Okumuş
Aldanırsa
1909 yılında Jön Türkler tarafından tahttan indirilerek sürgüne gönderilen
Osmanlı Padişahı Sultan 2. Abdülhamit Han, sürgün yıllarında hatıralarını
kaleme almayı ihmal etmemiştir. Sultan Abdülhamit Han’ın 14 Mayıs 1917
tarihinde kaleme aldığı tarihî bir savunma niteliğindeki şu sözleri, bugün için
tam bir ibret vesikasıdır:
“Ne kadar garip bir tecellidir ki, amcam Abdülaziz Han’ı düşürmek için
Avrupa’ya kaçan Genç Osmanlılar eninde sonunda muratlarına ermişler, hem
Abdülaziz Han düşmüş, hem de hemen peşinden açılan 93 Rus Harbi (1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı) Rumeli’nin yarısını alıp götürmüştü. Tıpkı onlar gibi, beni
düşürmek için Avrupa’ya kaçan Jön Türkler de muratlarına ermişler, beni
düşürmüşler ve girdikleri Cihan Savaşı’nda da Osmanlı Devleti’ni
elden çıkarmışlardır.
Her iki grup da memleketin okumuş yazmışlarını içine alıyordu. Her iki grup da
batıcılığa hayrandı. Her iki grup da memleketin tek kurtuluşunu meşrutiyette
görüyorlardı. Her iki grup da emellerine ordunun bir parçasını vasıta etti. Her
iki grubun dayandığı ordu da içinden parçalandı.
Evet, ne kadar daha garip bir tecellidir ki, ben bu olayların her ikisinin de
içinde yaşadım. Amcamın öfkeyle yapamadığını, ben sabırla yapmayı denedim. Amcamın
ceza ile başaramadığını ben bağışlayarak elde etmeye çalıştım. Ama yine de
muvaffak olamadım!
Ve daha garip bir tecelliye bakınız ki, ‘Genç Osmanlılar’ı da, ‘Jön Türkler’i
de Osmanlı Devleti’ni parçalamak isteyen büyük devletlerin hepsi arkalıyorlardı!
Bu devletlerin gözünde ümit bu gençlerdeydi! Bunların dediği yapılırsa Osmanlı
Devleti kurtulacak, dediklerine kulak asılmazsa batacaktı! İki kere istemeyerek
de olsa dediklerini yaptık ve işte battık! Bari son kalan bir avuç vatan
toprağında yaşayanlarının gözleri açıldı mı? İnşallah!
Evladım sayılan bu vatan çocukları, benim bir sarayın dört duvarı arasında
gördüğüm hakikati koskoca yeryüzünü gezip tozdukları halde nasıl görmediler.
Nasıl görmediler de ecdat kanlarıyla sulanmış koskoca bir ülkeyi kendi
elleriyle batırdılar!
Suçlamaya dilim varmıyor; fakat görüyorlardı ki, İngilizler, Fransızlar,
Ruslar, hatta Almanlar ve Avusturyalılar, yani bütün büyük Avrupa devletleri
menfaatlerini Osmanlı mülkünün parçalanmasında bulmuşlardı; düşmandılar. Görüyorlardı
ki, bu devletler birbirleriyle dalaşıyorlar ama Osmanlıları üleşmekte
anlaşıyorlardı. Anlaşamadıkları, kimin daha büyük parçayı yutacağı idi. Öyle
olduğu halde, bu düşüncede olan devletlerin kendilerini arkalamalarından da mı
bir mana çıkartamıyorlardı?
Söyledim yine söyleyeceğim, anlattım, yine anlatacağım: Düşünmüyorlar mıydı ki,
Osmanlı ülkesi birçok milletin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Böyle
bir ülkede meşrutiyet, ülkenin unsur-u aslîsi için ölümdür. İngiliz
parlamentosunda bir Hintli, Afrikalı, Mısırlı; Fransız parlamentosunda bir
Cezayirli mebus var mıydı ki, Osmanlı Parlamentosu’nda Rum, Ermeni, Bulgar,
Sırp, Arap mebusu bulunmasını istemeye kalkıyorlar?!
Hayır, bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evladının cibilliyetsiz
çıkacağını kabul edemem! Sadece aldanırlar, derim. Aldanırlar ama cezalarını
kendilerinden çok, aldanmayan milyonlarca masum vatan evladı çekti; hem
öldüler, hem de vatandan oldular!”
