Herkesin
hakkına riayet etmek, böylece haksızlıktan uzaklaşmak düzenli ve dengeli
davranmanın bir sonucu değil midir? Hak ve adalet konusunda rikkat düzeyinde
kılı kırk yaran bir düşünüşe kavuşabilen insan, aynı zamanda takvaya ulaşmış
sayılmaz mı?
Yaşıyoruz ama olması gerektiği gibi mi? İnsanlarla ve eşyayla olan ilişkimiz
ilâhi bir denge içerisinde mi?
Bir mümin selam verirken, kendisine ve karşısındakine dengede durmayı
hatırlatmaktadır aslında. Kendimiz ve çevremizle barışabilmek için Rabbimizin
şifresidir selam. Selamı almak, o kişiyi kendi ruh dünyamıza kabul etmemiz
demektir. Böylece birlikte var olmanın zemini ortaya çıkmaktadır.
Selam ile adalet birbirini tamamlayan iki önemli kavram. Zira İslâm yeryüzünde ilâhi
adaletin tesisi için var. İslâm düşüncesinde de küçük ve büyük alem arasındaki
münasebet genellikle adalet prensibine dayandırılır. Bu ilke büyük alemde
nizamı, küçük alemde ise itidali gerçekleştirir. Ömer Nasuhi Bilmen, “Hukuki
İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu” isimli eserinde, Hanefî fukahasının,
Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedilen, müminlerin biatla, gayr-i müslimlerin
zimmet akdi ile güvenliğe kavuştukları beldeleri “Dâru’l-İslâm”ın yanında
“Dâru’l-Adl” diye de adlandırdıklarını belirtir. (İstanbul, 1976, III/512)
Hangi adalet?
Adalet yorumlarımız, neredeyse saatlerimize benziyor. Çoğu saatler zamanı başka
başka gösterir ve herkes kendisininkine itimat eder. Oysa içinde bulunduğumuz
tam zamanı bilmeliyiz. Dikkat etmek gerekir ki adalet, sadece fıkıh terazisi
değil, aynı zamanda insanın vicdan ve gönül terazisidir. Günümüzde adil olmayı,
yaptırım gücü olan hukukî bir konu gibi algılayabiliyoruz. Mesela mahkemedeki
şahitliğimiz esnasında doğru söylememiz adil olmamızı yeterli kılıyor gibi
düşünüyoruz…
Oysa adalet kavramının pek çok farklı açılımları vardır. Mesela, Kınalızâde Ali
Efendi’ye göre adalet üç kısımdır:
1. Allah Tealâ’ya kulluk etmek. Kullukta
sahibinin hakkını gözetmek vardır. Her insanın Yaradanına karşı borçlu olduğu bu
kulluk vazifesini yerine getirmesi vaciptir.
2. İnsanların hakkını gözetmek.
3. Vefat eden geçmişlerin hakkını
gözetmek, yani onların borçlarını ödemek ve vasiyetlerini yerine getirmek.
Adalet kavramı sadece başkası veya herhangi bir eşya hakkında değil, kendi
varlığımız hakkındaki hükümlerle de ilgilidir. Öncelikle kendimize karşı adil
olabilmeliyiz ki bizden kainata adalet yayılsın. Hayatımızda, duygu ve
düşüncelerimizde dengede durabilirsek, aşırılıklardan uzak bir şekilde orta
yolu gözetebilirsek adaleti sağlayabiliriz. Ahmet Rıfat’a göre, “kötülükten
arınmış bir vicdanın ifrat ve tefritten uzak olarak itidal çizgisinde gördüğü
her nevi meşru (şer’î) hareket” insanın adil olduğunu belirler. (Tasvir-i
Ahlâk, 21-22)
Mutlak Adil
Adaletin kaynağı Allah’tır. Biz kullar adaletin ne demek olduğunu ancak O’ndan
öğrenebiliriz. Sonsuz adalet ve merhamet sahibi olan Rabbimiz’in yarattığı her
olay, verdiği her hüküm insanlar için en hayırlı ve en güzel olan değil midir?
Olumsuz gibi görünen hadiselerde bile hayır, güzellik ve hikmet vardır. Allah
Tealâ bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir: “…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir
şey sizin için hayırlıdır. Ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir.
Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
Kendisi mutlak adil olan Allah Tealâ insanlara da ilâhi kelamında adaleti
emretmektedir:
• “Hükmettiğin zaman onlar arasında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adil
davrananları sever.” (Maide, 42; ayrıca bkz. Hucurat, 9)
• “Allah insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi
emreder.” (Nisa, 58)
• “Ey iman edenler! Bir millete olan öfkeniz, sizi adaletten alıkoymasın. Adil
olunuz!” (Maide, 8)
• “Muhakkak ki Allah Tealâ adaleti, ihsanı (iyilik yapmayı) ve akrabaya muhtaç
oldukları şeyleri vermeyi emreder.” (Nahl, 90)
Takvanın anahtarı
Adalet sahibi olabilmemiz ve sonuçta faziletler deryasında mutlu olabilmemiz
için üç temel dinamiğe ihtiyacımız vardır. Akıl faktörü açısından hikmet
sahibi, gazab anında şecaatli yani cesaretli ve şehvetimizin yönlendirmelerine
karşı iffetli olmamız bizleri mutlak adaleti kavramaya ve yeri geldiğinde
uygulamaya doğru götürecektir.
Herkesin hakkına riayet etmek, çevremizdekilerin hakkını hakkaniyetle teslim
etmek, herkes hakkında doğru hüküm vermek ve böylece haksızlıktan uzaklaşmak,
düzenli ve dengeli davranmanın bir sonucu değil midir? Hak konusunda rikkat
düzeyinde kılı kırk yaran bir düşünüşe kavuşabilen insan, aynı zamanda takvaya
ulaşmış sayılmaz mı?
“Adil davranın, takvaya yakışan budur. Allah’tan korkun, Allah yaptıklarınızdan
haberdardır.” (Maide, 8) ayetinde de buyrulduğu üzere, adalet ile takva
kavramları arasında organik bir bağ vardır. İbn-i Hacer Askalânî’ye göre
adalet, ancak takva sahibi insanların ilişkileriyle anlaşılabilir. Takva ve
mürüvvete bağlanmayı sağlayacak bir melekesi olan kimse adil olabilir.
(Nuhbetü’l-Fiker Şerhi, s. 34).
Mülk O’nun ise, biz hangi mülkümüzden bahsedebiliriz ki? Susmanın anlamını
öğrenebilirsek, varlıklı olma yarışında zaman zaman yaptığımız haksızlıklardan
uzaklaşabilir ve takva kapısını aralayabiliriz. Bu kapı bizleri hikmet ve
irfana teslim olmaya götürecektir.
Nefsimizi hesaba çekerek
Kişi, adaletsizlikle başkalarına zulmedeceğine kendi nefsiyle uğraşsa insanlığa
doğru adım atmış olacaktır. (Mesnevi, s. 367). İnsanın dağlara verilen emaneti
üstlenmesi boşuna değildir. İnsanın Cenab-ı Hakk’ın adalet elbisesini
giyebilmesi için, öncelikle kendi kusurlarını görmesi ve onlar üzerinde
yoğunlaşması gerekmektedir. Eğer insan kendisini iyi ve yeterli görürse
kendisinden bihaber olacağından dolayı sonsuzluğa giden ilâhi yolda
ilerleyemez.
Sürekli olarak nefsimizi kayırdığımız için Allah’a ve diğer insanlara karşı
adaletli davranamıyoruz. Sonunda nefsimiz bizi bizimle baş başa bırakabiliyor
ve Allah’tan ve O’nun mübarek kullarından uzaklaşıyoruz.
Bu konuda Avn b. Abdullah rh.a. Hazretlerinin hata ve günahlarını hatırlayıp
ağlayarak pişmanlığını dile getirme şekli bizler için örnek olmalıdır:
“Vah, yazık bana! Bana ne oldu da ben bu kadar hata ve günahı işledim. Halbuki
ben o hatayı işlerken Rabbimin nimetleri içerisinde idim. Günahımın bir anlık
lezzetine aldandım. O lezzet gitti. Şimdi onun mesuliyeti kaldı. Kaybolmayacak;
her şeyin inceden inceye tespit edildiği amel defterime yazıldı. Yazık bana,
Allah’tan utanmadan bu işi yaptım. Nefsime uydum. Bu nefs ne acayip bir düşman!
Ben hatamı düzeltmeye çalışıyorum. O ise beni tekrar günaha çağırıyor. Ben ona
insafla, adaletle davranmak istiyorum, ama nefsim bana insaf etmiyor. Devamlı
beni Rabbimin rızasından çıkarmak için uğraşıyor. Benim helâkimi, dünya ve
ahiret saadetimi çalmak istiyor. Ya Rabbi! Nefsimi bana musallat kılma. Ona
karşı beni yardımsız, yalnız bırakma. Nefsim bana acımıyor. Bana sen merhamet
eyle. Ondan beni muhafaza eyle.”
‘Adalet mülkün temelidir’
İdarî makamlar, haksızlıklarla karşılaşılabilen yerlerdir. Makam sahibinin
ilâhi imtihanı, adaletle hükmetmesidir. Emrimiz altındakileri yönetiyor olmamız
zaman zaman nefsimize hoş geliyor, gururumuzu okşuyor olabilir. Ama
idareciliğimiz öte dünyamızı kaybetmemiz sonucunu da doğurabilir.
