Veli, bir
öğrencinin işlerini üstlenen kişiler için kullandığımız bir kelime. Kelime,
aynı zamanda dost, sevgi manalarını da içeriyor. Yani yalnızca okul
toplantılarına katılmak, karnede gelen notlara sevinmek ya da kızmak için veli
değiliz. Dost olmak, sevmek için de veliyiz.
Zaman su gibi akıyor. Tatil, okulların açılışı derken birinci dönemi bitirmek
üzereyiz. Karne, yani bir nevi hasat günlerindeyiz. Okullarda veli toplantıları
yapıldı. Belki evlatlarımızın ders performansları hakkında güzel sözler
duymadık. Hatta karnelerde pekiyilerle doldurulması adet olmuş “hal ve
hareketler” sütunu için de iyi şeyler söylenmedi.
İnsan böyle toplantılarda öğretmenlerden o kadar şikayet duyuyor ki, kendi
çocuğumuz için bir iki güzel söz söylense, üzülen çoğunluğun yanında açıktan
sevinmeye hicap duyuyoruz.
Siz sevgili okuyucularımızın çocukları ne durumdalar? Onlardan memnun musunuz?
Güzel güzel okuyorlar mı? Emeklerinize masraflarınıza değer bir başarı gösterip
sizi umutlandırıyorlar mı, yoksa tüm iyi niyet ve çabalarımıza rağmen arzu
ettiğimiz gibi olmuyor mu?
Bir takım sorunlar olacak elbette. Lakin bunlara takılıp kalındığında onlara
yardımcı olmak yerine işi daha da yokuşa sürüyor olabiliriz. Gelin sizlerle
ikinci döneme doğru daha bilinçli ebeveynler olmak, farklı bakış açılarından
görebilmek ve yeni çözümler geliştirebilmek için bu sayfalarda da bir veli
toplantısı yapalım.
Suçlu kim?
Hani evvel zaman içinde adamın biri atını evinin avlusuna bağlamış, evine
girmiş uyumuş. Hırsızın biri gelmiş atı çalmak için. Gecenin sessizliğinde
atının yabancı birinden ürkerek kişnemesiyle uyanan adam dışarı çıktığında
hırsızı atı alıp gitmek üzereyken kıskıvrak yakalamış. Konu-komşunun da
yardımıyla, gecenin bir saatinde kadı efendinin kapısını çalmışlar. Adam
yakaladığı hırsız ile beraber yargılanmayı talep etmiş.
Gecenin o saatinde tatlı uykusundan uyandırılan kadı efendi, “nereden çıktı bu
iş” dercesine yüzünü ekşitmiş. Davayı bir an evvel sonuçlandırmak için uykulu
sesiyle atın sahibine sorular sormaya başlamış. Atını niçin ahıra bağlamadın,
kapısını kilitlemedin, niye öyle yapmadın, niye böyle yapmadın diye
sıkıştırmaya başlamış. Adamcağız neredeyse hırsızı yakaladığına pişman. En
sonunda mahkemeye tanık olarak gelen komşulardan biri dayanamayıp: “Kadı
efendi, kadı efendi! Hırsızın hiç mi suçu yok?” diye gürlemiş.
Şimdi bizler de bu soruyu öğretmenlerimize, eğitimcilerimize ve biz
anne-babalar olarak kendimize sormalıyız. Bizim hiç mi hatamız, suçumuz,
kusurumuz yok? Hep çocuklar mı suçlu? Hep onlar tembel, onlar haylaz, onlar
nankör, onlar söz dinlemez, onlar gamsız... Hakikaten öyle mi?
Eğitim ve öğretim bir arada
Bizim sistemde eğitim ve öğretim bir arada zikrediliyor. Okullar bu iki temel
kavramın her ikisini de edindirmeyi vaat ederek çocuklarımıza talip olmuş
durumdalar. Gönderiyoruz. Bıkmadan usanmadan hayır temennileriyle her gün
gönderiyoruz. 25 yaşına kadar, küçüklüğü de kreşlerde geçmiş ise çocukluğu,
buluğ çağı, ergenliği, gençliği okul sıralarında dirsek çürüterek geçiyor
çocukların. Bazen görülüyor ki bütün bu büyük zaman için tek kelime yakışıyor:
Zaman kaybı.
