Yeni Bir Yıla Adım Atarken
Bir yılı daha geride bıraktık. 21. yüzyılın sekizinci yılı diğer yıllara göre
daha iyi geçmedi. Savaş, işgal, çatışma, açlık, haksızlık, kriz… Her yerde...
Rutin çatışmaların dışında dünyamız bir de ekonomik krizle karşı karşıya.
Amerika’da başlayan, Amerikan kapitalizminin ve sınırsız kazanma arzusunun
sebep olduğu finansal kriz bütün dünya ekonomilerini tehdit ediyor. Yanı
başımızdaki Irak’ta kan durmuyor. Afganistan ve Pakistan’da ne olacağını kimse
kestiremiyor. Herkes 2009’un daha zorlu geçeceğinden endişeli.
Bütün dünya gibi Türkiye de 2009 yılına umut ve kaygıyla giriyor. Kaygılanmak
için de ümitvar olmak için de sebep çok. Önemli olan bizim bu süreci nasıl
yönettiğimiz. Türkiye kendini bir aktör olarak gördüğü ve dünya olaylarına müdahil
olma bilincine ve özgüvenine sahip olduğu müddetçe her tür sorunun üstesinden
gelebilir. “Dış tehdit” diye sunulan unsurların hepsi aslında içerdeki
zafiyetimizin başkaları tarafından manipüle edilmesinden ibaret.
Türkiye’nin sorunu da buradan kaynaklanıyor. Herkes birbirine el uzatıp ayağa
kaldırmaya çalışırken, biz birbirimize çelme takmaya çalışıyoruz. İslâm gibi
şerefli bir dinin asırlarca bayraktarlığını yapmış, Osmanlı gibi muhteşem bir
medeniyeti inşa etmiş bir milletin nasıl bu hale geldiğini çözmek kolay değil.
Amerika’sından Asya’sına pek çok ülke bilerek ya da bilmeyerek Osmanlı modeline
dönmeye çalışırken, biz adeta o tarihten kaçıyoruz. 2008 olaylarına
baktığınızda maalesef bu karamsar tabloyu haklı çıkartacak pek çok hadise
yaşadık.
Fakat zaman izafi olduğu için hayat düzenimizdeki ve yaşam kalitemizdeki
gidişatı ölçmek için bir yılın bitip diğerinin başlamasını beklemek zorunda
değiliz. Önemli olan saatlerin, günlerin, haftaların, ayların ve yılların
ötesindeki zaman-üstü hakikatle irtibatımızı muhafaza edebilmek. Bu toprakların
insanları bu irtibatı muhafaza ettikleri müddetçe hem maneviyat aleminde
yükseldiler, hem de maddi aleme hükmettiler. O irtibatı sağlayan mürşitler,
kâmiller, salihler, muhlisler var olduğu müddetçe hayatın anlamı yerini buldu.
İnsanlar başsız kalmadı. Bu dünyadaki kısa ömürlerini heba etmediler. Tersine,
hangi amaç için bu dünyaya gönderildiklerini hep hatırladılar.
2009 yılına girerken bizim ekonomik, siyasi, vs. hesaplardan önce böyle bir
muhasebeye ihtiyacımız var. Maddi alem, tabiatı gereği, oluş ve bozuluş
alemidir. Bir günü diğerini tutmaz. Bugün zengin olan yarın fakir olur. Bugün
hakim olan yarın mahkum olur. Bu, hem bireyler hem de toplumlar için konulmuş
bir sünnetullahtır. Şüphesiz mümin kişi bu dünyada hem manen hem de maddeten
asil ve yüksek bir hayat yaşamalıdır. Ama zahir alemin başarısı tek başına bir
ölçü olamaz.
Maddi alemin zorluklarını, imtihanlarını, belalarını aşmak için maneviyat
aleminde ayaklarımızın sağlam durması gerekiyor. O yüzden biz yıllık
değerlendirme yaparken, ekonomik göstergelerden, siyasi gelişmelerden, sosyal
hadiselerden daha çok maneviyat alemindeki durumumuza ilişkin bir muhasebenin
yapılmasının daha isabetli olacağını düşünüyoruz. Bunun için de miladi bir
yılın bitip bir yenisinin başlamasını beklemeye gerek yok.
Yeni Eksen Arayışları
Hindistan’ın Mumbay (eski adıyla Bombay) şehrindeki Tac Mahal oteline yapılan
saldırı, Hindistan-Pakistan ilişkilerini yeniden gerdi. İki ülkenin birbirinden
ayrıldığı 1947 yılından bu yana bölgede istikrar ve huzur arayışı son bulmuyor.
Kimilerine göre iki ülkenin ayrılması ve müslüman ve Hindu milletlerinin
birbirlerine düşman gibi sunulması büyük hataydı. 60 yıl sonra aynı gerginlikler
devam ediyor. Nükleer güç olan Hindistan ve Pakistan’ın bir gün bu silahları
kullanmasından ya da başkalarına vermesinden korkuluyor. Keşmir üzerindeki
siyasi kavga da bir türlü bitmiyor.
