Güzellik,
bugünün dünyasında her adımda önümüze çıkan bir kavram. İnsanda, kılık
kıyafette, işte, evde, sokakta güzellik talep ediliyor.
Günümüzün dış görünüşe endeksli güzellik algısı ölçü değil elbette. Ama
müslümanlar olarak güzeli ve güzelliği keşfetme, içimize ve dışımıza nakşetme
ihtiyacımız var. Din bizden bunu talep ediyor, dünya bunu bekliyor.
Evet; başta ibadetlerimiz ve ahlâkımız olmak üzere her şeyimizin “güzel” olması
gerekir. Çünkü bir hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, “Allah güzeldir, güzeli
sever.”
Geçtiğimiz ay bir Kurban Bayramını daha geride bıraktık. Tekbirlerle kesilen
kurbanlarımızın bizi Mevlâmıza daha da yakınlaştırdığı ümidi huzur verdi
gönlümüze. Paylaşmanın, dayanışmanın mutluluğunu yaşadık. Dostlarla,
akrabalarla, sevdiklerimizle kucaklaşıp kaynaştık. Hesapsız bir muhabbetle,
bayramın yıkadığı tertemiz bir kalple yenilendik, tazelendik, güzelleştik.
Fakat her yıl olduğu gibi bu yıl da televizyon haberleriyle odalarımıza taşınan
nâhoş görüntüler bu güzelliği zedeledi yine. Hayvanlara yapılan eziyetler, olur
olmaz yerde kesilen kurbanlar, sokak ortasında bırakılan atıklar, bayram
sevincimize gölge düşürdü.
Tamam, şehirlerimizdeki sağlıksız yapılanmanın getirdiği problemler var. Hizmet
vermesi gereken kurumların kusurları, eksiklikleri, yetersizlikleri olabiliyor.
Bazı televizyon kanallarının özellikle bu tür görüntüleri aradığı, müslümanları
küçük düşürmek için kötü niyetle böyle yayınlar yaptığı da doğru. Hırsız, suçlu
olmasına suçlu şüphesiz ama ev sahibinin, yani biz müslümanların da kabahati
var galiba. Kabul edelim ki güzellik, temizlik, itina, tertip, düzen hususunda
gerektiği kadar duyarlı değiliz ve bu tutum, haklı gerekçelerle de olsa mazur
görülecek bir müslüman tavrı değil.
Güzellik bir fantezi değildir
Güzeli ve güzellikleri anlatacağımız bir dosya yazısına böyle bir olumsuzluğu
hatırlatarak başlamak istemezdik. Fakat güzel davranmak hususunda en kapsayıcı
yönlendirmeyi yapan bir hadis-i şerifte örnek olarak tam da bu hayvan kesme
konusu zikredilmektedir. Şeddâd b. Evs r.a.’dan rivayet edilen ve birçok sahih
kaynakta yer alan hadislerinde Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmaktadır:
“Allah Tealâ hazretleri her şeyde ihsanı (güzel davranmayı) emretmiştir.
Öyleyse öldürdüğünüz zaman öldürmeyi güzel bir biçimde yapın. (Hayvanı)
boğazladığınızda, boğazlamayı güzel yapın. Bıçağın ağzını bileyin, kesilecek
hayvanı rahat ettirin.”
Hadis metninde ağırlıklı olarak kısas, had, cihat sebebiyle meşru bir
mecburiyet haline gelen öldürme fiilinin ve hayvan kesmenin güzel yapılması
tavsiye ediliyor, hatta güzel kesmenin ayrıntıları veriliyorsa da, bunlar birer
örnektir. Hadis uleması, asıl hükmün yer aldığı ilk cümlenin kapsayıcılığına
işaret için bunlar birer uç örnek olarak sayılmıştır, demektedirler. Yani
müslümanlar her durumda güzel davranmaya davet edilmekte, bunun önemini
vurgulamak ve ihmaline fırsat vermemek için, öldürme yahut boğazlama gibi
sevimsiz işlerde bile güzellikten vazgeçilmemesi tembihlenmektedir.