Makam sahipleri adalet konusunda Peygamber s.a.v. Efendimiz’in hadis-i
şerifindeki şu uyarısına her zaman dikkat etmelidirler: “On kişi üzerinde bile
olsa yöneticilik yapmış olan her insan, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna
elleri boynuna bağlı olarak gelir. Sonra da ya adaleti sayesinde kurtulur veya
haksızlık etmiş olduğu için mahvolur.” (İbn Hanbel, Müsned, II, 431)
Peygamberimizin adaletle hükmeden yöneticilere pek çok müjdesi de vardır:
• “Kıyamet gününde insanların Allah Tealâ’ya en sevgili olanı ve Allah’a en
yakın bulunanı adil devlet başkanıdır.” (Tirmizî, Ahkâm, 4)
• “Hükmünde, yönetimi ve velayeti altındakiler hakkında adil davrananlar, Allah
katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” (Müslim, İmâre, 18)
• “Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lütfuna ve
himayesine mazhar olacakların öncüleridir.” (Buharî, Edep, 36)
Taberânî’de geçen bir başka hadis-i şerifte ise Efendimiz s.a.v., “Hak ve
adalet üzere bir gün hakimlik yapmayı, bir sene devamlı Allah yolunda
savaşmaktan daha çok severim.” buyurmuşlardır. Hadis metninde görüleceği üzere
adaletin uygulanması, cihattan daha önemlidir. Bu noktada Hz. Ömer r.a.’ın
“Adalet, mülkün temelidir” sözü daha iyi anlaşılmaktadır.
Eğer adaletle hükmedemiyorsak bırakalım her türlü makamı… Tanıştığımız
insanların sayısının çok fazla olması, hatta bunlardan bir kısmının toplumda
hatırı sayılı kişiler olması bizlere sahte güven duygusu verebilir ama eğer
ilişkilerimizde haksızlık yapıyorsak, tüm insanlarla birlikte olmaktansa,
adaletli davranıp tek başımıza kalmayı tercih etmeliyiz.
Dünyanın Direği
İslâm, adalet konusunda sadece Allah için hareket etmemizi, birbirimizle olan
münasebetlerimizi Allah’ın rızasına uygun bir şekilde düzenlememizi ve yine Allah
için doğru şahitler olmamızı emretmektedir. Yeryüzünde adaleti gerçekleştirme
görevi müslümanlara yüklenmiştir. İslâm ümmeti bu ilâhi emri yerine getirdiği
dönemlerde yeryüzü adaletle dolup taşmıştır.
Avrupa’ya medeniyeti taşıyan müslüman Türkler, işlerini hakkaniyetle
yapmaktaydılar. Yusuf Has Hacib’in 1069 yılında yazdığı “Kutadgu Bilig”e
(Mutluluk Bilgisi) göre, Türk-İslâm kültürünün temel ilkelerinin nirengi
noktasını ‘könilik’ yani adalet oluşturur. Bu kültür üçgeninin köşeleri ise,
‘kişilik’ (insanilik), ‘uzluk’ (yararlılık) ve
‘tüzlük’tür (eşitlik).
Adalet yeryüzündeki varlığımızın garantisidir. Osmanlı dünyaya adaleti
sayesinde yüzyıllarca hakim olabilmiştir. 1300’lü yıllarda Gırnata’da bir
üniversitenin giriş kapısının muhteşem kitabesinde Yusuf Ebu’l-Hallac’ın dünya
hayatının dört direği hakkındaki hikmetli sözleri bir bakıma bu hakikatin
altını çiziyor:
“Hikmet sahiplerinin taşıdığı ilim, yetkili kimselerin göstereceği adalet, iyi
ve salih kimselerin duası ve yiğitlerin cesaretiyle dünya ayakta durur.”
Adil bir dünya için
Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır. Dinî değerlerimiz
kan kaybettikçe hayatımızı yaşanılır kılan sanatlarımız canlılığını yitirecek
ve sonuçta törelerimiz gerilemeye başlayacaktır. Adalet kavramının
buharlaşmasıyla törelerinden uzaklaşan halk çaresizlik içinde kalır. İşte bu
noktada kaos ortamı oluşur ve millet yıkılmaya yüz tutar.