Mumbay saldırısı bu kırılgan tabloyu daha da karmaşık hale getirdi.
Pakistan’daki zayıf hükümet, iç muhalefetin yanı sıra bundan sonra
Hindistan-Amerika ekseninden gelecek baskılara da maruz kalacak. Pakistan’ı üçe
bölme planlarının konuşulduğu şu günlerde bu gelişmeleri endişeyle ve yakından
izlemek gerekiyor. Tel Aviv ve Washington kökenli bazı senaryolara göre
İsrail-Hindistan hattı, bölgedeki en önemli güvenlik koridoru. Bunu korumak
için Pakistan’ın aradan çıkartılması gerekiyor.
Eğer bu senaryolarda biraz doğruluk payı varsa, o zaman Mumbay saldırısının kim
adına ve ne için yapıldığını anlamak daha kolay hale geliyor. Önümüzdeki Irak
örneğini unutmayın: Irak’ın sınırları değişmedi. Ama Irak’ın üçe bölündüğünü,
hem de derinlemesine bölündüğünü sağır sultan dahi biliyor artık.
Çarşaf Kavgası
Dinî inancın her tür tezahürüne muhalefetiyle bilinen Cumhuriyet Halk Partisi,
çarşafa sahip çıkınca ortalık toz duman oldu. Damardan CHP’liler buna şiddetle
karşı çıktılar. Muhalifler bunun bir seçim yatırımı olduğunu söylediler.
Kimileri CHP liderini pragmatizmle, kimisi din istismarıyla, kimisi de
samimiyetsizlikle suçladı.
Çarşaf açılımı CHP’nin geleneksel siyasi çizgisiyle paralel gözükmüyor. Bu
açılımın yerel seçimlere 4 ay kala yapılması da yatırım şüphesini uyandırıyor.
CHP’nin alışılagelmiş tutumu göz önüne alındığında, bu açılımın siyasi rantla
da, samimiyetsizlikle de ilgisi olduğu öne sürülebilir. Fakat kimse “nasıl oldu
da çarşaf böyle bir siyasi kavganın malzemesi haline geldi” diye sormuyor.
Türkiye’de din konusunu o kadar sığ, o kadar irrasyonel ve anlamsız bir şekilde
ele alıyoruz ki, bu tür tartışmalara artık kimse taaccüp etmiyor. Dini öcü gibi
gösteren ideoloji, onun her tür tezahürüne de devletin önündeki en büyük
tehlike olarak bakıyor. CHP liderinin rozet taktığı 60-70 yaşındaki çarşaflı teyze,
bir gün devletin en büyük düşmanı oluyor, diğer gün can simidi. Burada bir
gariplik olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek var mi?
Özür Dileyenler, Dilemeyenler
“1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız
kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği
reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor,
onlardan özür diliyorum...” Bu iki cümlelik özür bildirisi, Türkiye’yi böldü.
Özür dileyenler “madem bu acıları Ermenilere biz yaşattık, özür dilemeliyiz”
diyor. Karşı çıkanlar “özür dilenecek bir durum yok; üstelik devleti yöneten
bir grubun (İttihat ve Terakki yönetiminin) bir kararı yüzünden bütün Türk
milleti suçlu gösterilemez.” diyor. Fakat bizce asıl sorun, bu bildirinin
zamanlaması.
Türkiye geçtiğimiz yazdan bu yana Ermeni meselesinde bir açılım yapmaya
çalışıyor. Sorunu soykırım ve tarih tartışmalarından reel-politiğe, yani
Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine kaydırmaya
çalışıyor. Böyle bir açılımın Türkiye’den çok Ermenistan’ın menfaatine olduğu
ortada. Ermenistan gibi küçük bir ülke Türkiye’nin ekonomisinden ve bölgesel
işbirliğinden çok faydalanabilir. Bu yüzden bazı Ermeni çevreleri bu açılımı
destekliyor.
Şimdi bu bildiri öylesine gereksiz bir psikolojik baskı doğurdu ki
Ankara-Erivan arasındaki hatta adım atmak oldukça zorlaştı. Ne diyelim, biz
birbirimizi yemeyi fazlasıyla seven bir milletiz.
Bir Ayakkabı ki…
Muntazar ez-Zeyd’in dünyanın en meşhur Arap gazetecisi haline gelmesi için
birkaç saniye yeterli oldu. Amerikan başkanı Bush’a Bağdat’ta Irak Başbakanı
Maliki ile yaptığı basın toplantısı sırasında, dünya kameralarının gözü önünde
çıkartıp ayakkabılarını fırlatan Iraklı muhabir, Irak halkı kadar Arap ve İslâm
dünyasının da öfkesini, bir o kadar da ümitsizliğini ifade ediyordu.