Diploma uğruna gençliğini harcamış ama hiçbir işe yaramayan bir birey
üretebiliyor mevcut eğitim sistemimiz. Bir iş görmüyorlar, beceri
edinemiyorlar. Sosyal açıdan kendi ergen grubuna angaje olmuş, ailesiyle akşam
birlikte oturma uyumunu bile gösteremeyen çocuklarımız var. Maalesef
bilgisayarların başında saatlerini harcamakla bilgisayar mühendisi
olabileceklerini hayal ediyorlar, değil mi? Suç kimin, biz bu çocukları
dışarıdan bir yerden ithal mi ettik? Yoksa bu sorundan da hormonlu gıdalar mı
sorumlu?
Farkında mısınız bilmem, çocuklarımız mutsuz. Çobansız kalmış sürü gibi
parklarda, caddelerde hiç de şık olmayan söz ve tavırlarla birbirlerini
oyalıyorlar. Bence onlara karşı en büyük yanlışımız, üretmeyi, alın terini
öğretememek. Çünkü anneler şöyle yakınıyor: Çocuklar çok para harcamayı
seviyor, verilen harçlıkla yetinmiyor, sürekli alışveriş yapmak istiyor.
Vermesen daha büyük yanlışlara yönelebiliyor. Aldıkları şeyler ise
arkadaşlarına şirin görünmekten başka bir işe yaramıyor.
Evet, işte karnını doyurması için verilen okul harçlığını arkadaşlarından ilgi
ve sevgi görebilmek için feda eden bir çocuk örneği. Para veya hediyelerle bir
nevi rüşvet ile arkadaşlık satın alıyorlar.
Çocuk zeki ama...
Aslında çocuklarımızın büyük çoğunluğu gerçekten çok zeki. Baksanıza,
yurtdışına burslu gittiklerinde çoğu geri dönmüyor, oralarda kapışılıyor. Dünya
bilim olimpiyatlarında üstün başarılar gösterenler oluyor. Fakat şimdilerde
moda, zeki çocuklar ders çalışmıyor. Hatta güzelim Anadolu liselerini terk
edenlere bile rastlanıyor. Sebebini anlamak, sırrına ermek gerçekten zor
görünüyor. Psikiyatrlara psikologlara götürüyorlar, “ergenlik depresyonu” denip
hayatlarının baharında maalesef “yasal uyuşturucu” tabir edilebilecek psikotrop
ilaçlara başlanıyor. Niçin 15 yaşında bir genç depresyona girer, okulunu
bırakmaya teşebbüs eder, soran-eden yok!
Sorun okulda mı, evde mi, arkadaşında mı? Böyle bir muhasebeye başlamadan önce
kendimize bakmamız, kendi davranışlarımızla ilgili biraz daha dikkatli olmamız
gerekiyor. Söz söyleyecek olsanız, mesela kardeşinle kavga etme deseniz, “Biz
sizden öğrendik!” diyebiliyorlar. Düşünüyorum da ana-baba okulları diye bir
yerler vardı. Bilgilerimiz eskimiş olabilir, bakış açılarımızı tekrar
yenilemeliyiz diyorum.
Ana-babalık görevi, çocukların karakteri olgunlaşıp ayakları yere basıncaya
kadar onları yuvaya bağlı tutabilmek ve huzuru evde tattırabilmektir. Kimileri
kulağıma fısıldıyor: Çocuğum namaz kılmıyor, diyor. Tamam, çok üzücü bir durum.
Peki sen ne yapıyorsun? Tartışıyoruz, kavga ediyoruz, babasıyla atışıyoruz
vs... Sonuçta genç isyan ediyor. Siz kendiniz cennetliksiniz ya, beni rahat
bırakın diyor. Evden kaçabiliyor, yanlış tercihler yapabiliyor. Bazı
ebeveynler adeta Kiramen Kâtibin meleklerinin vazifesini üstleniyor farkında
olmadan. Annenizi gördüğünüzde cehennemde yanacağınız aklınıza geliyorsa oradan
kaçmak istemez misiniz?
Bu konunun okul başarısıyla ne alakası var diye düşünenleriniz olabilir. Evet,
çok alakası var. Huzur, tolerans, sabır ve güçlü aile bağları, bir bireyi
motive eden temel unsurlardır. Onları beğenmeyerek, sürekli eleştirerek
istenilen sonuca varamayız.
Bizden bir şeyler saklıyorlarsa, korkuyorlarsa yine öncelikle kendimizi
sorgulamalıyız. Kin tutmak, mesafe koymak, eşe dosta şikayette bulunmak yerine
sevgimizi, şefkatimizi göstersek onları daha iyi kazanabiliriz. Özellikle
anneler sinir küpü asabi varlıklar değil de, şöyle toprak gibi olabilseler.
Üzerlerine ne dökülse sineye çekebilseler, gizleseler. Yanardağlar gibi ateş
püskürmeseler... Bir de kendimizi o gençlerin yerine koyabilsek...
