HACI BEKTAŞ-I VELİ VE TASAVVUF – Esad COŞAN

www.mescere.net

Çok değerli kardeşlerim!

Allah'a hamd ü senalar olsun... Ciddî konulara, millî kültürümüze gençler arasında büyük ilgi var... Bize teklif edilen konu: Hacı Bektaş-ı Veli ve Tasavvuf. Ben bunu müsaade ederseniz, şöyle oturarak anlatayım, bildiğim kadarıyla.

Tasavvuf günümüzde hem Türkiye'de hem Batı'da çok ilgi gören bir konudur. Tarihte de böyle olmuştur. "Tasavvuf nedir?" diye soracak olursak ve tarifleri toplamak istersek -bunu bizden önce yapanlar olmuş- yüzlerce, Hatta binin üstünde tarif toplayan bilim adamları var... Ama bu büyük rakam sizi korkutmasın! Tariflerin çokluğu zevk farkından, bölge ve devir farkından; seviye, meşrep ve zihniyet farkından doğuyor.

Ayrıca da tarif edenler bütününü, bilimsel bir tarifi düşünmüyorlar da, en önde gelen vasfı ne ise kendilerine göre, onu söylemiş oluyorlar. Bu bakımdan tarifler çok...

Zaten sosyal bir kavramın çok kesin sınırlarla, küçük bir cümle içinde tarifi de kolay olmuyor. Bunu ortaokuldan, liseden, üniversiteden bilirsiniz ki, kültür ve medeniyetin de yüzlerce tarifi vardır.

Ahlâk üzerine üniversitede çok değerli konferanslar vermiş ve bir kitap yazmış olan Prof. Hayim Zoet, kitabına “Ahlâk Denen Bilmece" adını vermiş. Evet, herkes biliyor ama mahiyetini düşündüğü zaman, bir bilmece gibi... Birçok yönlerini anlatmak gerekiyor.

Tasavvuf İslâm'dan önce de var olmuştur. Muhtelif dinlerin tasavvufumuza benzeyen, derunî, iç hayatı yaşayan mensupları tarih boyunca her devirde görülmüştür. Batı'da bizim tasavvuf kelimesine yakın bir kavram olarak, mistisizm kelimesi vardır ama mistisizm tam bizim tasavvuf kelimemizi karşılamaz. Mistik sözü de, tam bizim sufî sözümüzü karşılamaz. Bunun sebebi, her kültürün medeniyetin kelimelerinden, kelimelerin doğuşundan, Hatta harf değerlerinde ve kavramlarında farklılık olmasındandır.

Meselâ bizdeki "s" harfi, Almanlarda "z" gibi okunur. Bölgeye göre de değişir. Bizdeki "v" harfi Almanlarda "f" okunur. Arapçanın ayın harfini başka milletler çıkartamadığı için, bir Arap müellifi kendi milletini, "Ayın harfini söyleyebilen millet..." diye tarif etmiştir. Çünkü mümkün değil, biz yapamayız. Gerçi ayın çatlatmak diye özentiler olmuşsa da, yine Araplar kadar güzel ayın söylemeyi kimse başaramıyor.

Bizim meselâ, selâmlama için kullandığımız "Selâmün aleyküm!" bile bugün Türkçede kullandığımız günaydın; veya Almanca'sı gutentag; veya İngilizce good morning, veya hello, gibi sözler aynı değildir. Biz selâmün aleyküm derken bir Mümin-i kâmil olarak karşımızdakine hem dünyadaki hem ahiretteki huzuru ve mutluluğu ifade eden, cenneti ifade eden bir temennide bulunmuş oluyoruz. Yani, "Hem dünyada esen ol, mutlu ol; hem de ahirette selâmete er, cennete gir, nimetleri gör!" gibi bir mana söylemiş oluyoruz. Başka hiç bir dilde bunun karşılığı yoktur.

Günaydın... Aydınsa aydın... Hava bulutlu olursa, biraz karanlık olur. Tünaydın, hiç doğru değildir. Tün (gece), karanlıktır ama karanlığın da kendine göre romantikliği vardır. "Allah'a ısmarladık!" da "Bay bay"la bir değildir. "Allah'a ısmarladık" demek, "Ben senden ayrılıyorum ama sen Allah'a emanet ol! Ben seni Allah'ın korumasına havale ediyorum, ona bırakıyorum." demiş oluyoruz.

Onun için, tasavvuf deyince ne eski mistiklerin mistisizmine benzer; ne vahdet-i vücut deyince, bizim anladığımız mana Yunanın panteizmine benzer... Ne biz iktisat dediğimiz zaman, Batı'nın ekonomisine benzer. Ekonomi, ev idaresi demek Yunanca... İktisat, orta yol demek, itidalli yol demek... Çok farklar vardır.

Bu böyledir daima... Harfler bile farklıdır. Alfabeler aynı gibi görünse bile Arap'ın harfi ile İranlı'nın harfi; Türk'ün harfi ile Alman'ın Fransız'ın, İngiliz'in harflerinin birbirlerine karşı durumları da farklıdır.

Bizim "v"mizi Araplar bilmezler. Biz Arabistan'a gittiğimiz zaman alışveriş yapacağız, soruyoruz: (Kem hâzâ yâ ahiy?) "Ey kardeş bu kaça?" diyoruz. O Türkçe "uç..." diyor, "beş..." diyor. Arap satıcı ama bizim Türk olduğumuzu anlıyor. Nerden anladı?

Birisi geldi bana, Hoca Efendi, Türk, anlaşılıyor tipinden... Benim ne olduğumu da anlayamamış. Çünkü orda bu kıyafetle değil, başka kıyafetle dolaşılıyor. Bana diyor ki:

"-Eyne kapalıçarşı yâ ahiy?" diyor.

Ben dedim ki:

"-İşte şu karşıdaki dükkânlar..."

"-Nerden bildin benim Türk olduğumu?" diyor.

"-Sen Kapalıçarşı diyorsun, farkında değilsin. Eyne -nerede- demekle Arapça olmuş olmuyor." dedim.

Birisi diyor ki:

"-Nereden bildi, bizim kem haza dediğimiz zaman, Türk olduğumuzu?"

-Çünkü Arap "kem" demez, "kem" der. Oradaki kem ile Türkün kemi arasında fark var... Biz "ve" diyoruz, onlar "ve" diyor. Biz "ve hüve" diyoruz, onlar "ve hüve" diyorlar. Aynı yazılışı okuyuşumuz bile farklı oluyor. Bunları misal olsun diye verdim.

Bizim tasavvufumuz başka bir yerde bulunan bir kıymet değildir. Emsalsiz bir kıymettir. Onu anlatmak istiyorum.

