Hıfz ederek yani
ezberleyerek muhafaza etmenin biz müslümanlar için ayrı bir önemi vardır. Biz,
“hıfz etme”yi “muhafaza etme”nin ayrılmaz bir parçası, olmazsa olmazı olarak
gören bir kültür ve medeniyete mensubuz.
Hz. Musa a.s.’ın Tevrat’ı ve Hz. İsa a.s.’ın İncil’i tebliğ ettiği ilk kuşaklar
bu kitapları hafızalarına alıp kendilerinden sonra gelenlere aktarmış olsaydı
bu iki kitap tahrif olabilir miydi?
Şüphe yok ki adını zikrettiğimiz kutlu peygamberlerin mesajlarının ve
getirdikleri kitapların tahrif olmasında birçok tarihî durum ve olayın rolü
vardır. Ancak meselenin temelinde “hıfzederek muhafaza etme” konusundaki ihmal
ya da kusurun yattığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Hıfz ederek muhafaza etmenin biz müslümanlar için ayrı bir önemi vardır. Biz,
“hıfz etme”yi “muhafaza etme”nin ayrılmaz bir parçası, olmazsa olmazı olarak
gören bir kültür ve medeniyete mensubuz. İkisi de aynı kökten gelen “hıfz etme”
ve “muhafaza etme” arasındaki kopmaz ilişki bu durumu yeterince izah
etmektedir. Biz, önem verdiğimiz şeyleri muhafaza ederiz. Eşyayla aramızda bir
çeşit vefa ilişkisi bulunması bu yüzdendir. Saygı duyduğumuz insanların
kullandığı eşyaya da ayrı bir önem atfederiz. Onları sadece birer “hatıra”
olarak değil, saygı duyduğumuz insanla aramızda bir çeşit irtibat vesilesi
olarak görürüz. “Teberrük” olgusunun izahı da burada yatmaktadır.
Kur’an’da namaz konusuna hassasiyet göstermemizi emir ve tavsiye eden hayli
ayet-i kerime mevcuttur. Bunlardan birisinde “Namazlarınızı ve orta namazını
muhafaza edin” (Bakara, 238) buyurulur. Başka ayetlerde de müminlerin
özellikleri bağlamında, “Onlar namazlarını muhafaza ederler” (En’am, 92;
Mü’minûn, 9; Me’âric, 34) buyurulmuştur. Bu ayetlerde kastedilen, namazların
vaktinde ve ta’dil ve erkâna riayet edilerek kılınması olduğu halde, ayetlerin
“muhafaza edin” kelimeleriyle gelmiş olması şüphesiz son derece anlamlıdır.
Modernite ve hıfz/muhafaza
Yazık ki hıfz ederek muhafaza etme tarzı, modern zamanlarda kesintiye uğramış,
hatta dudak bükülerek karşılanır olmuştur. Esasen herhangi bir şeyi “muhafaza
etmek” modernitenin tabiatına aykırıdır. Toplum olarak “değişim” olgusunu o
derece benimsemiş durumdayız ki, söz gelimi üzerinde 20-30 yıl öncesinin
modasını yansıtan bir kıyafet bulunan kimseyi hemen yadırgarız. Hiç birimiz
ülkemize girdiği ilk dönemlerdeki cep telefonunu kullanmıyor, hatta onları
hatırlamıyoruz bile. Evlerimizde kullandığımız eşya için de aynı durum söz
konusu değil mi?
Bu durum eşyayla ilişkimizi son derece olumsuz biçimde etkilemiştir. Tüketim
toplumu olmanın vazgeçilmez şartı olan “kullan ve at” ilkesine hepimiz
titizlikle riayet ediyoruz! Hafızasız bir toplum haline gelmiş olmamız
bundandır; muhafaza etmeye değer bir şeyi kalmayanlarımızın sayısının gitgide artıyor
olması bundandır.
Aynı durum hıfz ederek muhafaza etme konusunda da geçerli. Eğitim sisteminde
“ezberlemek”, modası geçmiş, hatta yanlış bir metot olarak görülüyor artık.
Sanki ezberlemek öğrenmeye mani imiş gibi, ilgililerin ağzından “eğitimde ezberciliğe
dayalı metot günümüzde geçerliliğini yitirmiştir” tarzındaki cümleleri duymak
kimseyi şaşırtmıyor. Oysa biz, ilmin sadırlardan (hafızalardan) satırlara
geçtiğinde kaybolmakla yüz yüze geldiğine inananların kurduğu bir medeniyetten
geliyoruz.
İlimler tarihçimiz Taşköprüzâde şöyle demişti bir dörtlüğünde:
Hıfz edip cümle ulûmu, olmazsan hazır cevab / Nef’i yoktur, her ne denlü
eylesen cem-i kitab. / Hoş mudur bir meclise cehlinle sen hazır olup, / Diyesin
ki, hanede kodum ulûm-u bi hesab?