İmdi, varsayalım ki diğer konularda nasıl güzel davranılacağını bilmiyoruz.
Fakat hayvan kesme işinde böyle bir mazeretimiz yok. En azından hadis-i şerifte
güzel davranmanın bir örneği olarak açıkça zikredilmiş. Buna rağmen hoyrat ve
kaba bir tutumu sürdürüyorsak, güzelliğin vücûbuna (gerekliliğine) dair bir
kabul problemimiz var demektir. Bir işi, bu ibadet de olabilir, “güzel kılmaya
gayret etmeden, bir şekilde yapıyorsam mesele yok” anlayışı sağlıksız bir
anlayıştır. Güzellik, müslüman için ihmal edilebilir bir fantezi değildir.
Allah’ın rızasını kazanmak için
Yukardaki hadisin “Allah Tealâ hazretleri her şeyde ihsanı emretmiştir”
şeklinde Türkçeye çevrilen ilk cümlesinin tam tercümesi “Muhakkak ki Allah her
şey üzerine ihsanı yazmıştır” şeklindedir. Yazmak, “nakşetmek” ve “takdir
etmek” anlamları yanında “emretmek, farz kılmak” anlamına da gelir. Fıkıh
alimleri bu ikinci anlamdan hareketle, güzel ve iyi davranmanın bir
mükellefiyet olduğunu söylemişler; emredilen “ihsan”ı duruma göre vacip veya
mendup fiiller arasında saymışlardır.
Mesela ana babaya ihsan vaciptir. Kendiliğinden verilen sadakalar mendup ya da
müstehap ihsan grubuna girer. Ancak güzel tutum ve davranışlar mendup da olsa,
yapılan işteki nihaî maksadın, ciddiyetin ve ihlâsın icabı kabul edildiğinden,
namazdaki tadil-i erkan gibidir denilmiştir. Dolayısıyla farz ve vacipler de
dahil bütün ibadetlerin sıhhati, onların “güzel” ifa edilmesine bağlıdır.
İbadet kapsamında yaptığımız hiçbir amel Allah’ın bize verdiği veya vaat ettiği
nimetlerin bedeli değildir. Gece gündüz namaz kılsak, aldığımız bir tek nefesin
karşılığını bile ödemiş olamayız. Kaldı ki Cenab-ı Hakk’ın bizim namazımıza da
orucumuza da ihtiyacı yoktur. Minnet yüklercesine, “madem bütün bunları yaptık,
öyleyse bu ibadetlerimizin pahası olarak cenneti hak edeceğiz” yaklaşımı
yanlıştır. İbadet etmek, kulluğumuzun farkında olarak Mevlâmıza tazim ve
teşekkür etmektir. Nitekim Hz. Peygamber s.a.v., “Şunu iyi bilin ki sizlerden
hiçbirinizi kendi ameli cennete girdirmeyecektir.” buyurur. Sahabe, “Sizi de mi
ey Allah’ın Rasulü?” deyince, şu cevabı verir Alemlerin Efendisi: “Evet, beni
de! Eğer Rabbim beni katından bir rahmet ve lütufla kucaklamazsa..”
Bu hadis, ibadetlerin bir pazarlık imkânı olarak değil, ancak bir şükür borcu
olarak, Allah Tealâ’nın hoşnutluğunu kazanmak için yapılması gerektiğini
anlatır. Gerçek mümin rızayı gözetir. Ahiret nimeti, lütuf ve rahmet, bu
rızanın mükâfatıdır. Cenab-ı Hakk’ın razı olması içinse, ibadetler de dahil her
şeyimizin “güzel” olması gerekir. Çünkü yine bir hadis-i şerifte buyurulduğu
gibi, “Allah güzeldir, güzeli sever.”