Yaşadığı coğrafyada milletini diriltmek isteyen Muhammed İkbal, gelecek
tasavvurunu ilk dört halifenin belirgin özellikleri üzerine inşa etmiştir. Hac
dönüşlerinde Hindistan hacıları, İkbal’i ziyaret ederek ona hediyeler
getirmişlerdir. İkbal de hacılara getirdikleri hediyelerden dolayı teşekkür
eder ve sonra onlara şunları söylemekten de kendini alıkoyamaz:
– Hediyeleriniz için size teşekkür ederim. Ama getirdiğiniz hurmalar ve
zemzemler birkaç güne kalmadan bitecek; takke ve tesbihler de bir müddet sonra
eskiyeceklerdir. Keşke bunların yerine oralardan bize, Hz. Ebubekir’in
sadakatini, Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Osman’ın hayâ ve hilmini, Hz. Ali’nin
ilmini getirseydiniz de bunlarla yeni bir Pakistan inşa etseydik.
Çünkü İkbal’e göre kendi değerini bilen inanmış insan, halife sıfatıyla
insanlığın adalete kavuşmasını sağlama istidadına sahiptir: “Günlerin, zamanın
çehresi senin varlığınla şeref ve tazelik kazandı. Cihanda kavimlere adalet
dağıtan sensin.” (Rumuz-i Bîhodî)
Ekler:
Kanun
Önünde Herkes Eşit
Günümüzün hukuk sistemlerinde topluma hakim olan belirli sınıflar için
dokunulmazlıklar söz konusu olduğu halde İslâm Hukuku’na göre hiç kimsenin bir
ayrıcalığı yoktur. Çünkü İslâm’da adalet, hukuk önünde herkese eşit davranmayı
gerektirir.
Bunun için İslâm, toplum içinde yaşayan bütün kesimlerin birliğini sağlayan
prensipler koymuş, ümmetin güvenliğini garanti altına alan bir düzen kurmuştur.
Bu düzenin temel dinamiği şu ayet-i kerimedir: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta
tutarak Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin, ana ve babanızın
aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar
adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Adaleti yerine
getirebilmek için heva ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz
çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 135)
Bir gün Mahzumoğulları kabilesine mensup eşraftan Fatıma adında bir kadın
hırsızlık suçlamasıyla Peygamber s.a.v. Efendimiz’in huzuruna getirilmişti.
Kadının elinin kesilmesine hükmedildi. Fakat daha önceki uygulamalara göre
Kureyş kabilesinden olan asil bir kadına, suç işlemiş olsa bile, böyle ceza
verilemezdi. Hükmün infazının durdurulması için Kureyş’in ileri gelenleri Hz.
Peygamber’in çok sevdiği Üsame b. Zeyd r.a.’ı araya koyarak bu kadının
affedilmesini istediler. Üsame’nin böyle bir talepte bulunması Hz. Peygamber’e
çok ağır geldi. Hemen ashabını mescitte toplayıp bu konuda onlara şöyle hitap
etti:
– Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden yollarını şaşırıp
saptıklarını biliyor musunuz? Asilzadeleri bir hırsızlık yaptığı zaman onu
affeder, zayıf ve kimsesizleri bir şey çalarsa onları cezalandırırlardı.
Allah’a yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup
Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle onun da elini
kestirirdim. (Müslim, Hudûd, 2)
Devlet
Başkanı Bile Olsa
Adaleti bütün cihana yayılmış Halife Hz. Ömer r.a., hilafeti döneminde ashaptan
Übey b. Ka’b ile aralarında bir konuda anlaşmazlık meydana gelmiş ve bu
anlaşmazlığı çözmek üzere birlikte o dönemin Medine kadısı olan Zeyd b. Sabit’e
gitmişlerdi. Kadı olan Zeyd hemen devlet başkanı olan Hz. Ömer’e karşı saygılı
davranıp onun oturması için yere bir minder sermişti. Fakat adalet timsali Hz.
Ömer bu davranış karşısında şöyle demişti:
– İşte bu davranışın, şimdi vereceğin hükümde yaptığın ilk adaletsizliktir. Ben
davacımla beraber aynı yerde oturacağım.
Sonra davacı Übey b. Ka’b davasını ileri sürünce Hz. Ömer bu iddiayı kabul
etmedi. Bu durum karşısında Hz. Ömer’in yemin etmesi gerekiyordu. Kadı Zeyd b.
Sabit, Übey’e şöyle dedi:
– Gel Halife’yi yemin ettirme, onu bundan muaf tut. Davacı olduğun kişi bir
başkası olsaydı sana böyle bir feragatten söz etmezdim.
Bu teklifi duyan Hz. Ömer son derece kızarak böyle bir ayrıcalığı kabul etmeyip
derhal yemin etti. Sonra da Zeyd b. Sabit hakkında şunu söyledi:
– Halife ile herhangi bir müslüman hakkında eşit davranmasını öğrenmedikçe ona
dava götürülmemelidir.