Yani, bütün ilimleri ezberine almak suretiyle hazır cevap olmazsan, ne kadar
kitap toplamış olursan ol, faydasızdır. Kendin cahil olduğun halde bir meclise
girip, “sayıya-hesaba gelmez ilimleri evde, kütüphanede bıraktım” demen doğru
olabilir mi?
Kur’an hafızlığı
Efendimiz s.a.v., kendisine nazil olan her ayeti hemen ezberine almaya özel bir
önem verirdi. Hatta bunun için Cebrail a.s., ayetleri okurken O da hemen
arkasından tekrar ederdi. Bunun üzerine; “Onu (vahyi) çarçabuk almak için
dilini kımıldatma. Şüphesiz onu (senin kalbinde) toplamak ve okutmak bize
aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et. Sonra
şüphe yok ki onun açıklaması da bize aittir” (Kıyâme, 16-19) ayetleri nazil
oldu.
Efendimiz s.a.v., her sene Ramazan ayında o ana kadar nazil olmuş ayetleri
Cebrail a.s. ile karşılıklı mukabele ederdi. Önce biri okur diğeri dinler,
sonra diğeri okur beriki dinlerdi. Son Ramazanda bu mukabele ikişer kere okumak
suretiyle cereyan etmişti. Ülkemizde bir Ramazan geleneği olarak “mukabele okunması”
vakıasının kökeni de buraya dayanmaktadır.
Kur’an hafızlığı bizzat Efendimiz s.a.v.’in yönlendirmesi ile Sahabe (Allah
hepsinden razı olsun) tarafından titizlikle yerine getirilmiş bir uygulamadır.
Sahabe arasında Kur’an’ı baştan sona bizzat Efendimiz s.a.v.’e arz ederek
ezberleyenlerin sayısı az değildir. Sahabe’nin önemlice bir kısmı da hafız
sahabilere talebelik ederek Kur’an hafızlığı payesine ulaşmışlardır.
“Muhakkak ki Zikr’i biz indirdik, onu muhafaza edecek olan da biziz.” (Hicr, 9)
ayeti, Yüce Kitabımız’ın ilâhi koruma altında olduğunu ifade buyurmaktadır. Bu
korumanın nasıl gerçekleştiği üzerinde düşündüğümüz zaman, önümüze önce
Kur’an’ın ezberlenmesi vakıası çıkmaktadır. Evet, Kur’an’ın ilâhi kudret
tarafından muhafazası, müminlerin onu hıfz etmesi üzerinden gerçekleşmektedir.
Evet, Kur’an diğer kitaplar (Tevrat ve İncil) gibi tahrif olmadan varlığını
sürdürüyorsa, bunu sağlayan en önemli unsurun, Allah Tealâ’nın bu ümmete
verdiği Kur’an’ı hıfz ederek muhafaza etme hassasiyeti olduğunu inkâr etmek
mümkün değildir.
Hadis hafızlığı
Müslümanların hıfz ederek muhafaza etme hususiyeti sadece Kur’an-ı Kerim
bağlamında kendini göstermemiştir. Bu ümmet, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in
hadislerini hıfz etmede de aynı hassasiyeti göstermiştir.
Efendimiz s.a.v., tıpkı Kur’an’ın hıfz edilmesi konusunda olduğu gibi,
Sahabe’yi, hadislerin ezberlenmesi ve başkalarına aktarılması, öğretilmesi
konusunda da teşviklerde bulunmuştur.
Bir keresinde Ebu Hüreyre r.a., kendisinden çok hadis dinleyip ezberlediğini,
ancak bir süre sonra unuttuğunu şikayet yollu söyleyince, Efendimiz s.a.v.
cübbesini çıkarıp yere sermesini söylemiş, sonra da cübbeye elleriyle dokunmuş
ve tekrar giymesini emir buyurmuştur. Ebu Hüreyre r.a. o günden sonra Efendimiz
s.a.v.’den işittiği hiçbir şeyi unutmadığını söylemiştir. (Buharî)
Tıpkı Kelamullah gibi Kelam-ı Rasul de bize kadar Sahabe’den itibaren ulemanın
ezberleyip aktarması suretiyle intikal etmiştir. Elbette tıpkı Kur’an gibi
hadisler de bir yandan ezberlenirken bir yandan yazıya geçirilip
kaydedilmiştir. Ancak özellikle ilk asırlarda yazı hiçbir zaman hıfzın yerini
tutmamıştır.
Hadis hafızlığı dediğimiz müessese de hıfz ederek muhafaza etme anlayışının
ürünü olarak doğmuştur. Kaynaklarda, yüzbinlerce hadisi hafızasına almış
insanlardan bahsedildiğini görmek bu bakımdan bize garip gelmiyor.