Peki, İslâm tasavvufunu anladık; Hint tasavvufundan, Yunan tasavvufundan, Yahudi tasavvufundan, Neoplatonizmden farklı... Ama ne?

Kısaca tarif etmek gerekirse: "İslâm dininin ve imanının özge bir yorum ve yaşam şekli..." diyebiliriz, sizin kelimelerinizi de kullanarak. Yani, kendine mahsus, başkasından farklı bir dinî hayat sürüş şekli... Demek ki, dinî hayatın muhtelif yaşanma şekilleri vardır. Tasavvufî tarzda dindar olmak, başka türlü bir yaşamdır.

Bunun bariz vasfı, işi lafta bırakmamaktır, davranışlarında göstermektir. Onun için, tasavvuf kal değildir, haldir, derler. Kal Arapçada söz demek... Hal de durum, vaziyet, insanın görünümü, mevcut şekli demek...

Onun için ihlâs dediğimiz şey; halis muhlis, samimi bir niyetle bir şeyler yapmak, çok önemlidir tasavvufta... Bunun karşıtı riya, yani başkası görsün, beğensin, alkışlasın diye, reklâm ve propaganda maksadıyla yapmak, o tasavvufî değildir. İhlâslı olmak tasavvufîdir.

Yani, iki namaz olsa, dinî birer dış form, hareket... Ayakta duruyor, sonra eğiliyor, yere yatıyor, kalkıyor... İkisi namaz kılıyor ama birisi asıl maksadı namaz kılmak değil de pabuç çalmak... Cemaatle beraber yatıp kalkıyor ama biraz sonra selâm verince, gidecek, pabucu çalıp kaçacak. Şekil tamam ama bunun namazının kıymeti yok... Ama ötekisinin namazı, gözyaşıyla, karşısında Kâbe'yi düşünerek, Allah'ın huzurunda olduğunu hissederek, titreyerek, ürpererek, huşu içinde namaz... İşte o tasavvufî namazdır. Yani birisi söz ve form; ötekisi hal ve gidiş ve davranış...

Onun için tasavvuf, derunî, halisane bir yaşam şekli... Tabii tasavvuf hep böyle bizim söylediğimiz gibi deruni midir, bunun lafı yok mudur?" derseniz, bunun lafı da vardır. Buna teorisi diyorsunuz. Eskiden nazarî derlerdi teoriğin yerine... Nazarî tasavvuf veya tasavvufun felsefesi veya felsefî tasavvuf denilen bir tarafı da vardır. Kitaplarda yazılan, enine boyuna kavramları münakaşa edilen, geliştirilen bir tarafı da vardır. Bir de yaşanan, amelî, pratik tasavvuf vardır tabii... O da tekke dediğimiz, tarikat dediğimiz yolda ve tekke dediğimiz yerde görülür.

Demek ki, bir tasavvufun ilmi vardır, bir de tasavvufî hayat vardır. Bunun sebebi şudur. Mevcut olan bir şey üzerinde araştırma yaptığımız zaman, onunla ilgili bilgileri topladığımız zaman, onun ilmini yapmış oluyoruz. Tasavvuf her ne kadar hal ilmi de olsa, bunun üzerinde düşündüğümüz zaman, tarifler yapmak istediğimiz zaman, hudutlarına çizmek istediğimiz zaman, içeriğini, muhtevasını tespit etmek istediğimiz zaman, ister istemez söz tarafına kayıyoruz. Başkasına anlatmak için, geliştirmek için, düzenlemek için, felsefesini yapmak için, tefekkür etmek için...

Sufî kelimesini duymuşsunuzdur, mutasavvıf sözünü duymuşsunuzdur. İşte tasavvufa bağlı, o hayat tarzı içinde olan kimselere bu kelimeler verilmiş. Sufiyye demek, erbâb-ı tasavvuf demek.... Tarikat, tasavvufun özel bir metoda göre uygulanış yolu demek... Tasavvufî liderlere şeyh deniliyor, mürşit deniliyor. Onların öğrencilerine, talebelerine mürit deniliyor, derviş deniliyor Farsça... Arapça fakir deniliyor. Fakir, derviş kelimesinin Arapçasıdır. Derviş, kapı kapı dolaşıp da bir şeyler isteyen demek... Fakir de, muhtaç demek...

Tekke denilen yerleri var... Tekkelerin büyükleri küçükleri var... Âsitânesi var, zaviyesi var, ribatı var... Bunları duymuşsunuzdur.

-İslâm tasavvufu, kendi kendine varlığı olan, kendi başına bir ayrı tasavvuf mudur?

-Evet, İslâm tasavvufu kendi kendine, başka hiç bir yerde emsali görülmeyen, eşsiz, emsalsiz, ayrı bir tasavvuftur. Hiç benzemez Hint tasavvufuna... Hiç benzemez Yunan tasavvufuna... Hiç benzemez İskenderiye'deki tasavvufa...

-Nerden çıkmıştır İslâm tasavvufu veya daha önceki tasavvuflar nerden çıkmıştır?

-Dinî emirler üzerinde düşünmekten ve onları uygulamağa çalışmaktan çıkmıştır.

O halde İslâm'da tasavvufun kaynağı Kur'an-ı Kerim'dir. Çünkü Kur'an-ı Kerim Allah'ın emirlerini toplayan bir kitaptır. Allah'ın emirlerini tutmak isteyen insanlar, Kur'an-ı Kerim'in harfini bile değerlendirmişler. Niye şu kelimeyi önce kullandı, niye bunu sonra kullandı?

Bir misalle anlatayım: Diyor ki bir adap kitabında... Çeşitli işleri en güzel tarzda yapmaya adap diyoruz, o işin adabı diyoruz. Yemek yemenin adabı... Yemeği nasıl yiyeceğiz? Yemeğin içeriğinde neler olacak? Elimde bir elyazması eser var, orda yazmış, diyor ki: "Önce meyve yemek lâzım, sonra yemek yemek lâzım!" Bu modern bir şey, güzel bir şey... Şimdiki ilim adamları da aynı şeyi söylüyorlar: Meyveyi önce yemeli, mide dolmalı; öteki yemekleri yemeğe pek vakit kalmamalı! Böylece aşırı yeme önlenmiş olur vs. Bugünün doktorlarının tavsiye ettiği bir şey...

