise Türkiye’yi terk etti.
Uzun yıllar sonra, Libya’daki mücadeleyi bırakıp Halife’nin isteği
doğrultusunda Mısır’a giderek İngilizler’e taarruz etmesinin bir hata olduğu ve
bu suretle Libya’daki mücadelenin de yara aldığı söylendiğinde Şeyh Ahmet şu
cevabı vermişti: “İslâm halifesi benden yardım isterken başka ne yapabilirdim
ki? Haklı mıydım değil miydim... İnsan, vicdanının sesini
dinlediği sürece Allah’tan başka kim bilebilir onun akıllıca mı yoksa aptalca
mı hareket ettiğini?”
İmkanlar kısıtlı olsa da
Senusîler, yakın İslâm tarihinde son derece müstesna bir yere sahiptirler.
Onlar tasavvufî yaşamın mücadele bilincinden ayrı düşünülemeyeceğini ve müslümanlar
için bireysel kurtuluş gibi bir yol olmayacağını çarpıcı bir şekilde ortaya
koymuşlardır. Şüphesiz ki yeryüzünde hiçbir toplum ve hiçbir devlet kıyamete
dek aynı şekilde egemen ve güçlü kalamaz. Kuvvet, insanlar ve toplumlar
arasında sürekli el değiştirir.
Ama görülmektedir ki müslümanların tarihte içine düşmüş oldukları en zor
dönemlerden birinde dahi Senusîler, ellerindeki imkanların
son derece kısıtlı olmasına rağmen çevrelerinde yeni bir dünya kurmayı
başarmışlardır. Herhalde şunu anlamalıyız ki, çağın zorluklarını mücadeleden
kaçış için bir bahane olarak öne sürmek, ciddi bir müslümanın yapacağı iş
değildir. Zira Ömer Muhtar’ın dediği gibi “İman için savaşmak yeter, gerisi
Allah’a aittir.”
* 24 Şubat 1912 tarihinde Comrade adlı dergide yayınlanmıştır. İlhan Bardakçı’nın
2 Şubat 1975 tarihinde Milliyet’te yayınlanan yazısından aktaran Hayrettin Yücesoy.
(Senusilik; Sufî Bir İhya Hareketi, Beyan Yayınları, İst.,
1985)
Ekler:
İslâm
Birliği
Osmanlı’nın Afrika’daki son toprağı olan Trablusgarp (Libya), 28 Eylül 1911’den
itibaren İtalya tarafından işgal edilmeye başlanmıştı. Bölgedeki İtalyan
işgali, İslâm dünyasında büyük bir infiale sebep olmuştu. Hıristiyan dünyası
İtalya’nın etrafında kenetlenirken, Libya’nın işgaliyle ayağa kalkan İslâm
dünyası ise Osmanlı’nın yanında yer alıyordu.
Bölgenin düşman işgalinden temizlenmesi, hem Osmanlı yönetimi ve İslâm dünyası
için büyük bir prestij ve moral olacak, hem de işgalle
birlikte başlayan İtalyan zulmü sonlandırılarak bölge halkına rahat bir nefes
aldırılacaktı. Bu amaçla bir grup Osmanlı subayı da bölgeye gitmiş ve
İtalyanlara karşı büyük bir direniş başlatmıştı. Bu direniş hareketine başta Senusî
Şeyhi Ahmet Şerif, Cezayir’den Emir Abdulkadir’in oğlu Emir Ali Paşa ile
Tunus’tan Şeyh Salih Şerif Tunusî gibi birçok yerli yönetici de destek
veriyordu.
Trablusgarp’ta her türlü olumsuzluğa rağmen askerlerimizin önderliğinde
kahramanca bir direniş gerçekleşti ve İtalyanlar ciddi kayıplar verdi. Bütün bu
olayların olup bitmesi, o günlerde bölgeye giden Osmanlı subay ve fikir
adamlarını ‘İslâm Birliği’ düşüncesine sevk ediyordu. Bu konuda tanınmış
İttihatçılardan Kuşçubaşı Eşref Bey şunları söylemiştir:
“Trablusgarp Harbi bizim hangi kuvvetlere istinat edebileceğimizi
(dayanacağımızı) tereddüde mahal kalmadan ispat etti. Arabistan’da şehir
merkezlerinde İngiltere ve Fransa’nın menfaatleriyle sarhoş olan ve siyaseti
meslek olarak benimseyenler haricindeki büyük kitle, bilhassa bedeviler devletimize
sadık idiler. Biz Trablusgarp’ta yerlilerden gördüğümüz alaka ve sadakati her
tarafta göreceğimizi bilip ona göre tedbirler alsaydık, ne Filistin’i, ne
Suriye’yi, ne de Irak’ı bu kadar hazin bir şekilde kaybetmezdik.
Büyük hatamız, iş işten geçtikten sonra aklımızın başımıza gelmiş olmasıdır. Trablusgarp’ta
Mısır bize en cömert şekilde el uzattı. Halkın kalbi bizimleydi. Senusîler bize
inanarak kanlarını döktüler. Yemenliler bize ikram ettiler. Bizi gadre uğramış
büyük bir milletin çocukları olarak, kara günlerimizde kendi topraklarının
şerefli müdafileri saydılar.”