Müslümanın güzeli
Allah’ın rızasını, merhametini, sevgisini kazanmak isteyen müslüman güzel
olmalı, yaptığını güzel yapmalı demek ki. Müslümanın güzeline “muhsin” adı
verilir. Kelime anlamı “ihsan eden“, yani iyi, güzel, faydalı bir tarzda
davranan demektir. Duyguları, düşünceleri, hal ve hareketleri güzel olan, her
işini güzel yapan “ideal müslüman tipi”dir muhsin. Muhsinlerden olmak
müslümanın idealidir; çünkü Kur’an-ı Kerim’de “Allah muhsinleri sever.” ibaresi
en çok tekrarlanan hükümlerden biridir. (Mesela bakınız; Bakara, 195; Âl-i
İmran, 134 ve 148; Mâide, 13 ve 93)
Hz. Peygamber s.a.v., muhsinlerin makamı olan “ihsan” mertebesini, Cibril
Hadisi diye bilinen hadis-i şeriflerinde “Allah Tealâ’ya, O’nu görüyormuş gibi
ibadet etmektir.” diye tarif etmiştir. Bu makamdaki kul her yerde ve her zaman
Mevlâsının huzurunda bulunduğu şuurunu taşır. Allah’tan gafil olmaz. Hissettiği
hürmet, muhabbet ve haşyet sebebiyle son derece dikkatli davranır, sürekli
O’nun rızasını gözetir. Bu hal ve duygular, ibadetler de dahil, kulun her işini
edeple, büyük bir özenle, dikkatle, ciddiyetle, en güzel ve eksiksiz bir
şekilde yapmasını gerektirir. Bunun içindir ki böyle bir hal veya şuura “hüsn”
(güzellik) kelimesinden türeme, “bir işi güzel yapmak” anlamına “ihsan”
denilmiştir. Dolayısıyla dini belirli ibadetlere indirgeyip ihsanı da sadece bu
ibadetlerin doğru ve güzel yapılması şeklinde anlamak eksik bir bilgilenme
olur. İhsan, her türlü tutum ve davranışlarımızı, bu arada kâinatla, tabiatla,
toplumla, kısaca bütün mahlûkatla ilişkilerimizi de güzel kılan kuşatıcı bir
şuur halidir.
Kasas suresinin 77. ayetinde, kavminin ağzından zenginliğiyle mağrur Karun’a,
“Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) ihsan et (güzellikler
sergile, iyilik yap).” denilir. Cenab-ı Hak yalnız Karun’a değil, bütün
insanlara, hepimize ihsanda bulunmuştur.
Din medenî olmayı gerektirir
Allah Tealâ “yarattığı her şeyi” ihtiyaca cevap vermekten öte “güzel yaratmış”
(Secde, 7), bir güzellikler sergisi olan kâinatı insanın istifadesine
sunmuştur. Yine “en güzel şekilde yarattığı” (Tîn, 4) insanın fıtratına
güzellik duygusunu yerleştirmekle kalmamış, “takip ve tatbik etsin” diye ona
“katından indirilenlerin en güzeli”ni (Zümer, 55), Kur’an-ı Kerim’i ihsan
buyurmuş, “kendisinde pek güzel örnek bulunan” (Ahzab, 21) bir peygamberi,
Rasul-i Ekrem s.a.v.’i göndermiştir. Güzel davranmak, bütün bu güzelliklere
mazhar olan insanın en temel sorumluluklarından biridir öyleyse.
“Din”, aslında sorumluluklarımızı düzenleyen bir sistemdir. İnsanın Allah’a,
diğer insanlara, kendisine, eşyaya ve tabiata karşı sorumlulukları vardır. Bu
sorumluluklar ödenmesi gereken birer borç hükmünde olduğundan “din” kelimesi
“borç” anlamındaki “deyn”le aynı kökten gelir. Sorumluluklarını hakkıyla yerine
getiren, borçlarını en güzel şekilde eda eden dindarların yaşadıkları her yer
“medine” olur.
Allah Rasulü s.a.v’in taşıdığı güzelliklerle sorumlu davranmanın en ideal
örneklerini veren Ensar ve Muhacir’in Yesrib’i Medine kılması gibidir bu.
