Avusturya’da,
hatta yalnız Avusturya’da değil, Avrupa’nın neredeyse tamamında bir Kanunî,
Merzifonlu ve Osmanlı korkusu yaşanmaktadır denilebilir. Halbuki Osmanlı’nın
Batı’ya nasıl bir medeniyet götürdüğünün şahidi Balkanlar’dan itibaren
Viyana’ya kadarki Avrupa topraklarıdır.
Kanunî Sultan Süleyman
Takvimler 1494 yılının Kasım ayını gösteriyordu. Trabzon’da şehzade Selim’in
sarayında doğan minik bebeğe isim bulmak için Kur’an’dan bir sayfa açıldı ve
Saba Melikesi Belkıs’ın, Süleyman Peygamber’in yazdığı mektubu danışmanlarına
haber verdiği cümle göze takıldı: “Bu Süleyman’dan gelen bir mektuptur…” Hz.
Süleyman’la Kanunî arasındaki benzerlikler daha isim vermede başlamıştı.
Osmanlı tahtında İkinci Bayezid Han oturmaktaydı. İstanbul’a, padişah dedeye
müjde uçuruldu.
Bebek büyüdü, yetişti ve 1520’de babası Yavuz Sultan Selim’in Çorlu’nun Sırt
Köyü’nde vefatı üzerine Osmanlı tahtına onuncu yahut onikinci padişah olarak
oturdu. Henüz 26 yaşında bir delikanlı idi.
Artık fetihleri sürdürme sırası ondaydı. Daha bir yıl geçmişti ki Belgrad’ı
aldı, ertesi yıl Rodos’u… 1526’da Mohaç Zaferi’ni kazandı. Artık Buda’sıyla Peşte’siyle
koca Macaristan Osmanlı toprağıydı.
Anadolu’daki isyanları bastırdıktan (1528) sonra Viyana seferine çıktı.
Avusturya üzerine yürümek kaçınılmaz bir hal almıştı. Zira Avusturya Kralı Ferdinand,
Zapolya’yı tanımayarak Kuzey Macaristan’ı işgal ve Budin’i zapt etmişti. Zapolya,
başka çaresi kalmadığından İstanbul’a elçi gönderip yardım istedi.
Bu arada Avusturyalılar da boş durmamış, onlar da elçi göndermişlerdi. Fakat
elçiler Osmanlı Devleti’nin elindeki Macar topraklarını isteyince Viyana
seferine davetiye çıkarmış oldular.
10 Mayıs 1529’da harekete geçen Osmanlı ordusu, hava sıcaklığının düşmesine, yağmurların
artmasına, büyük zorluklara ve önemli asker kaybına rağmen bataklık halini
almış yolları sıkı disiplin sayesinde aşma başarısını göstererek 19 Ağustos’ta
Macaristan’a girdi. Öncelikle Budin geri alındı. Zapolya yeniden Macar tahtına
oturtuldu.
Birinci Viyana Kuşatması (1529)
Budin’de toplanan Divanda Avusturya İmparatoru Ferdinand’la karşılaşmak üzere
Viyana üzerine yürüme kararı alındı.
Kanunî’nin Viyana üzerine yürüdüğü duyulunca, sadece Avusturya ve Almanya’yı
değil, bütün Avrupa’yı korku sarmıştı. O sırada had safhada olan mezhep
mücadeleleri bile bir tarafa bırakılarak Avrupa’nın her yerinden muhtelif
milletlere mensup yardım kuvvetleri yola koyuldu. Kuşatmadan biraz evvel bu
kuvvetlerin büyük bir kısmı Viyana’ya yerleştirildi. Arşidük Ferdinand, çoktan
şehri kaderine terk ederek yukarı Avusturya’ya çekilmişti. Komuta Kont Nicolos Von
Salm’deydi. Osmanlı ordusu gelmeden Viyana kenarındaki mahalleler yıkılmış,
ikinci bir istihkâm inşa edilmiş, Tuna sahillerine kazıklar dikilmişti. Osmanlı
humbaracılarının yakıcı tesirlerinden korunmak için evlerin ahşap çatıları
uçurulmuş, top güllelerinin tesirini azaltmak için de kaldırımlar sökülmüştü.
İki aylık erzak stoklanmış, sivil halk şehirden uzaklaştırılmıştı.
