“Ehl-i imâna dâim
pâk gönüldür silâh
Zâhiri savm u salât, bâtını vird-i salâh.” (Sunullah Gaybî)
[İman sahipleri her zaman temiz bir kalple korunurlar. (Temiz bir kalbin
varlığı) dışta oruç ve namazla, içte (ise istikâmet üzere tutan) devamlı
zikirle (belli olur).]
Söze başlarken, on yedinci asrın ilk yarısında Kütahya ve civarında irşat
faaliyetlerinde bulunmuş tasavvuf ulularından Sunullah Gaybî Hazretlerinin “pak
bir gönül”ü silah olarak nitelemesine açıklık getirelim:
Arapça bir kelime olan “silah”, bugünkü çağrışımlarının aksine savunma veya
korunma maksatlı bir donanımı anlatır. Eskiler, abdest almaya “silahlanmak” der
mesela. Kökünde “ilaçla tedavi olmak, hastalıklara karşı tedbir almak” gibi
manaları da barındıran silah kelimesiyle daha ziyade “zırh” kastedilir. Şu
halde yukarıya aldığımız beytin ilk mısraını “Müminler için en tesirli ve
devamlı korunma, ancak pak bir gönülle, tasfiye ve tezkiye edilmiş bir kalple
mümkün olur.” şeklinde anlamak gerekir.
Peki, iman sahipleri neyi, nelerden koruyacaktır? “Ehl-i iman” söz konusu
edildiğine göre, korunması istenen şey mümin kimliği ve bunu mümkün kılan iman
nimetidir. İman, iki cihan saadetimizin yegâne imkânıdır. Ahde vefanın, emaneti
muhafazanın, nimete şükrün ifadesidir. Cenab-ı Hakk’a kulluk şeref ve izzeti
ancak imanla kâim olur. İnsanoğlu için imandan daha büyük, daha kıymetli bir
mazhariyet yoktur. Öyleyse ehl-i iman bu nailiyetin kadrini bilmeli, imanına
sahip çıkmayı ve onu korumayı birinci vazife addetmelidir.
İmanı korumak, aslında kalbi korumaktır. Çünkü iman kalpte olur. İmanın şartı
olan marifet ve tasdik kalbin fiilidir. Kalbi yahut gönlü korumak ise onu temiz
tutmakla, kirletmemekle, tezkiye etmekle mümkündür.
Kalp, ilâhi sıfatların tecelligâhıdır. Mümin, bu sıfatları müşahede ile Allah Tealâ’nın
varlığına ve birliğine şahadet eden, kalp ile tasdikini böylece gerçekleştiren
kişidir. Fakat nasıl üzeri tozlanmış, paslanmış, kararmış bir ayna kendisine
yönelen görüntüleri yansıtamazsa, temiz olmayan bir kalp de ilâhi tecellileri
yansıtamaz; bu sebeple de kâmil bir imanı barındıramaz.
Günahlar, dünya sevgisi, nefsin hevasına kapılmak, kalbi karartıp kirletir, onu
iş göremez, ölü yahut hasta bir kalp haline getirir. Görüntü vermeyen bir
aynanın ayna olmaktan çıkması gibi, ilâhi tecellileri alamayan imansız bir kalp
de kalp değildir; Mehmet Akif’in dediği gibi “sinede yüktür”.
Şu halde temiz bir kalp, pak bir gönül, içinde Allah’a imandan başka bir şey
olmayan, sadece sahibine tahsis edilmiş gönüldür. Allah Tealâ’ya böyle bir
kalple iman edenler artık emniyettedir. Hiçbir şey onları korkutamaz, onlara
zarar veremez. Çünkü Rabbü’l-Âlemîn’in dostluğuna ve korumasına nail olmuşlardır.
Hülasa, mümini her türlü tehlikeden muhafaza eden silah, temizlenerek beytullah
kılınmış bir kalp ve böyle bir kalple mümkün olan “kâmil iman”dır.