Peki, nerden çıkartmışlar bunu? Elimdeki elyazması eser de diyor ki: "Kur'an-ı Kerim'den çıkmışlar. Çünkü:

(Ve fâkihetin mimmâ yetehayyerûn. Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn.) diyor Vakıa sûresinde... Yani, "İstedikleri türlü türlü meyvalar olacak cennette... Ondan sonra çeşit çeşit kuş etleri olacak." Madem ki, kuş eti daha sonra söylenmiş; o halde yemekte önce meyve yenmeli; kızartmalar, kebaplar, bıldırcın dolmaları ve sâireler sonra yenmeli..." Müslümanın Kur'an-ı Kerim'i görüşü, anlayışı böyledir.

Şimdi biz Kâbe'nin karşısında, bir kaç arkadaş farz namaza durduk. Karşımızda, şu duvar kadar mesafede Kâbe-i Müşerrefe... İmam selâm verdi, biz de selâm verdik. Baktım yan taraftan, üç dört adam ilerden bir itiraz yükseldi, münakaşa başladı... eğildim baktım. Diyor ki:

"-Niye selâm verdiniz?"

Arkadaş da diyor ki:

"-İmam selâm verdi, onun için selâm verdik."

"-Olmaz!" diyor. Sakallı bir yaşlı zat... Suudlu anlaşılan, Türk değil... "Olmaz!" diyor.

"-Nasıl olacak?"

"-İmam bir bu tarafa selâm verecek, bir öbür tarafa selâm verecek. Siz ondan sonra selâm vereceksiniz."

Şimdi ben tesadüfen veya tevafuken bir iki gün önce kitapta okumuştum o konuyu... Biliyorum. Dedim ki:

-Muhterem efendi! Peygamber Efendimiz buyurumuş ki, "İmama tabi olan cemaat onun yaptığı şeyi aynen yapsın ve sonunda namaz bittiği zaman, (İzâ sellemel imâmü fesellimû) imam selâm verdiği zaman, siz de selâm veriniz!"

Şimdi Burada bir "fe" harfi var... Bu birkaç manaya gelebiliyor Arapçada... Bir manası, "Hemen onun arkasından, hemen onunla beraber" Bir manası da "O yapsın da, ondan bir müddet sonra" manasına gelebiliyor. O mezhep öteki manayı almış; bizim âlimlerimiz de hemen manasına almışlar. "Madem rükûa eğilirken beraber eğiliyoruz, kalkarken beraber kalkıyoruz. O halde selâmı da beraber yapmamız lâzım!" diye anlamışlar. Ben bunu anlattım. Yani dilbilgisine ait bir kuraldan ve tabii daha başka delillerden çıkıyor.

Etrafa birkaç meraklı da toplanmıştı. Dediler ki, "Amca bak, bu bilerek yapıyor, hadis-i şerifi de biliyor." "Bizim mezhebimiz bu!" dedim adama... Adam kızdı, "Peygamber Efendimizin zamanında mezhep yoktu." dedi. Mezhep yoktu ama Peygamber Efendimizin sözlerini ve emirlerini yorumlayınca, mezhepler ortaya çıkıyor. Bir şeyi anlamağa, anlatmağa çalıştığınız zaman anlayış farkları ortaya çıkacak. İster istemez olacak. Sen de düşündüğün zaman, sen de bir şey yapacaksın, mecbursun.

Ve herkes bizi haklı gördü. Adama nasihat ettiler filân.

Demek ki, bazen bir kelimeden; yemekten önce meyva yenecek, kebap sonra yenecek... Bazen bir harften hemen imamla selâm verecek, sonra selâm verecek gibi bu kadar Kur'an-ı Kerim'e bağlı müslümanlar. Tasavvuf da oradan çıkmıştır; ayet-i kerimelerden ve ayetlerdeki emirlerden çıkmıştır.

Çok tasavvufî kitaplar var... Benim kütüphanem de dolu, siz meraklıysanız sizde de vardır. O kitapların hemen, aşağı yukarı aynı olan bir içyapısı vardır. Tasavvufun tariflerini anlatırlar. Yüz tane tarifi, yüz elli tane tarifi ve münakaşaları orda anlatırlar. "Tasavvuf kelimesi nerden çıkmış?" filân... Ondan sonra bir geniş bahis açarlar: Tasavvufa kaynak olan ayetler filân diye...

Ben onları uzun boylu anlatmayacağım ama "Kur'an-ı Kerim'den çıktığı ispatlanmıştır!" diyorum. Çünkü biz nihayet tasavvufu Burada bir giriş olarak anlatacağız. Ondan sonra Hacı Bektâş-ı Veli'yi anlatacağız ikinci bölümde... Ondan sonra da Hacı Bektâş-ı Veli'nin tasavvuf anlayışını, görüşlerini anlatacağız. Planımız bu... O halde plandaki yeri kadar anlatmamız gerektiğinden kısa geçiyorum.

Kur'an-ı Kerim'den çıkmıştır, kesin... Ben ilâhiyat profesörüyüm, kitaplar literatürde böyle diyor, araştırmalarımız da böyle... Tamam...

Hadis-i şeriflerden, Peygamber Efendimizin sözlerinden çıkmıştır. Bu hususta çok hadis-i şerifler var... Kesin yüzlerce, binlerce hadis-i şerif var... Ve Peygamber Efendimizin hayat tarzı, -bugünkü kelimelerimizle tarif etmemiz gerekirse- tamamen mutasavvıfâne veya tasavvufî bir hayattır. Tabii, Peygamber Efendimiz sonraki bir cereyana kapılmış da, o akıma tabi olmuş da mutasavvıf olmuş değil; demek ki, mutasavvıflar Peygamber Efendimize tam uymaya muvaffak olmuş insanlar demektir. Bu onu gösteriyor.

Tarihte önce olan, arkadan gelenlerce takip edildiğine göre, Peygamber Efendimizin hayat tarzını en iyi uygulayabilen insanlardır mutasavvıflar... O halde sünnet-i seniyyeye en uygun yaşam tarzında olan kimselerdir. Yüzlerce binlerce misal verebilirim.

-Peki, sizin bu tarif ettiğiniz çizginin dışında, başka türlü tasavvufî akımlar ve tasavvuf grupları, sufiyye grupları yok mu?

-Vardır ve çok çeşitlidir. Bu çeşitliliği hoş görmek lâzım! Çünkü bir kere tarihin derinliğinden günümüze kadar 1400 yıllık, 14 asırlık bir zaman boyutu var... Ondan sonra da eski dünyanın üç kıtasına yayılmış muazzam bir mekân boyutu var... Enini boyunu çarparsanız muazzam bir saha, alan çıkıyor ortaya... O kadar geniş sahada, bu kadar derin zaman içinde elbette bölgeler farklar olacaktır. Bilimsel bir şey... Zaten olmasaydı şaşırırdık, hayret ederdik; "Bu kadar beraberlik nasıl olabilmiş? Değişmemiş iklime göre, bölgeye göre..." diye...