27 Eylül’de Viyana önlerine ulaşan Osmanlı Sultanı, Otağ-ı Hümayun’u Simmering
Köyü’ne kurdurdu. Askerini gerekli mevkilere yerleştirdi. Kaleyi muhasaraya
başlayan Ordu-yu Hümayun, on yedi gün boyunca şehrin surlarını iyice tahrip
etti. Bu sırada bir Osmanlı güllesinin isabetiyle Kont Salm de öldü.
Kanunî harp meclisini topladı. Artık mevsimin müsait olmadığı, yağmurlarla
soğuğun erken başladığı, erzakın azaldığı, dolayısıyla harekâtın daha fazla
uzatılmasında güçlükler bulunduğu konuşuldu. Sadece 40 hafif topları vardı.
Yağmur yüzünden ağır toplar getirilmediği gibi beklenen mühimmat da gecikmişti.
Üstelik Viyana’ya 150 km. mesafedeki Linz’de bir Alman ordusunun toplanmakta
olduğuna dair istihbarat alınmıştı. Bu şartlarda kuşatmaya devam edilmesi
halinde ordu büyük bir zayiata uğrayabilirdi.
O ana dek yapılan harekât ve hücumlarla düşmana verilen hasarın Ferdinand’a
yeterli olacağı görüşü ağır bastı. Akıncılar Avusturya, Güney Almanya (Bavyera),
Moravya, Bohemya, Yukarı Macaristan (Slovakya), Slezya ve Slovenya gibi Habsburglara
bağlı yerleri alt üst etmişlerdi. Dolayısıyla kuşatmanın kaldırılmasına karar
verildi. 16 Ekim’de Viyana önlerinden hareket eden Ordu-yu Hümayun, 16
Aralık’ta da İstanbul’a döndü.
Dönüş sırasında kötü hava şartları, açlık ve düzensiz yollar sebebiyle yine
büyük zorluklar çekildi. Halbuki Osmanlı ordusu iki yıl önce gelseydi
yağmurlara rastlamayacak, belki de Viyana kısa sürede düşecek, bugünkü Avrupa
haritası da elbette çok farklı olacaktı.
Osmanlı ordusunun seferleri Avusturyalıların savunma amacıyla kurduğu kalelerle
uğraşmakla geçtiğinden, Viyana bir kez daha kuşatılamadı. Avusturya, meydan
savaşlarındaki üstünlüğünü bildiği Osmanlı ordusunun karşısına çıkamamış,
sınırlarını küçük, orta ve büyük çaplı birçok kale yaparak koruma yoluna
gitmişti. Bu kaleler Osmanlılara karşı bir nevi askerî sınır ve engel
oluşturmuşlardır. Bu sebeple Viyana surları ve tahkimatı zayıfken Osmanlı
ordularının bu kalelerle uğraşarak zaman kaybetmesi büyük fırsatların
kaçırılmasına sebep olmuştur.
İkinci Viyana Kuşatması (1683)
1680’lerde tahtta bu defa Kanunî’den sonra en uzun süre padişahlık yapan 19.
Osmanlı Sultanı Dördüncü Mehmed oturuyordu.
Avusturya hakimiyetindeki Macarlar Osmanlı İmparatorluğu’ndan yardım istediler.
Zulme uğradıklarını, vatansever Macarların diri diri yakıldığını, zindanlarda
çürütüldüğünü bildirerek, devletin en büyük görevlerinden birisinin zulmü
önlemek olduğunu hatırlattılar.
Avusturya ikide bir antlaşma istemesine rağmen saldırgan tavrından bir türlü
vazgeçmiyordu. Ilımlı, kadirbilir, vefakâr ve verdiği söze sadık bir şahsiyete
sahip olan (Avcı) Mehmed Han buna içerlemekteydi.
Sadrazam, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ydı. Paşa da Avusturya üzerine bir sefer
düzenlemek niyetindeydi. Avusturya hemen İstanbul’a bir elçi göndererek; “İslâm
şeriatı üzere boğazına bez bağlayıp aman dileyene kılıç urulur mu?” diye
Şeyhülislâm’a başvurdu ve seferin caiz olmadığına dair fetva aldı. Fakat
sadrazam kararlıydı.
Ordu 12 Ekim 1682’de sefere çıktı. Papalığın Avusturya’ya yardım ederek
Lehistan’la ittifak kurması üzerine, 27 Haziran 1683 tarihindeki Harp
meclisinde Viyana’nın fethi karara bağlandı. Ancak bu hiç de kolay olmadı.