Eylemin kendisi son derece sembolik. Irak’ı kana bulayan Amerikan başkanına
“Defol git…” diyor. Öfkenin dışa vurumundan öte bir anlamı yahut işlevi de yok.
Eylem, savaş ve Bush karşıtı izleyicilerin “yüreğine su serpiyor”. Ama Irak
halkının hayatında bir iyileşmeye neden olmuyor. Bir duygu boşalması; daha
ötesi yok. Ama bu bile binleri sokağa dökmek için yeterli.
Amerikalıların ve Batılıların bu kıssadan alması gereken hisse de bu: İzlenen
politikalar öylesine tek yanlı, acımasız ve saçma ki, iyi eğitim almış bir
gazeteci bile böyle ümitsiz ama son derece sembolik eylemlere başvurabiliyor.
Ve bir anda yüz binlerin gönlünde taht kurabiliyor. Küresel politikalar
değişmediği müddetçe ayakkabılar fırlatılmaya devam edecek. Bugün fırlatılan
şey ayakkabı iken, yarın mermi olacak, füze olacak, bomba olacak. Nitekim
oluyor da. Bu gerçekleri görmeden “İslâmî terörizm yükseliyor” demek sadece bir
düşmanlığı değil, aynı zamanda bir akıl tutulmasını ele veriyor.
Hamiş: Zeyd’in attığı ayakkabı İstanbul’da bir ayakkabıcı tarafından üretilmiş.
Bizim ayakkabıcı Ramazan Efendi ayakkabı yetiştiremiyormuş…
Kısa
Kısa
“Ucuz doğalgaz dönemi sona eriyor”. Rusya Başbakanı (gerçek Başkanı!) Putin geçtiğimiz
ay baklayı ağzından çıkardı. Putin bu sözleri doğalgaz ihraç eden ülkeler
toplantısında sarfetti. Ve tabi Putin’in enerji merkezli dış politikasını
yakından takip edenler hiç şaşırmadılar. Bizim hissemize düşen şu: Enerji
bağımlısı Türkiye, bir an önce alternatif enerji kaynakları üretmek zorunda.
Güneş, rüzgâr, nükleer, her ne varsa yeni enerji kaynaklarına yönelmek
zorundayız. Yoksa Putin’in sözlerinin ilk yaktığı (daha doğrusu üşüttüğü) ülke
biz olabiliriz.
***
Büyük tartışmalardan sonra Irak Meclisi, Amerikan askerlerinin Irak’ta 2011
yılına kadar kalmasına izin veren anlaşmayı imzaladı. Anlaşmanın detayları,
Amerika’ya Irak’ta fiilen istediği kadar ve istediği süreyle asker
bulundurmasına imkan veriyor. Zira anlaşma yenilenebilir türden. Ama yenilir
türden mi bilinmez. Irak halkının bir Amerikan askerini dahi kendi sokaklarında
görmeye tahammülü olduğunu zannetmiyoruz. “Kalsın” diyenler de başka siyasi
hesapların içindeler. Bu yüzden “Amerikan askerleri giderse Irak iç savaşa
sürüklenir” senaryoları sürekli sıcak tutuluyor. 2003’ten beri yaşanan trajedi
iç savaş değilse, iç savaş nedir acaba?
***
Ocak ve Şubat ayları, Filistin için kritik gelişmelere gebe. Filistin Devlet
Başkanı Mahmut Abbas’ın görev süresi bitiyor. Fetih ile Hamas arasındaki
gerginliğin ne olacağını kimse bilmiyor. Şubat’ta İsrail’de seçim olacak ve
barış karşıtı (hangi parti barış yanlısı ki!) Likud Partisi ve lideri Netenyahu’nun
seçimleri kazanmasına kuvvetle ihtimal veriliyor. Bu gelişmeler ışığında
Filistin’de işler muhtemelen iyiye değil, kötüye gidecek. Çünkü Filistin’deki
iç çatışma ve gerginlik, Likud iktidarıyla birleştiğinde ortaya bir saatli
bomba çıkacak. Hoş, Filistin halkı hep bu şartlar altında yaşadığı için bunda
belki şaşılacak bir şey yok. Ama önümüzdeki günlerin zorlu geçeceği aşikâr.
***
Ergenekon davası kapsamında yargılananlardan biri, evinde bulunan havan ve top
mermilerini çiçek yetiştirmek için kullandığını söylemiş. Doğrudur. Bush da
Irak’a gönderdiği top ve füzelerle aslında koleksiyon yapıyordu ama son anda
fikrini değiştirip “bari şu ülkeyi bir işgal edivereyim” demişti. Böyle bir
savunmayı da ilk defa duyuyoruz. Hani, yalanın da bir adabı var! Ergenekon
davası evlere şenlik devam ediyor. Ama bir o kadar da trajik bir durum var
ortada. Zira örgütün katmanları, ilişkileri, suçları ortaya çıktıkça insan
ürküyor.