Çünkü saf bir rengi bile alsanız, beyazı bile alsanız, biraz boya çıkartabilen bir şeyle karıştırdığınız zaman, beyaz bile değişir; bej olur, krem olur, kurşunî olur, açık pembe olur... Yani bulunduğu yerdeki tesirleri alır. İslâm da bir yere gitmişse, Orta Asya'daki İslâmî anlayış ile Hindistan'daki İslâmî anlayış; Afrika'daki İslâmî anlayış ile Yemen'deki İslâmî anlayış farklıdır. Çünkü orada bir renk vardır daha önce... İslâm bembeyaz oraya gittiği zaman ya pembeleşmiştir, ya filizî olmuştur, ya gri olmuştur, ya bej olmuştur, ya koyu kara olmuştur... Bu normal...

Tabii çok bildiğiniz bir takım isimleri de söyleyebiliriz. Mutasavvıf deyince, büyük sufî deyince, tasavvufun büyük mümessilleri, temsilcileri, onu temsil eden isimler; meselâ: Abdülkadir-i Geylânî, Kadirî tarikatının piri... Bahâeddin-i Nakşıbend; ki, mensuplarına Nakşibendî veya Nakşî deniliyor. Mevlana Celâleddin-i Rûmî meselâ... Mevlevî deniliyor, Türkler çok iyi bilir bunu... Pakistanlılar bilir, bütün batı da biliyor. Eşrefoğlu Rûmî... Meselâ, hepimizin başımızın tacı, gönlümüzün sultanı Yunus Emre... Meselâ, Bursa'nın meşhur Emir Sultan'ı... Üftâde'si... Meselâ, Üsküdar'ın meşhur Aziz Mahmud-u Hüdâi'si...

Meselâ, Erzurum'un meşhur İbrahim Hakkı'sı... Mârifetnâme isimli o muhteşem eseri yazmış olan, o rengârenk kültürü fevkalâde yüksek ve çeşitli bilgilere vukufla temas etmiş olan, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü cesaretle söylemiş olan, astronomi gözlemleri yapmış olan insan... Tillo'da... Siirt'in Tillo ilçesinde yatıyor, kabri orası...

Meselâ, İsmail Hakkı Bursevî...

İşte Hacı Bektâş-ı Veli el-Horasanî -yani Horasan'dan gelme- bunlardan birisi ve çok meşhurlarından birisi... Buna da bağlı olanlara Bektaşi diyorlar. Ama Bektaşiler Hacı Bektâş-ı Veli'yi tam uygun mu, değil mi; onu konferansımda söyleyeceğim, belirteceğim.

Şimdi neden Marmara Üniversitesinin bu güzel, çok sevdiğim Uluslararası İlişkiler bölümünde -bu sizin dalınızı çok seviyorum, şahsen beğeniyorum- neden bu konuyu seçmişsiniz veya beğenmişsiniz de salonu doldurmuşsunuz; gelip oturmuşsunuz, merakla dinliyorsunuz? Biliyorum merak ettiğinizi... Ben Bektaşi değilim, Sünniyim. Çünkü orada Sünniliğe uymayan, şeriata göre biraz kabil-i tenkit, tenkit yiyen, münakaşa edilen taraflar var... Ama Bektaşilik'le Nakşîlik arasında bir ilişki de tarihî bir gerçek... Böyle bir ilişki var, onu söyleyeceğim.

Benim Hacı Bektâş-ı Veli ile doğrudan doğruya ilgilenmem olmayabilirdi. Amma, Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde doktora tezimi İznikli Hatiboğlu Muhammed -İznikli değil, aslında Denizli'nin Honaz kasabasından- üzerinde yapmıştım. O böyle yüz hadis, yüz hikâye, tefsir kitabı vs. yazmış. Ben onun üzerinde doktora tezimi yaparken bir de baktım ki, bu Hatiboğlu Muhammed, Hacı Bektâş-ı Veli'nin bir eserini de manzum olarak, şiir halinde ortaya koymuş. Oradan meseleye girdim ve o manzum eseri okuyunca, çok hayret ettim. Baktım ki, Bektaşilerle Hacı Bektaş arasında, bugün Hacı Bektaş'ı seven insanlarla, "Bu bizim pirimizdir, başımızın tacıdır." diyen insanlarla Hacı Bektâş-ı Veli'nin kitabındaki fikirler arasında çok büyük farklar var... O zaman, bu beni enterese etti, ilgimi çekti. Onun üzerinde doçentlik tezi çalışması yapayım diye düşündüm.

İkinci sebebi de, Anadolu'daki Türk edebiyatının 14. Yüzyıl'dan kalmış eserleri çok az... Çok kıymetli o eserler, antika yani... Onlardan birisi oluyordu bu Hatiboğlu'nun tercüme ettiği eser; yani Hacı Bektaş'ın makalâtı... O bakımdan ben de onu orijinal bir çalışma olacak diye aldım. Hakikaten de orijinal bir çalışma oldu ve çok büyük etkisi oldu. Bizim bugünkü fikir ortamımızda çok ilgi çekti. Televizyonlarda, gazetelerde, toplantılarda, anmalarda bahis konusu edildi. Yani, benim ilgimi çektiği gibi, halkımızın da ilgisini çekti.

Peki, sizin için konunun önemi ne? Benim için bu hususî bir önem taşıyor, böyle girmişim bu konuya; ama siz nerden ilgileniyorsunuz?

Bir kere, Hacı Bektâş-ı Veli'den çok bahsediliyor; onun için merak etmiş olabilirsiniz. Ve bazı kimseler Hacı Bektâş-ı Veli'ye diyorlar ki, "Çok hoşgörülü bir insandı, modern zihniyetliydi. Kadın erkek ilişkilerinde çok demokrat idi. Kadın erkek bir arada... İçkiye filân da müsamaha ediyordu. Namaz kılmasa da oluyordu." Allah Allah... Böyle anlatıyorlar. Sonra, "Türkçüydü, anti-Arap bir zihniyete sahipti ve Arap kültürüne bir reaksiyon olarak Kırşehir'de bayrak açmıştı..." filân. Allah Allah... Böyle söyleniyor ve hâlâ platonik, efsanevî ve masalımsı anlatımlar devam ediyor.

Tabii Türkiye'de Alevi vatandaşlarımız da var... Alevi vatandaşlarımızın böyle sarkık bıyıklı dedeleri var, bağlandıkları kimseler var... Sakalı, bıyığı farklı... Onlar da Hacı Bektâş-ı Veli pirimizdir diyorlar, seviyorlar ve bunların da milyonları tutuyor sayıları... Onlar da ilgileniyorlar bu konuyla... O bakımdan benim çalışmam gibi onlar da bu konu ile ilgililer...