Medenî dindarlarınızın yaşadığı medineleriniz varsa bir medeniyetiniz de
vardır. Çünkü kelime olarak medeniyet de medine de “din”den türemiştir. Yine bu
ilişkiden dolayıdır ki “medenî olmak” bizde “şehirde yaşamak” anlamından ziyade
“başkalarının hukukuna azami saygı göstermek, kibar olmak, güzel ve ince
davranmak” anlamına gelir; kabalığın zıddı bir tutumu ifade eder.
Kısaca, din güzel yaşandığı takdirde mutlaka bir medeniyet haline gelir. Bu
“güzel yaşama”nın ferdî dairede kalmaması, toplumsal bir tavır halini alması
şarttır. Bunun için Kur’an-ı Kerim’de “güzel düşünüp güzel davranan kişi”
anlamına “muhsin” kelimesi hep çoğul haliyle “muhsinler” şeklinde geçer.
Müslümanlar olarak bugün kendimize has örnek ve yüksek bir medeniyetten
yoksunsak eğer, lafı eğip bükmenin hiç faydası yok, dinimizin bize yüklediği
sorumlulukları yerine getirirken çoğunluğumuz güzel davranmıyor demektir.
Güzel nedir?
Güzelliğe rağbet etmek, her şeyimizi güzel kılmaya çalışmak insan olmanın gereğidir,
dinî bir sorumluluktur, kulluk şuurunun göstergesidir de “güzel” nedir peki?
Güzellik itibarî bir kavramsa, yani kişilere, kültürlere, devirlere göre
değişiyorsa, neyin güzel olduğunu nasıl anlayacağız?
Hemen söyleyelim, güzellik sadece görüntüden ibaret değildir. Estetik
tartışmalarına konu olan, üzerinde anlaşılamayan güzellik, genellikle görüntüye
indirgenmiş bir güzelliktir. Halbuki görüntü veya davranış olarak dışa vurulan
her fiil özünde bir kabulü, bir tercihi, bir ölçüyü barındırır. Esas olan bu
“öz”ün, bâtındaki kabulün, anlamın güzelliğidir. Elbette göze hoş gelen,
beğenilen bir görüntü önemlidir ama daha önemlisi bunun içteki manevi bir
güzelliğin, güzel bir inancın yansıması olmasıdır. Sadaka merhametin, Allah
rızası için paylaşmanın eseri ise güzeldir mesela. Yahut güzel giyinmek, kibir
ve gösteriş değil, Allah’ın verdiği bir nimeti şükür niyetiyle görünür kılma
maksadı taşıyorsa güzeldir.
Bu nedenledir ki İslâm’da “güzel” olan aynı zamanda “iyi, doğru, faydalı,
hayırlı ve maruf” olandır. Vahyin belirlediği bir “değer”i ifade eder. Görüntü
güzelliği bu değerin tabii yansımasıdır. Dolayısıyla müslüman için güzellik
itibarî bir kavram değildir.
İnsanın sahip olabileceği güzelliklerin zirvesi kâmil iman ve takvadır. Bu
zirveye ulaşan müminin her hali, her davranışı güzel olur. Çünkü güzelliğin
şaşmaz ölçüsünü bulmuştur o. En güzelin, en güzel isimlerin sahibinin güzel
dediği güzeldir, çirkin dediği çirkin. Yegâne Bedî’, Cemîl, Lâtîf, Muhsîn ve
Musavvir olanın emrettiği her şey güzeldir, yasakladığı her şey çirkindir.
Şeytanın tuzağı
Güzellik duygusu fıtrîdir. Cenab-ı Hak insana güzeli tanıma, fark etme, bilme,
benimseme ve ondan zevk alma kabiliyeti vermiştir. Onun için gönül güzele
meyleder, gönüller güzelliklerle kazanılır. Fakat bu, “güzel”i insanın
belirleyip tanımlayacağı anlamına gelmez. Tanımlamak başkadır, tanımak başka.
Tanımlamak Allah’a mahsustur. Nitekim “hüsn” (güzellik) ve “kubh” (çirkinlik)
İslâm’da fıkhî bir meseledir ve ilâhi ölçülere göre belirlenir. İnsan güzeli ve
güzelliği fıtratı gereği tanıyabilir sadece. Bunun için de fıtratını muhafaza
etmiş olması, Allah’ın nuruyla bakması, akl-ı selimini kullanması şartı vardır.