Sahip oldukları selim fıtrat, bir duyduklarını bir daha unutmamak gibi insanı
hayrete sevk eden bir özellik kazandırmıştı onlara. Söz gelimi Tabiûn’un ileri
gelen alimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî şöyle demiştir: “Bakî’den (Medine’ye
yakın bir mevki) geçerken nâhoş bir söz duyarım (da hafızamda kalır) korkusuyla
kulaklarımı kapatıyorum. Çünkü Allah’a yemin ederim ki işitmiş olduğum bir şeyi
asla unutmuş değilim!”
Şu söz de Zührî’ye aittir: “Ezberlediğim hiçbir hadisi tekrar etmedim. Biri
dışında hiçbir hadiste (doğru ezberleyip ezberlemediğim konusunda) şüpheye
düşmedim. O hadisi de arkadaşıma sordum. Onun da ezberlediğim gibi olduğunu
gördüm.”
Katâde b. Diâme es-Sedûsî, “Kulaklarım ne duyduysa muhakkak hafızam onu ezbere
almıştır.” derdi.
Süfyan es-Sevrî, “Kulağıma ulaşıp da ezberlemediğim hiçbir şey olmadı. Hatta
şuna uğruyorum (burada bir kelime söyledi), kulağıma bir şey çalınır da
ezberlerim korkusuyla kulaklarımı tıkıyorum.” diyordu. Başka bir rivayette
şöyle demişti: “Dokumacıya uğruyorum, bakıyorum bir ezgi mırıldanıyor,
ezberlememek için kulaklarımı tıkıyorum.”
Abdurrezzak da Sevrî’nin şöyle söylediğini aktarmıştır: “Hafızama aldığım bir
şeyin beni yarı yolda bıraktığı hiç olmamıştır!”
(İbn Abdilberr, Cami’u Beyâni’l-İlm, İbnu’l-Cevzî, el-Hâss alâ Hıfzi’l-İlm. Bu
konuda daha detaylı bilgi ve çarpıcı örnekler için bkz. M. Fatih Kaya, “Hadis
Hafızlığı”, Rıhle dergisi, I/2, Temmuz-Eylül, 2008, s. 29 vd.)
İlim hafızlığı
İlmi ezberine almak bizim kültür ve medeniyetimizde ilim adamı olmanın
vazgeçilmez şartıdır. Her ne kadar “ilim hafızlığı” diye bir tabir mevcut değil
ise de, ilmi hıfz etmek suretiyle muhafaza etmenin bundan daha uygun bir
tabirle ifade edilemeyeceğini söylemek abartı değildir.
Hanefî mezhebinin büyük alimlerinden İmam Serahsî’nin, dönemin hükümdarının
birtakım uygulama ve emirlerini onaylamadığı için kuyu hapsine mahkum edildiği
ve bugün 30 küsur cilt halinde basılmış bulunan “el-Mebsût” isimli dev eserini
her gün düzenli olarak kuyunun başında toplanan talebelerine ezberinden
yazdırdığı malum ve meşhur bir hadisedir.
İmam Gazalî rh.a.’in yaşadığı hadise de yine çok bilinen bir diğer çarpıcı
örnektir. İmam Gazalî ilim tahsilini bitirmiş memleketine dönerken, birlikte
yolculuk ettiği kervanı eşkıya basmış ve ellerinde bulunan her şeyi almıştı.
İmam Gazalî, eşkıya reisine kitaplarını geri vermesi ricasında bulunmuş,
gerekçe olarak da o kitapları yıllarını vererek topladığını, onlar giderse o
kadar yılın heba olmuş sayılacağını söylemişti. Eşkıya başının cevabı şu oldu:
– Demek ki kitapların elinden gidince sen bir hiçsin. Eğer böyleyse ne diye
yıllarını verdin bu işe?
Bu cevap İmam Gazalî’yi, yüzyıllar sonrasına etki edecek kudrette bir ilim
adamı olacağı yola sevk etmişti. Hemen oracıktan geriye döndü ve topladığı
kitaplardaki ilimleri hafızasına almadan memleketine dönmedi.
Bu ve benzeri örnekler, bizim ilim geleneğimizde ezberlemenin temel bir yer
tuttuğunu göstermektedir. Modern zamanlarda özellikle bilgisayar gibi bilgi
depolama vasıtalarının yaygınlaşmasıyla birlikte ilmi hıfz etme
alışkanlığımızın iyice kaybolmaya yüz tuttuğunu görmekteyiz. Teknolojik
imkânların bilgiye çabuk ulaşma konusunda bize büyük kolaylık sağladığı bir
gerçek. Ancak bunun yanında bir başka gerçek daha var:
Bilgisayarında veya benzeri bir başka aygıtta Kur’an metnini, hadisleri ve ilim
kitaplarını saklamak kişiyi ne Kur’an hafızı ne hadis hafızı, ne de alim yapar.
Çantasındaki veya cebindeki bir aygıtta bütün bunları depolamış bulunan kimse,
ne Kur’an hafızının, ne hadis hafızının ne de alimin elde ettiği derece ve ecri
elde edebilir. Bunların kişiye sağlayacağı şey, olsa olsa “malumatfuruşluk”tur!