Hatta Kemal Aytaç Bey vardı Ankara'da... Millî Güvenlik Kurulu'nda da görev yapmış; rektör yardımcılığı yaptı Malatya'da filân... Benim tezimi merak etmiş, okumuş, henüz tanışmıyoruz; "Bu şahısla tanışmak istiyorum!" demiş. Fakülteye geldi tanıştık. Ondan sonra da sevgimiz, muhabbetimiz devam etti. Malatya İnönü Üniversitesi'ne rektör yardımcısı olarak gitti. Oraya bizi transfer etmek istedi:

"-Buyurun, Ankara İlâhiyat'tan bizim Malatya'ya gelin!"

Ben dedim ki:

"-Ben sakallı bir insanım."

"-Mahzuru yok!" dedi.

"-Biraz kendimin tasavvufla ilgisi var..."

"-Olsun, buraya gelirsiniz, mürit toplarsınız." dedi.

Baktım, ne dersek evet diyor. Sonra bir haber gönderdi. Oradaki Alevi vatandaşlarımız, kardeşlerimiz demişler ki: "Hocamız bu doçentlik tezini ya kendisi bastırsın; ya da müsaade etsin biz bastıralım! Bu çok güzel, bunu merak ediyoruz." demişler.

Sonra, askeriyede de bir önemi var Hacı Bektâş-ı Veli'nin; Çünkü yeniçerilerle ilgisi var... Yeniçerilerin 94 tane ordusu var... Orta diyorlar; ordu demek veya bölük demek, askeri birlik demek... Onlardan bir tanesinde başköşeyi Hacı Bektâş-ı Veli'nin mümessili temsil ettiği için, ordu ile de ilişkili...

Bazı paşalar o bakımdan Hacı Bektâş-ı Veli ile de ilgileniyorlar. Hatta benim tanıdığım bir albay vardı. Hacı Bektaş kasabasını severek, hürmetle ziyaret etmiş. Yakınımızdı, Allah rahmet eylesin...

Sonra bu yıl, Ahmed-i Yesevî'yi anma yılı oldu biliyorsunuz. Biz önümüzdeki cumartesi pazar da Ahmed-i Yesevî'yi anma sempozyumu tertipliyoruz. Hacı Bektâş-ı Veli, Ahmed-i Yesevî'nin yoluna bağlı... Yeseviye tarikatından...

O bakımdan da bu yıl güncel olan, yani fikir ortamında ilgi çeken ve bahis konusu edilen Ahmed-i Yesevî ile de ilgili olması bakımından önemli...

Kültür tarihimizde büyük yeri var... Bektaşi tarikatıyla ilgisi var... O bakımdan sizleri de ilgilendirmiştir muhakkak... Çeşitli meraklarla buraya gelenler vardır.

Şimdi Hacı Bektâş-ı Veli'nin hayatı hakkında bazı bilgiler vereyim size... Ondan sonra, eserleri hakkında bilgi vereceğim. Ondan sonra, görüşleri ve Makalât içindeki fikirleri hakkında iddialı şeyler söyleyeceğim. Mevcut bilgileri değiştirecek, altı kırmızı kalemle çizilecek şeyler söyleyeceğim. Ondan sonra da sorularınız olursa, onları cevaplandırmak için bir zaman ayırmayı düşünüyorum.

Şimdi bizim doçentlik tezini eksikli kusurlu bastılar, Hacı Bektâş-ı Veli'nin Makalât'ı diye... Bunun tashih edilerek, düzeltilerek yeniden basılması lâzım! Hacı Bektâş-ı Veli hakkında onu seven insanların arasında bir takım menkıbeler, daha doğrusu menkıbeler var; menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Veli... Menâkıb denilince, tarihi bilgi olmuyor da biraz daha sübjektif, gerçekliği münakaşa edilebilen, bazı konularda insanı biraz kuşkuya da düşürebilen bilgiler demek oluyor.

Onun için biz menkıbeleri, Menâkıb-ı Hacı Bektâş budur diye söyleyemiyoruz. Alıyoruz Menakıpnameyi, inceliyoruz. Şurası doğru olabilir, burası olmayabilir. Şurası şu sebepten, şu delilden dolayı, kanıtlardan dolayı doğru değildir diyebiliyoruz.

Hacı Bektâş-ı Veli'nin zamanı ile ilgili dökümanlar, belgeler çok azdır.

Hacı Bektâş-ı Veli Horasan'lıdır. Horasan bugün İran'ın kuzeydoğusuna, Hazar Denizi'nin güneydoğusuna rastlayan mıntıka... Özbekistan'ın, Türkmenistan'ın, Afganistan'ın bir kısmını içine alan bir bölge... Bu bölgede, Nişâpur şehrinde doğduğu rivayet ediliyor. Doğru olabilir. Bunun doğruluğunu eserin içindeki fikirlerin tahlilinden, Hacı Bektaş'ın kültürel yapısının incelenmesinden de teyit ediyoruz. Böyle olduğu mümkün...

Hacı Bektâş-ı Veli, onu sevenlerin söylediğine göre Arap soyundan, Hatta Peygamber Efendimizin evlâdından... Yani seyyid... Kendileri seyyid diyorlar, çok net olarak... O zaman tabii bir Arap'ın kalkıp da Türkçülük yapması olamaz.

Sonra Arap kültürüne reaksiyon olarak Kırşehir'de Türkçü bir cereyan başlatmış!? Bu masal, böyle şey olamaz. Mümkün değil böyle şey olması... Zaten, milliyetçilik cereyanları 19. Asır'da çıkmış. O asırda böyle bir milliyetçilik cereyanı yok... Kavmiyetçilik çok günah, ayıp diye düşünüyor herkes... Birçok kavimler bir potada erimiş, birbirlerini kardeş biliyorlar. Böyle bir şey bahis konusu değil... Şimdiki az düşünen düşünürlerin fantazileri... Mümkün değil...

Seyyid olması mümkün müdür? Mümkündür. Çünkü Nişâpur Arap ordugâh merkezi idi zaten... Arapların fütühat ordularının karargâhı idi. Nişâpur'dan Arap olduğunu bildiğimiz çok alim yetişmiştir. Meselâ, Hâce Abdullah-i Ensârî; yani ensardan, Medine'den, Medine kabilesinden... Çok net olarak sülâlesini, şeceresini biliyoruz Arap kavminden... Nişâpur'a yakın bir şehirden... Daha pek çok isimler verilebilir. Mümkündür, Hacı Bektâş-ı Veli de seyyid olabilir.