Fakat kalp sürekli değişir, halden hale girer. Bu onun tabiatıdır. İnkılâb
ettiği içindir ki kalbe “kalp” denilmiştir. Yani bir kere temizlenen, tasfiye
edilen kalp hep öyle kalmaz. Tasfiye ve tezkiyenin devamlı olması gerekir.
Müslümanlık iddiasında iken kalbimize mâsivânın girmesi elbette gaflet
eseridir. Aynı gaflet, kirlenmişliğine rağmen hâlâ gönlümüzün pak olduğunu
düşündürebilir bize. Böyle bir yanlış kanaate kapılmamamız için Sunullah Gaybî
Hazretleri iki tane kıstas koyuyor önümüze. Birincisi, eğer gönlümüz temizse
bunun zahirdeki belirtisi namaz ve oruçtur. Namaz ve oruç aslında bütün farz
ibadetleri sembolize eder. Dolayısıyla kalb-i selim sahibi bir mümin
mükellefiyetlerini aksatmadan yerine getirir, istikamet sahibi olur. Demek ki
ibadetlerini aksatan bazı kişilerin, “Siz benim kalbime bakın, benim gönlüm
temiz” iddiası geçersiz bir iddiadır.
Temiz bir kalbin bâtındaki şartı “vird-i salâh”, yani mümini Allah’tan gafil
olmaktan alıkoyan, onu istikamete ve kurtuluşa sevk eden devamlı bir zikirdir.
Bir mürşidin denetiminde ve onun talimatı doğrultusunda ders yahut vazife
olarak her gün yapılan; zamanı, usûlü, sayısı, şekli belirli özel zikirlere “vird”
denir. Bu tarifi de kastedilmekle beraber beyit, “vird”in diğer manalarının
çağrışım zenginliği üzerine kurulmuştur. Nitekim en genel manasıyla vird
“devamlı bir zikir”dir. Böylece kalbin temizliği zikrin devamlılığına
bağlanmıştır.
İkincisi “vird-i salâh” denilmekle kelime-i tevhid kastedilmiş, kalbin ancak
“lâ ilâhe illallah” zikriyle tehlikelerden korunabileceği anlatılmak
istenmiştir. Çünkü kelime-i tevhitte önce “lâ” diyerek bütün sahte ilâhlar,
nefsin hevaları, dünyalık düşkünlükleri kalpten silinir, “illallah” diyerek de
oraya sadece sahibi buyur edilir. Bu şekilde tasfiye etmekle, kişi bütün sahte
mabutları kalbinden çıkarır ve en büyük tehlikeden, şirk tehlikesinden
korunarak salâh bulur, gerçek manada mümin olur.
“Vird” kelimesinin kökünde “canlılığı yahut diriliği sağlayan bir şeyin akıp
gelmesi” manası vardır. Nitekim Arapçada su yoluna ve toplardamara aynı kökten
türeyen isimler verilir. “Varidât” işte bu akıp gelen şeyin kazandırdığı yahut
ihya ettiğidir. Mesela bir ağaca su verilmesi “vird”, o ağacın çiçek açıp meyve
vermesi “varidat”tır. İnsanların devamlılığı olan bir çalışmayla elde ettikleri
gelirlerine de “varidat” veya Türkçesiyle “akar” denildiği malumdur. Tasavvufta
devamlı zikrin semeresi olarak kalbe doğan ilâhi ilhamlar, manevi keşif ve
güzellikler yine “varidat” kelimesiyle karşılanır; bu manası kastedilerek
“Virdi olmayanın varidi olmaz.” denir.
Şu halde vird veya sürekli zikir kalbi diri kılan hayatî bir mayî gibidir. Diri
bir kalp zaten temiz bir kalptir, kalb-i selimdir. Canlılığını, ağacın çiçek
açması gibi, ibadetlerle, amel-i salihle dışa vurur.
Mümin, güzel amellerle çiçek açmıyorsa zikirle kalbini yeterince besleyip
kandırmıyor demektir. Elbette virdi olmayanın varidi olmaz. Çünkü virdi
olmayanın kalbi olmaz.