Paşalar, serhat boylarında savaşan deneyimli kumandanlar ve müttefik Kırım Hanı
Murad Giray bu işin doğru olmadığına inanıyorlardı. Seferin başlangıcında
Viyana’ya yürünmesi de düşünülmemişti. Fakat sonuçta Padişah Belgrad’da kalmış,
Sadrazam Kara Mustafa Paşaya “Serdar-ı Ekremlik” vazifesi verilmişti. 14 Temmuz
1683’te Viyana Osmanlılarca ikinci defa kuşatıldı.
Avusturyalılar Viyana’nın kuşatılacağını tahmin etmiyorlardı. Osmanlı ordusunun
Viyana’ya yönelmesi büyük heyecan uyandırdı. İmparator Leopold, Osmanlı
kuvvetleri şehre gelmeden 10 gün önce kaçıp, 60 saat uzaktaki Linz’e sığındı.
Osmanlılar birkaç gün önce gelebilselerdi Viyana’yı kısa sürede fethedebileceklerdi.
Zira şehir, ancak kuşatmadan önceki son beş gün içinde tahkim edilebilmişti.
Savunmacılar sayı olarak Osmanlıların dörtte biri oranında olmasına rağmen
topçu kuvvetleri bakımından daha üstündüler. Yine de kuşatma uzadıkça Viyana’da
yiyecek azalmış ve dizanteri başlamıştı. Hatta halktan toplanan kap kacak
eritilerek kurşun dökülüyordu. Altı haftanın sonunda sıkıntılar son raddeye
gelmişti. Muhafız kıtası 6 bin kişi kaybetmişti ve salgın hastalıklar ölüm
saçıyordu. Erzak ve cephane azalmış, dış surların büyük bir kısmı yerle bir
olmuştu.
Şehir düşmek üzereyken
Şehir düşmek üzereydi. Osmanlılar kale duvarlarına yaklaşmışlardı. Kurtuluş
imkansız gibiydi. Fakat Viyanalıların 14 Temmuz’dan beri özlemle bekledikleri
yardım, şehre kurtuluşu ve Hıristiyan alemine Osmanlı’ya karşı yüzyıllarca
süren mücadelesinin en parlak ve sonuçları açısından en önemli zaferlerinden
birini getirdi. Şehirdeki ümitsiz bekleyiş, 11 Eylül’de Viyana’ya ulaşan yardım
ordusu sayesinde bir anda büyük bir sevince dönüştü.
Sadrazam 186 topuyla yardıma gelen 86 bin kişilik ordunun Tuna Nehri’ni geçmesini
ordu içindeki anlaşmazlıklar yüzünden engelleyememişti. Bu, kuşatmayı
başarısızlığa sürükleyecek büyük bir hataydı. Nitekim çok geçmeden Osmanlı
ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Bunda kuşatmaya başından beri karşı olan Budin
Beylerbeyi Arnavut Koca İbrahim Paşa’nın Merzifonlu’ya olan kırgınlığıyla
askerini ileri sürmemesinin ve Kırım Hanı Murad Giray’ın ordusunu alarak savaş
alanından çekilmesinin büyük etkisi vardı.
Aslında son derece başarılı bir askeri harekât olan İkinci Viyana Kuşatması’nda
uğranan mağlubiyete Avrupalılar o kadar sevinmişlerdi ki, yardıma gelen bütün
milletler başarıda en büyük payın kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir.
Osmanlının hezimeti Avrupa’da sevinçle karşılanmıştır.
Savaş bir bakıma Doğu ile Batı arasındaki dengenin Batı’nın lehine döndüğünün
işaretiydi. Viyana önlerinde kazandığı başarıdan sonra Avrupa önce özgüvene,
peşi sıra büyük bir siyasal üstünlüğe kavuştu. Osmanlıların yenilmez
olmadıklarını görerek karşı hücuma kalktı. Viyana bozgunu psikolojik bakımdan
Osmanlılar katında büyük bir kayıp, Avrupalılar nezdinde büyük bir kazanç
etkisi yaptı. Osmanlının bu savaşla birlikte gerileme devrine girdiği kabul
edilmektedir.
Ordunun Viyana surları önünden çekilmesi devletin en geniş sınırlara kavuştuğu
bir zamana denk gelmişti. Devlet-i Âliye daha sonra mevzi savaşlar kazanmasına
rağmen bir daha asla o günkü sınırlarına kavuşamadı. Bilakis toprak kaybetmeye
başladı.