Fıtratından, dinden, Allah’tan uzaklaşan insanın güzellik anlayışı seviye
kaybeder, bayağılaşır ve nihayet güzel olmaktan çıkar. Artık onun için güzel
olan, iyi, faydalı ve doğru olan değil; nefsine hoş gelendir. Nefsinin
iğvasıyla yanılır, haramı helâl, güzeli çirkin zanneder.
O halde hoşa giden, haz veren her şey güzel değildir. Kur’an-ı Kerim bu konuda özellikle
uyarır bizi. Bakara suresinin 216. ayetinde, “Savaş size farz kılındı, gerçi o
size hoş gelmez. Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o sizin için
daha hayırlıdır. Yine olabilir ki siz bir şeyi seversiniz, oysa ki o sizin için
bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” buyurulur. Demek ki her zaman
hoşumuza gidene, bize sevimli ve güzel görünene değil, Allah’ın bildirdiğine
rağbet etmek gerekir.
Ankebut suresinin 38. ayetinde de peygamberlerini yalanlayan, küfürde ısrar
eden, böylece fıtratlarından uzaklaşmış sapık kavimlerin hali anlatılırken,
“Şeytan onlara yaptıkları işleri süsleyip güzel gösterdi.” denilmektedir. Güzel
gibi görünen şeylerin bazen şeytanın tuzağı olabileceğini fark etmeliyiz. Bu,
basiretle olur. Nitekim aynı ayetin sonunda, şeytanın güzel gösterdiği kötülük
ve çirkinliklerin kalp gözüyle bakılması, basiretle davranılması halinde
görülüp fark edilebileceği bildirilmiştir.
Bütün bunlar, güzeli tanıyabilme kabiliyetine rağmen insanın yine de ilâhi
ölçüleri gözetmesi gerektiği gerçeğine işaret eder.
Haydin hasenâta!
Rızasını kazanmaya çalıştığımız Allah Tealâ’nın, nerede olursak olalım bizi
gördüğünü unutmadan her dem ilâhi ölçüleri gözetmek, bütün güzelliklerin
kaynağıdır. Bununla beraber ayet ve hadislerde sahiplenmemiz yahut yapmamız
gereken güzellikler birer “hasene” olarak da sayılmıştır.
Hasenatın bir kısmı mahiyeti sebebiyle bizzat güzeldir. İman, takva, ihlâs,
ilim, ibadet, böyle mutlak bir güzelliği taşır mesela. Zikir güzeldir, şükür
güzeldir, hayâ güzeldir, tevbe güzeldir. Kanaat güzeldir, itidal güzeldir,
sabır güzeldir, cömertlik güzeldir, infak ve ikramda bulunmak güzeldir. Her
hususta edebe riayet güzeldir. İnsanlarla ilişkilerimizde doğruluk, sözünde
durmak, yardımlaşma, güleryüz, şefkat, sevgi, saygı, hilm, tevazu, selamlaşma
güzeldir. Eşya ve tabiat da dahil, sahip olduğumuz her imkânı emanet şuuruyla
zarar vermeden, israf etmeden kullanmak güzeldir. Kötülüğe iyilikle, münkere
marufla, kusurlara af ile, günaha tevbe ile mukabele etmek güzeldir. Senden
esirgeyene vermen, senden ilgiyi kesene ilgi göstermen güzeldir. Her şeyin,
herkesin hukukunu gözetmek, çalışmak, helâlinden kazanmak, temiz ve tertipli
olmak, az yemek, az uyumak güzeldir.
Bazı tutum ve davranışlar da vardır ki bunlar niyet ve tarza göre güzel de
olabilir, çirkin de. Yani bizatihi hasene değildir ama ilâhi ölçülere riayetle
hasene haline getirilebilir.
Mesela meşru bir işte aracılık etmek Kur’an’ın ifadesiyle “şefaat-i hasene”dir
de (Nisa, 4), kötü ve yanlış işler için aracı olmak çirkin bir davranıştır.