Zaten Makalât isimli eserini Farsça değil, Türkçe değil Arapça olarak yazmıştır. O devirde Farsça çok yaygın ve Hacı Bektâş'ın yaşadığı zamanda birçok kimse Farsça yazıyor. Divanda, devletin kademelerinde Farsça konuşuluyor. Sonra Karamanoğlu Mehmet Bey, "Bundan sonra bargâhta, dergâhta Türkçe konuşulsun!" demiş de, Farsçadan öyle vazgeçilmiş. Mevlana Celâleddin-i Rûmî Konya'da -biliyorsunuz- Mesnevî'yi Farsça söylüyor. Böyle bir durumda Arapça eser yazıyor. Doğru... Demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun görmüş.

Ne zaman yaşamış? Çeşitli rivayetler var, onları inceliyoruz. Burada detayı var, o detaya sizi sokmak istemem, yormak istemem. Mevlana ile çağdaş...

Tarikatların tekkelerinde tomarlar vardır. Böyle tomar halinde dürülmüş, deri veya çok sağlam kâğıt üzerine yazılmış şecereler vardır. Yani, bu makama kim geldi, ondan sonra kim geldi, ondan sonra kim geldi? Böyle sıra ile yazılır ve intikal eder. Şeyhinden halifesine, ondan ötekine intikal eder. İşte o tomar denilen bu şecere kâğıtlarında verilen bazı rakamlar var. O rakamların doğru olması mümkündür. Çünkü o gibi evrak muhafaza edilmiştir, korunmuştur ve oradan alınmış olması mümkündür.

Altmış üç yıl yaşamış; milâdî 1209'da doğup, 1270'de vefat etmiştir o kayıtlara göre... Biz bunu birtakım vakfiye kayıtlarından da tespit ettik, yanlışları düzelttik. Başka tarihler söyleyenler var... 738'de ölmüştür diyenler var... Mümkün değil; Çünkü ondan kırk elli yıl önce yazılmış vakfiye kayıtlarında merhum gibi ifadelerle bahsedildiğine göre, demek ki ondan evvel ölmüş diye çıkartıyoruz.

Yakın devirde onunla ilgili bilgi veren kitaplara bakıyoruz ve bu verdiğimiz rakamların doğru olduğunu tahmin ediyoruz. Hicrî 606 - 669, milâdî 1209 - 1270 yılları arasında yaşamış ki, bu Mevlana ile akran demektir, çağdaş demektir. Zaten menakıpnamelerde de onunla çağdaş olduğuna dair, birbirleriyle münasebetleri olduğuna dair rivayetler var...

Konuşmayı canlandırmak için, o rivayeti anlatayım. Eflâkî diye Menâkıbül Arifîn'i Maarif Klasikleri arasında neşredilmiş olan, Mevlana'dan sonra yaşamış, onun torunuyla çağdaş bir yazar var... O Mevlana ile ilgili rivayetleri duyarak, çevreden toplayarak o eseri meydana getirmiş.

Diyor ki: Kırşehir'de bir Sulucakarahöyük denilen yerde -şimdiki Hacıbektaş kasabası- bir şahıs varmış ve Mevlana'ya muhalif imiş. Bir müridini, halifesini oraya göndermiş. Demiş ki: "Git o Mevlana denilen adama sor ki: Eğer aradığını bulduysa, Rabbine kavuştuysa, erdiyse, erenlerden olduysa; bu velveleyi, bu gürültüyü kessin! Bu gürültü ne? Bulmuş, muradına ermiş. Eğer aradığını bulamamışsa, bu gürültü niye? Bulamayan insanın bu gürültüsü iddia oluyor, palavra oluyor, gösteriş oluyor, tantana oluyor. O da tasavvufta makbul bir şey değil... Git bunları o zata söyle!" demiş Hacı Bektaş-ı Veli, Eflâkî'ye göre...

Eflâkî tabii, Mevlevî dervişi... Şöyle anlatıyor: Hacı Bektaş-ı Veli'nin gönderdiği şahıs Konya'ya gelmiş, sormuş:

"-Bu Mevlana nerdedir?"

"-Falanca medresededir."

O medreseye gitmiş, kapısından içeriye girmiş. Mevlana o anda sema' halinde...

Sema' dediğimiz şey, artık radyodan, televizyondan hepiniz duydunuz, gördünüz, biliyorsunuz ki vecde gelerek dönmek... Tabii, vecdsiz dönüp de sonra vecde ulaşmak tarzında kullanılıyor şimdi... Eskiden tabii olan şekli, vecde geldi mi dönerdi insan... Şimdi döne döne vecde gelmeyi deniyorlar. Tersine bir çalışma...

Mevlana meselâ, kuyumcular çarşısında dolaşıyormuş. Selâheddin-i Zertûb'un -altın işçiliği işleyen kuyumcu Selâhaddin'in- dükkânının önüne gelince... İçerden çekiç sesleri geliyor. Yüzük yapacak, bilezik yapacak altını... "Takka tıkı tıkı... Takka tıkı tıkı... Takka tıkı tıkı..." bir çalışma var. O seslerden Mevlana vecde gelmiş, başlamış sema' etmeğe; yani, pervaneler gibi dönmeğe...

Pervane de aslında kelebek adıdır; sonradan yapılan bu elektrikli döner alet değil... Ve şöyle diyor:

Yeki gencî pedîd âmed, der in dükkân-ı zer kûbî,

Zihî sûret, zihî ma'nî, zihî hubî, zihî hubî.

"Şu kuyumcu dükkânından bir hazine gözüme göründü. Şu kuyumcu dükkânından içeriye baktım; bir hazine gözüme erişti. Zuhura geldi ki, ne güzel suret, -yani görünüm- ne güzel mana -yani sîret, iç hali- Dışı güzel, içi güzel... Ne güzellik, ne güzellik... Yani orda o Selâhaddin-i Zerkûb'un dükkânına bakmış. Evet, esnaf... Kuyumculuk işi yapıyor, imalâtla meşgul...

O devirde mutasavvıfların ana fikirlerinden birisi de o idi. Kendi elinin emeğiyle helâl lokma kazanıp yemek... Hepsi bir iş sahibidir. Kimisi attardır, kimisi bakkaldır, kimisi bezzazdır... Kimisi böyle zerkûbdur, kuyumcudur... Çalışıyor ama Allah eri... Allah'ın sevgili kulu durumunda olan bir kimse...