İsmet Bozdağ, Sultan Abdül-hamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları,
İstanbul, 2005, s. 60-61.
Bir Soru
Bir Hint bilgesi, “Hatadan hakikate geçilmez, diyor, bir hakikatten başka bir
hakikate geçilir.”
Bu bir alınyazısı mı? Daima ifrattan tefrite mi düşeceğiz? Eskiden
aydınlarımızın en büyük kusuru, Batı medeniyetini tanımamaktı. Bu yüzden Batıya
düşmandılar. Şimdi Batıcılar, kendi memleketlerinin yabancısı. Yalnız kendi
memleketlerinin mi?
Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 62.
Devletin İtibarı Nasıl Korunur?
19. yüzyılın meşhur devlet adamlarından biri olan Ahmet Vefik Paşa (1823-1891),
Osmanlı Devleti’nin Paris Büyükelçisi olarak görev yaptığı sırada, III.
Napolyon’un arabası gibi bir araba yaptırarak şehir içinde gezmeye başlar.
Parisliler beyaz arabayı ne zaman görseler, kendisini imparator sanarak
selamlarlar. Bu durumdan rahatsız olan Fransız devlet ricali, Paşa’dan
arabasını değiştirerek daha mütevazi bir araç edinmesini isterler. Fakat
Fransızların ısrarı Paşa’nın inadını yenemez. Sonunda Ahmet Vefik Paşa
İstanbul’a şikayet edilir. Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı), arabasını
değiştirmesi için Paşa’ya emir verince, Paşa bugün için çok manidar olan şu
cevabı verir:
“Fransız Hariciye Nazırı, kendi büyükelçilerinin Boğaz içinde, Padişah’ın
kayığı gibi mükemmel bir kayıkla dolaştığını görmüyor da, benim arabamı mı
görüyor? Boğaz içinden o kayık kalkmadıkça, Paris’ten de bu araba kalkmaz!..”
Can Alpgüvenç, Osmanlı Büyüklerinden Hatıralar, Nesil Yayınları, İstanbul,
2007, s. 137.
İslâm Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi
Bilim, insanlığın ortak mirası... Bu mirasa müslüman bilim adamlarının yaptığı
katkı da göz ardı edilemez. İslâm düşünür ve bilginleri, özellikle 8. yüzyıldan
itibaren bilimsel düşünceye kaynaklık edecek çok yönlü araştırmalar ve deneyler
yapmışlar, icatlarıyla modern teknolojinin temellerine büyük katkılar
sağlamışlardır. Müslüman düşünür ve bilginlerin bu çalışmaları 12. yüzyıldan
16. yüzyıla uzanan süreçte, yoğun olarak Arapçadan Latinceye çevrilerek birçok
Avrupa üniversitesinde ders kitabı olarak okutulmuş, icatları Avrupalı bilim
adamları tarafından kullanılarak Avrupa medeniyetini önemli ölçüde beslemiştir.
Müslüman bilim adamlarının 8. ve 16. yüzyıllar arasında icat ettikleri alet ve
cihazların örneklerinin sergilendiği “İslâm Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi”
İstanbul’da açıldı. Kendi türünde dünyada ilk olan müzede, müslüman bilginlerin
kurdukları kimyasal düzenekler ile rasathane, hastane, üniversite gibi kurumsal
eserler de görsel olarak yer alıyor. İlk etapta 140 eserin sergileneceği,
zamanla bu eserlerin sayısının 800’ü bulacağı müzede, ayrıca “Bilimler Tarihi
Kütüphanesi” de yer alıyor. 3 bina içerisinde 3 bin 550 metrekare alanda
faaliyet gösteren müze, Rönesans’ın, İslâm kültür çevresinde 8. yüzyıldan 16.
yüzyıla kadar devam eden bilimsel çalışma ve başarılara dayandığını gözler
önüne seriyor.
Prof. Fuat Sezgin’in önderliğinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür
Bakanlığı’nın katkılarıyla oluşturulan müzede astronomi, coğrafya, deniz
bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tıp, kimya, maden, fizik ve
mekanik, savaş teknolojisi ve mimarlık dallarındaki eserler ve aletler yer
alıyor. İstanbul Gülhane Parkı içindeki “Has Ahırlar Binası”nda hizmet veren
İslâm Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi haftanın her günü gezilebilir.