Kara Mustafa Paşa 25 Aralık 1683’de idam edildi. İdamı metanetle karşılamış, abdest
alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra elini çabuk tutmasını söyleyerek boynunu
celladına kendisi uzatmıştı. Gövdesinden ayrılan başı Edirne’ye getirilerek seng-i
ibret denilen ve günümüze intikal etmiş olan bir taşın üzerinde sergilenmişti.
Vücudu ise Belgrad’daki camiinin avlusunda toprağa verilmişti. Belgrad 1688’de Avusturyalılar’ın
eline geçince, mezarı iki Cizvit keşiş tarafından açılarak kemikleri Viyana’ya
götürüldü. Düşmanları Paşa’yı mezarında bile rahat bırakmamıştı.
Kuşatmadan bugüne kalanlar
Viyana’da 300 küsur yıl önce gerçekleşmiş kuşatmanın izleri her yerde görülür.
Oysa Viyana, tarihindeki en büyük yıkımı, çok değil, bundan 50 yıl önce ikinci
Dünya Savaşı’nda yaşamıştır ama nedense bu savaşın izlerine rastlanmaz. Türk
ordusundan geriye kalanlarsa Avusturyalılar tarafından büyük bir özenle
korunur. Müzeler bunlarla doludur. Osmanlı ordusuna ait bir gülle parçası bile
saplandığı duvardan çıkarılmamış, tarihi eser kabul edilmiştir. Şehir
merkezindeki Stephans Katedrali’nde Osmanlı askerlerini ayakları altına almış
Avusturya ordusunu gösteren heykel, kuşatmayı anlatan sayısız anıt ve resimlere
bir örnektir. Bazı tarih kitaplarına göre Osmanlılar, uğradıkları şehirleri
yakıp yıkan barbar kimselerdir.
Tarihî Ordu Müzesinin duvarlarını süsleyen işlemelerde, savaşı anlatan birçok
tabloda Osmanlı askerleri öyle çirkin ve gaddar bir şekilde resmedilmiştir ki,
böylesi tiplere bugün ancak korku filmlerinde rastlanabilir.
Şehir halkı Osmanlıları, Türkleri ve kuşatmayı hep olumsuz yönleriyle ele
almaz. Nitekim Viyanalı Kahve Üreticileri Birliği, mesleklerini borçlu
oldukları Osmanlı’ya minnetlerini her yıl “Kaffee Alla Turca” sloganıyla tarihi
Hofburg sarayında düzenledikleri törenlerle gösterirler. Kahveyi 1683 yılındaki
İkinci Viyana kuşatması sırasında Osmanlılardan öğrenen Viyanalı kahveciler, stantları
çikolatadan yapılmış Ay-yıldız, Topkapı Sarayı ve Yeniçeri maketi gibi Türk
motifleriyle süsleyerek muhteşem bir kutlama yaparlar.
Avusturya’nın Macaristan sınırı yakınındaki Purbach köyünde ise her yıl bir
Türk Şenliği yapılır. İkinci Viyana kuşatması sırasında esir düşen ve hayatının
geri kalan kısmını bu köyde geçiren yeniçeri Muhammed’in, yöre sakinlerinin
anlattığı ilginç bir hikâyesi var. Hikâyenin olayın üzerinden yüzyıllar geçtiği
için hayli süslendiği anlaşılıyor. Hatta bugün için gerçekle ilgisini kurmak da
hayli güç görünüyor. Onun Purbach köyüne yerleşip evlendiği ve çoluk çocuğa
karıştığı iddialarına karşın ne mezarı gösterilebiliyor ne de yakınlarına
ilişkin somut bilgiler verilebiliyor.
Avusturya’da, hatta yalnız Avusturya’da değil, Avrupa’nın neredeyse tamamında
bir Kanunî, Merzifonlu ve Osmanlı korkusu yaşanmaktadır denilebilir. Halbuki
Avrupa, aydınlanmasını öncelikle İslâm’ın batı ucundaki temsilcisi Endülüs
Medeniyeti’ne borçludur. Osmanlı’nın Batı’ya nasıl bir medeniyet götürdüğünün
şahidi ise Balkanlar’dan itibaren Viyana’ya kadarki Avrupa topraklarıdır.