Mevlana onu kapıdan görünce... Yüzü güzel, nurlu... İçi güzel; kalbinin, sîretinin, mânevî halinin güzelliğini görmüş Mevlana... "Ne güzel yüz, ne güzel iç âlemi; ne güzellikler, ne güzellikler..." diye coşmuş, semâa geliyor. Semâ' bu... Yani böyle vecde gelip, kendinden geçip, aşka gelip dönmek...

Şimdi vecde gelmiş dönüyor Mevlana... Bir taraftan da bir rubai söylüyor. Ama rubaiyi onlar bizim gibi düz okumazlardı. Yani gazel demek, rubai demek, o zaman için ses eşliğinde, makamla, bir ahenkle söylemek demek... Düz şiir okur gibi, böyle kaş çatarak söylemek değil...

Bir taraftan dönüyormuş, bir taraftan da bir ilâhî söylüyormuş ki, Türkçesi şöyle:

"Eğer senin yârin, dostun, sevgilin Yoksa neden talep etmiyorsun? Eğer yarını, sevdiğini, dostunu bulup ona kavuştuysan niçin tarab etmiyorsun?"

Tarab etmek, sevinmek demek... Tarabya, Boğazda sevinçli işlerin olduğu yermiş demek ki... "Niçin o zaman da sevinç izhar etmiyorsun? Tembel tembel oturmuşsun da, kendi acayip halinin farkında değilsin de, bizim halimize ne kadar acayip hal diyorsun. Halbuki, senin halin acayip... Yoksa kalk talep et, gayrete gel; varsa, sevincinden şıkır şıkır oyna!" demek istiyor Mevlana... O zaman Hacı Bektâş-ı Veli'nin tenkidine cevap vermiş oluyor.

Yani, "Bulduysa otursun yerine!" demişti; "Buldumsa, sevincimden oynayacağım." diyor. "Bulmadıysa, yine otursun yerine!" demişti; "Bulmadıysam, aramak için bir coşkunluk içine gireceğim." demiş oluyor. Tabii bunlar bir meseleye iki ayrı bakıştır; içtihat farkı... Birisi o zihniyette, birisi başka zihniyette... İkisi de haklı olabilir, mümkündür; Çünkü niyetleri temizdir.

İşte böyle münasebetleri olduğu düşünülüyor. Sizin hatırınızda çok rahat kalabilir ki, biz bir profesörden duyduk diyebilirsiniz, Mevlâna ile çağdaştır Hacı Bektaş-ı Veli... Öyle Orhan Gazi'yi görmüşlüğü, yeniçerilerinin kuruluşunda dua ettiği, kılıç kuşattığı filân yok... Olsa olsa, o işi torunları yapmıştır. Ondan sonra Hacı Bektaş'ın kendisi sanılmıştır. Aslında öyle olmadığı muhakkak...

Menteş adında bir kardeşi olduğu muhakkak... Aşıkpaşazâde diye bir kimse var... Kırşehir'den Kayseri'ye doğru geçerken sol tarafta görmüşsünüzdür; bembeyaz, şahane, güzel, sevimli bir sanat eseri var... Âşık Paşa'nın türbesi... İşte onun torunu olan bir Aşıkpaşazâde var ki, Osmanlı tarihi yazmıştır. Tarihçilerimiz bilir. İçinizde o bölümde olan var...

Aşıkpaşazâde diyor ki, "Be bu Hacı Bektaş-ı Veli'nin ve çocuklarının ahvalini bütün detayı ile biliyorum." diyor kitabında... Biliyormuş ama söylememiş mübarek... Bildiğini yazsaydın ya... "Tevâtür-ü sahih ile hepsini bilirim." diyor. Kırşehirlidir, bilebilir, doğrudur. Zaman bakımından arada uzun bir zaman farkı var ama bilebilir. Diyor ki, "O şeyhlikten, müritlikten uzak, kendi halinde bir büdelâ aziz idi."

Büdelâ demek, evliyanın birisi gidince yeri otomatik doldurulan, sayısı belli, üçler, kırklar, yediler gibi birisi demek... Manevi makamı vardı demek istiyor. "Kendi başında bir insandı. Öyle şeyhlik, müritlik, silsile tarikat meselesi yoktu." diyor Aşıkpaşazâde...

Biz şimdi ilim adamı olarak, her tarih kitabında yazılanı kabul etmiyoruz. Müşkülpesendiz, talebeyi terletir gibi böyle yazarları da, eserlerini de terletiriz biz... İnceliyoruz, doğru değil...

-Niye doğru değil, nerden çıkarıyorsun? Aşıkpaşazâde Kırşehirli... Hem ona da yakın bir zamanda yaşamış, sen yirminci yüzyılda yaşamışsın.

-Eseri var elimizde... Hacı Bektaş eserinde şeyhlikten, müritlikten, tasavvuftan bahsediyor. Sen de ilgisi yok diyorsun; doğru değil... Eseri, tekzip ediyor yani... Biz delilleriyle onun ilgisi olduğunu göstermiş oluyoruz.

Özel hayatıyla ilgili çeşitli rivayetler var... Adı bile münakaşalı... Bazı rivayetlerde adı Bektaş... Bazılarında Bektaş isim değil lakap; adı Muhammed... Olabilir. Bektaş Çünkü Türkçe bir isim... Kendisi Arap asıllıysa, Muhammed diye ismi olabilir.

Horasan'dan geldiği kesin... Hacca gittiği kesin...

-Nerden kesin hacca gittiği?

-Menakıpnameye bakarsanız, inanmayabilirsiniz. Menakıpnamede yazdığına göre, şeyhi Lokman-ı Perende denilen mübarek zat hacca gitmiş. Hacda Arafat'a çıkmışlar. Arafat'ta müritlerine demiş ki, "Ah, şimdi bizim Nişâpur'da arafe günü... Her evde bir faaliyet vardır. Tavalarda pişi pişirilir." Hanımlar bilirler bu işi... Hamur yapılıyor. Kızgın yağın içinde pişiriliyor. Zeytinyağında pişer, peynirle güzel olur. Lokman-ı Perende, "Nişâpur'da bugün ne güzel pişi pişmiştir, arafe günü bayram için hazırlık yapılmıştır." filân deyince; Hacı Bektâş-ı Veli evliyalık yoluyla şeyhinin Arafat'ta böyle dediğini duymuş. Horasan'dan almış eline bir tabağı, hoop gelmiş Arafat'a, pişileri getirmiş şeyhine... Tabii bu menkıbe, böyle yazıyor Menakıpname... Ondan dolayı adına hacı demişler.

