Allah Tealâ
hepimizi yeryüzüne ibadet ve taat için gönderdi. Dünyada bulunma sebebimiz,
aslî işimiz budur. Bu ibadet ve taatin gerçekleşmesini de Rasulullah s.a.v.
Efendimiz’e ittiba etmeye, O’na uymaya bağladı. Dinini bize O’nunla bildirdi,
dini nasıl yaşayacağımızı O’nunla gösterdi. Bu nedenle Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in
bildirip gösterdiklerine uymadan dinimizin gereklerini yerine getirmemiz mümkün
değildir.
Allah Tealâ’nın isminin anıldığı her yerde Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ismi
de birlikte anılır. Habib-i Hüda Efendimiz’in ruhaniyeti bütün ruhlardan önce
yaratılmış, peygamberlik ise O’na en son gönderilmiştir. Fakat Allah Tealâ
Hazretleri bütün peygamberlerden misak almıştır ki, peygamberler de O’nun risaletini
tasdik edip O’ndan ümmetlerine bahsetmiş, O’nun geleceğini bildirmişlerdir.
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in yüceliği, güzelliği binlerce sohbetle
nakledilse yeterli olmaz. “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah” kavl-i
şerifinin içinde Rasulullah’ın anlatılması dil ile mümkün olmayıp, ancak kalp
ile anlaşılır.
Allah Tealâ Hazretleri Peygamber Efendimiz hakkında ayet-i celilelerde şöyle
buyurmuştur: “And olsun ki Allah inananlara ayetlerini okuyan, onları arıtan,
onlara Kitap ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle
iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler.” (Âl-i İmran,
164)
“Nitekim biz size, aranızdan, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten
arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir
Peygamber gönderdik.” (Bakara, 151)
Hz. Adem a.s.’ın alnında tecelli eden Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in nuru
babası Abdullah’ın alnında tecelli edinceye kadar seçkin ve muteber insanlardan
tevarüs ederek gelmiştir. Onun nesebi Adem Aleyhisselam’dan başlayarak en
temiz, en güzel soy olmuştur.
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e uymak, O’nu sevmek, iman ve itaat etmek her
müminin üzerine vazifedir. “Peygamber Efendimiz’i seviyorum” demek iman etmekle
olur. Allah’a iman, kitaplara ve peygamberlerin tümüne iman ile olur. Bir kimse
Allah’a ve peygamberlere iman etse de yalnız birine iman etmese, iman sahibi
olmaz. Bu itibarla yahudiler, hıristiyanlar Efendimiz s.a.v.’e iman etmedikleri
için küfür içerisinde kalmışlardır. Onun için buyruluyor ki: “O halde Allah’a,
peygamberine ve indirdiği nura (Kur’an’a) inanın, Allah yaptıklarınızdan
haberdardır.” (Tegabun, 8)
Yine buyuruluyor ki: “Şüphesiz biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak
gönderdik. Ta ki (ey müminler) Allah’a ve Rasulü’ne iman edesiniz...” (Fetih,
8-9). Görülüyor ki peygamberler bizlere, cennete ulaştırıcı, ilâhi rızaya
kavuşturucu, umduğumuza nail, korktuğumuzdan emin edici Allah’ın ikramı hidayet
rehberleri olarak gönderilmişlerdir.
“... Öyle ise Allah’a ve ümmi peygamber olan Rasulüne -ki o Allah’a ve O’nun
sözlerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf, 158)
ayetiyle imandan sonra Rasulullah s.a.v.’e tâbi olmanın gerekliliği
bildirilmiştir.
Bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyruluyor: “Ey müminler! Allah’a ve Rasulü’ne
itaat edin. İşittiğiniz halde peygamberin emirlerinden yüz çevirmeyin.” (Enfal,
20)
Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini Rasulullah s.a.v. Efendimiz açıklar, anlatır,
yaşatır. Allah’ın Rasulü olmadan Allah’ı bilmek mümkün değildir. Allah Tealâ
buyuruyor: “Eğer ona (peygambere) itaat ederseniz doğru yolu bulmuş
olursunuz...” (Nur, 54) “Kim Rasul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur...”
(Nisa, 80). Görülüyor ki Habib-i Hüda s.a.v. Efendimiz’e itaat etmeden Allah’a
itaatten söz edilemez. Allah’a itaatin anahtarı, O’nun Rasulü’ne itaattir.
Allah Tealâ’nın rızası, Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e yakınlaşmadan,
hoşnutluğunu kazanmadan mümkün değildir. Elbette elçiyi baştacı eden,
gönderenin katında baştacı olur.