Kötü örnek olmak da mümkündür, güzel ve iyi örnek olmak da. Hz. İbrahim a.s.
(Mümtehine, 4) ve Rasul-i Ekrem s.a.v. gibi davranmaya çalışmak “güzel örnek”
(Ahzab, 21) olmaktır. İhtiyaç sahibine borç vermek (karz), faiz gibi haramlarla
kâr etmek maksadı taşıyorsa çirkindir. Sadece misli ile ödenmek şartıyla ve
maddi bir menfaat amacı güdülmeden, yardım duygusuyla verilmişse güzeldir. Buna
“karz-ı hasen” denilmiş ve sadakadan daha faziletli olduğu ifade edilmiştir.
Sözün de güzeli söylenirse hasene olur. Güzel söz; doğru, faydalı ve hayırlı
sözdür. Allah’a davet eder. Malâyâniden uzaktır, hikmetler içerir. Tatlılıkla,
yumuşaklıkla, muhatabın seviyesine uygun şekilde söylenir.
Uzatmaya gerek yok. Kâfirlerle, müşriklerle, zalimlerle mücadele ederken bile
“güzel davranmayı” tenbih eder Kur’an (Nahl, 125).
Toparlanın güzelleşelim
Modern Batı uygarlığının tamamen görüntüye odaklı marazî bir güzellik anlayışı
vardır. Buna “güzellik” yerine şekil düşkünlüğü, imaj oluşturma çabası yahut
teşhir hastalığı demek daha doğru olur. Sergilenen ilginç ya da alışılmamış
görüntülerle muhatabın dikkatini çekmek ve onu yönlendirmek amaçlanır. Hem bu
niyet hem de ilâhi bir arka plandan yoksunluk, şekille veya görüntüyle abartılı
bir tarzda uğraşmayı zorunlu kılmış gibidir.
Biraz bu ifrata tepki, biraz imkânsızlık, biraz da ölçülerinden emin olmanın
kayıtsızlığı sebebiyle müslümanların şekil güzelliği konusunda genellikle
ihmalkâr davranması ise bu defa tam bir tefrit tutumudur. Oysa bizim
inancımızda ifrat da yanlıştır, tefrit de. İslâm itidal ölçüsünde bir şekil
güzelliğine de önem verir. A’raf suresinin 31. ayetinde “Mescide giderken
(güzel giysilerle, kendimize çeki düzen vererek) ziynetlenmemiz” istenir. Bu
ayetten, “orada Allah’ın huzuruna çıkacağımız için mescitlere güzel giyinerek
gideriz ama diğer yerlerde hırpani bir halde dolaşabiliriz” hükmü çıkmaz.
Camiye giderken özel bir hazırlık yapılır elbette ama başka yer ve zamanlarda
da güzel olmaya gayret edilir. Çünkü bütün bir yeryüzü mescittir müslüman için.
O her yerde Allah’ın huzurundadır. Üstelik “mescide gitmek” cemaate dahil
olmak, toplumla kaynaşmak anlamına da gelir. Kokusuyla çevreyi rahatsız edici
yiyeceklerden uzak durmamız, temiz olmamız bu nedenle salık verilir.
Bu tür ayrıntıları izah yerine meselenin özüne işaret ederek bitirelim:
Güzellik bir itidal, denge, uyum, kıvam, yakışık alma halidir. Madde ile mana,
zâhir ile bâtın, eylem ile inanç arasında bir uyum... “Cemâl” kelimesinin kök
anlamı tam olarak “dağınık şeyleri toplayarak bir kıvama getirmek, birbirine
yakıştırarak ortaya güzel bir görüntü çıkarmak”tır. Nitekim “anlamlı bir
bütünlük oluşturan söz topluluğu” demek olan “cümle” kelimesi de aynı kökten
türemiştir. Nasıl ki bir anlam eksenini gözetmeden, birbiriyle bağlantısı
olmayan ilgisiz kelimeleri bir araya getirmek “cümle” kurmaya yetmezse,
hayatını ve kimliğini birbiriyle uyuşmayan bölmelere ayıran; zâhiri ile bâtını,
maddesi ile manası arasındaki uyumu kaybeden insan da güzelliği bulamaz.