Paylaşmalıyız. İyiyi de kötüyü de paylaşmalıyız. Kucaklamalıyız, onlar küçük
olsa bile gerektiğinde özür dileyebilmeli, değerli olduklarını
hissettirebilmeliyiz.
Çok küçük yaşlardan itibaren çocukça düşüncelerini ve yaşantılarını
önemseyerek, büyük gibi dinleyerek, hissederek büyütmeliyiz onları. Siz sabırla
dinlerseniz onlar da hevesle anlatır size dünyalarında neler olup bittiğini.
Duvarlara konuşmak
Bir akşam eve geç kalmıştım. Küçük oğlum okuldan eve gelip beni beklemiş. Zili
çaldığımda kapının arkasından serzenişler duymaya başladım. “Nerdesin be anne!
Nerdesin? Bekleye bekleye bi’ hal oldum..” diyordu. Bebek değil ya, koca
delikanlı. Ne var oğlum, dedim, karnın acıktıysa dolaptan yemek çıkarıp yemeyi
bilmiyor musun? Birden oğlumun gözleri doldu. “Var ya anne, dedi, az daha
gelmeseydin duvarlarla konuşacaktım!” Bir an duraksadım. Kendimi toparlayıp
dikkatimi ona yönelterek konuşmasını sağladım. Meğerse o gün okulda çok büyük
bir başarı kazanmış. Bunu anneme söylesem ne mutlu olur düşüncesiyle, bizimle
paylaşmak için okul saatinin bitmesini iple çekmiş. O hevesle eve gelmiş, kimse
yok! Ha şimdi gelirler diye üstünü bile değişmeden saatlerce beklemiş. Biz
geciktikçe duvarlara söyleyesi bile gelmiş. Paylaştık, sevindik, “çak bi’ tane”
yaptık.
Evlatlarımız, “Sizinle bir şey konuşulmaz zaten!” diyorsa orda durmalısınız. Bu
söz bizi düşündürmeli. Fakat şunu da kabul etmeliyiz ki onlardan hep
sevindirici sözler duyacak değiliz. Sizinle paylaşmaları size güvenlerini
gösterir ki, bu başarının anahtardır. Siz de onlara her zaman güvendiğinizi
gösterin.
Çocuğumuza destek olmayacaksak kime olacağız?
Okullarımızda yeni uygulama var. “Öğrenci odaklı eğitim yaklaşımı” deniliyor ve
son bir iki yıldır uygulanıyor. Bu sistem, öğretmenin dersi kendisi anlatması
yerine, çocuğu o bilgiye nasıl ve nereden ulaşacağı konusunda yönlendirmesi
esasına dayanıyor. Araştırmacı kişilik yetiştirmek hedefleniyor. Ama çocukların
ve ailelerin zorlandığı görülüyor. Eğer çocuk kendi bulup
çalışacaksa, saatlerce okulda durmasının ne anlamı var, sorusu akla
geliyor.
Bu sistem bizim alışageldiğimiz yetiştirme düzenimizle uyumlu görünmüyor.
Tecrübeli ve idealist öğretmenlerimiz de olmasa çocukları başarıya ulaştırmakta
gerçekten çok zorlanacağız. Her çocuk için uygun aile desteğinin varlığından da
söz edemeyiz. Bu ülkedeki boşanma oranları ve istatistiklere bir göz gezdirsek
ne demek istediğimizi daha iyi anlayabilirsiniz. Planlar programlar yaptırıp
çocuk odalarına asmak, kaynak kitapları masaya yığmak başarı için yetmiyor.
Eğitim sistemi zorunlu olarak çocuklarımızı 18 yaşına kadar bizden alıyor ve
eğiteceğini iddia ediyorsa, bu sürenin sonunda birçok yönüyle yaşam becerileri
gelişmiş bir birey sunmalıdır topluma. Bu bilinçle taleplerimiz olmalı.
Çocuklarımıza karşı tavır alıp, onlarla mücadele içinde olmak kimin derdine
deva olur ki! Onlarla barışık, uyum içinde, onların hayatı için el
ele gönül gönüle vermek gerekir. Gerekirse oturup onlarla birlikte çalışma
fedakârlığını gösterebilmeliyiz.
Bir de çocuklarımızdan sadece kapasitelerinin elverdiği başarıyı bekleyelim,
fazla hayalci olmadan. Hepsi alim olacak değil elbet, toplumun başka mesleklere
de ihtiyacı var. En önemlisi de insan gibi insanlara ihtiyacı var.
Kendinizi ve çocuklarınızı sevmeniz dileğiyle.