Duygularımızı, düşüncelerimizi, tasavvurlarımızı, davranışlarımızı, kısaca
bütün hayatımızı tevhid ekseninde toparlayıp güzelleşmenin vaktidir.
Ekler:
Hüsn
ve Cemal
Türkçedeki “güzellik” kavramı ayet ve hadislerde “hüsn” veya “cemâl”
kelimeleriyle karşılanır. Ancak hem hüsn hem cemal kelimesindeki güzellik
sadece görüntüyü anlatmaz. Belki bundan da önce “iyi, doğru, faydalı ve uygun
olma” anlamlarını taşır. Görüntüdeki güzellik bu anlamların yansımasıdır.
Cemâl daha ziyade varlığın zatının, hüsn ise fiillerinin güzelliğidir. Fakat
her ikisinde de ilâhi ölçülerin belirlediği bir kabul esastır. Görünen hoşluk,
manevi değerlerdeki güzelliğin dışa vurmasından ibarettir. Bu bâtın-zâhir
bağlantısı İslâm’daki güzellik anlayışının en önemli niteliğidir.
Özellikle “hüsn”, Kur’an-ı Kerim’de “kubh” yani çirkinlik ve kötülük kavramının
karşıtı bir ahlâk terimi olarak kullanılır. O kadar ki hüsn’den türemiş
“hasene” veya çoğul haliyle “hasenât” kelimesi artık tamamen “salih amel,
iyilik, sevap kazandıran davranış” anlamını kazanmıştır.
Yine hüsn’den türeyen ve “güzel davranmak, bir işi güzel yapmak” demek olan
“ihsan” kelimesi, zamanla yüklendiği “iyilik, yardım, cömertlik, bağış, lütuf”
anlamlarıyla, sanki güzel davranışların dökümünü verir.
Güzelin
de Güzeli Var
“Güzelin güzeli, güzel ahlâktır.” Çünkü insana bahşedilen en güzel nimetin,
iman mükemmelliğinin alametidir. Rasul-i Ekrem s.a.v. “Ben güzel ahlâkı
tamamlamak için gönderildim.” buyurur. Demek ki yeryüzünde böyle bir güzellik
ancak O’nun örnekliğiyle tesis edilebilecektir. En güzel ahlâk Hz. Peygamber
s.a.v.’in ahlâkı, yani “Kur’an ahlâkı”dır.
Bir hadis-i şerifte de güzel olan bazı davranışların “daha güzel”i şöyle
sıralanır:
“Güzellik kiminde daha güzeldir:
• Adalet güzeldir fakat idarecide daha güzeldir.
• Cömertlik güzeldir; zenginde daha güzeldir.
• Verâ (şüpheli şeylerden kaçınma) âlimde,
• Sabır fakirde,
• Tevbe gençte daha güzeldir.
• Hayâ güzeldir; kadında daha güzeldir.”
Güzel
Sanatlar Akademisi
Hz. Peygamber s.a.v.’in “Allah Tealâ’yı görür gibi ibadet etmek” diye tarif
ettiği “ihsan”, tasavvufun varlık sebeplerinden biridir. Tarikatler insanları
“ihsan”a ulaştırmak, “muhsin”ler yetiştirmek için vardır.
Tasavvufun bu fonksiyonu ve “ihsan”ın her bakımdan güzelliği gerektirmesi,
geçmişte tarikatleri birer güzel sanatlar akademisi haline getirmiştir adeta.
Osmanlıdaki musıkî, mimarî, hat ve tezyinat ustaları ile büyük şairlerin hemen
tamamı tasavvuf terbiyesinden geçmiştir.
Bir dönem Selçuklu ve Osmanlı’nın temsil ettiği İslâm medeniyetinin kurucuları
da Mâveraünnehir’den kalkıp gelen tasavvuf ehli gazi dervişlerdir.