Ama biz eserini incelediğimiz zaman, hac yapılan yerlerle ilgili o kadar canlı tasvirlerde bulunuyor ki, o diyarları gezmiş olduğu anlaşılıyor. Bir kaç defa da hac yapmıştır Hatta... Hem de şunu söyleyeyim, şu zamanda hacılık kolaydır amma, o devirde hacılık çok zor olduğundan, çok kıymetli bir unvandır. Herkes hacca gidemez. Osmanlı padişahlarından hacca giden bir tek fert yoktur. Belki vekil göndermişlerdir amma, kendisi gidememiş. Herkesin gitmesi kolay değil...

Şu bizim bir asır öncesine, vapurun ve otomobilin olmadığı devreye gittiğiniz zaman, birisinin adının başında hacı ünvanını gördüğünüz mü, gözünüzde büyüsün o... Yani, kolay bir iş değil... Hem parası çok demektir, hem de çok zor bir işi başarmış bir insan demektir. Çünkü yollar tehlikeli, çöller büyük, bata çıka gitmek zor... Sıcaktan ölmek kaderde var... Hacıların çoğu telef oluyor. Hacı Bektaş-ı Veli bu işi başarmış bir kimse...

Şeyh olduğu da, mürit yetiştirdiği de, tasavvufu bildiği de kesin olarak ortada...

Nesli var mı, yok mu? Bazıları diyor ki, "Evlenmedi. Yol evlâdıdır, Hacı Bektaş'ın evlâdıyım diyenler." Tabii bu bir söz, laf... Evlenmesi normaldir. Bazıları da diyorlar ki, "Evlendi ve çoluk çocuğu oldu. İşte o sülâle, onlardan gelenlerdir." Onun evlâdından olduğunu söyleyen bazı kimselerle de görüştük.

Hacı Bektaş-ı Veli'nin bağlı olduğu tarikat Yeseviye tarikatıdır. Altını kırmızı ile üç defa, beş defa çizerek kesin olarak söyleyebilirsiniz. Bütün münakaşaların ötesinde kesin bir gerçektir. Neden? Ahmed-i Yesevî'nin Fakırnâme'sini bulduk. Ahmed-i Yesevî'nin Fakırnâme'si ile Hacı Bektâş-ı Veli'nin Makalât'ının bir bölümü tamamen aynı. Bin kelimeden sekiz on kelime farklı; o kadar aynı... Ötekiler de nüsha farkıdır, kâtibin hatasıdır filân. Ufak tefek değişiklikler...

Demek ki, tamamen Ahmed-i Yesevî'nin fikirlerini bu tarafa getirmiş bir kimse... Yeseviyye dervişi olduğu muhakkak... Ama Ahmed-i Yesevî ile kendisinin arasında uzunca bir zaman var... Bu arada silsilenin halkasında kimler vardı? Bir Lokman-ı Perende ismi geçiyor. Perende Farsça, uçan demek... Peri de, kanatlı uçan şeylere deniyor; melek manasına... Lokman-ı Perende demek ki, evliyalık yoluyla uçan bir kimse olduğu için o ismi almış.

Fikir yapısı bakımından tamamen Ahmed-i Yesevî'ye bağlı... Ahmed-i Yesevî de biliyoruz ki, Abdülhalik-ı Gücdevânî Hazretleri'nin halifesi... Yani Nakşiliğin ilk devresi olan Hacegâniyye tarikatından... Nakşî diyebiliriz Ahmed-i Yesevî'ye... Tabii Bahaddin Nakşıbend daha sonra yaşadığı için, Nakşîlik ismi sonra çıkıyor ama aynı kökten... Abdülhalik-ı Gücdevânî'den... O zaman Hacı Bektaş-ı Veli de Yeseviye tarikatından olunca, Nakşîlerle amcazade oluyor, akraba oluyorlar, yakın oluyorlar; kesin...

Onun için, yeniçerileri kaldırdığı zaman padişah İkinci Mahmud, Bektaşî tarikatını da kapatmış ve ondan sonra da, "Bu Bektaşiler namaz kılmıyor." diye, Bektaşî tekkelerine Nakşî şeyhler tayin etmiş. Yani onlar işi aslına döndürsün diye... Onun üzerine bazı Bektaşi babaları da biz Nakşîyiz diye müracaat edip, aslında Bektaşi olduğu halde Nakşî imiş gibi, tekkelerini alanlar da olmuş.

Bu namaz kılmama meselesi gerçekten var... Hacıbektaş kasabasına gittim, kütüphanelerini inceledim. Dergâh... Mevlana'nın Konya'daki dergâhı neyse, onun gibi; şahane, çok güzel mimarisi olan, iç içe avluları, havuzları olan çok güzel bir yer...

İki tane cami var... Birisi dergâhın içinde sonradan yapılmış; onun için, Nakşıbendî camii deniliyor. Bir de aşağıda cami varmış; orda namaz kılınmıyordu benim gittiğimde... Dergâh içinde kılıyorduk biz vakit namazlarını... Altı kişi kılıyorduk, onu bildireyim size: Birisi bendeniz, ben fakir; ikincisi imam, üçüncüsü müezzin, dördüncüsü savcı, beşincisi hâkim, altıncısı da Toprak Mahsulleri Ofisi müdürü Elazığlı Mehmet Bey... Hani beldenin Hacı Bektaş'ın çevresindeki ahalisi? Kimse camiye gelmiyordu yani... Bizim gördüğümüz o...

Şiilik ve Batınilik isnadı var Hacı Bektâş-ı Veli'ye... "Hacı Bektâş-ı Veli Alevi idi; Şia akîdesine, tevellâ ve teberrâya kail bir insandı." Tevellâ demek, Hz. Ali Efendimize ve onun evlâdına dost olmak... Teberrâ da onun muhaliflerine düşman olmak; Ebûbekir ve Ömer ve Osman'ı (ra) defterden silmek, aleyhinde olmak filân gibi bir takdir, uygulama... İran'da var bugün...

Böyle olduğunu söylüyor Ord. Prof. Fuat Köprülü söylüyor. Gel de inanma, koca ordinaryüs profesör söylemiş diye... Ama doğru değil! Çünkü inceliyorum ben... Nerden söylemiş, araştırıyorum. Diyor ki: "Makalât'ın manzum tercümesinin başında böyle bir ifade var... Bakıyoruz aslında yok... Sonradan başkası oraya bir şeyler yazmış, böyle sanılmış. Hadi o sonradan ilâve ama yine aslında acaba böyle bir görüş olabilir mi?

Eserine bakıyoruz; eserinde Sahâbe-i Kirâm'ın hepsine hürmet var, ayırım yok... Namaz var, oruç var, zekât var, hac var... Helâli helâl biliyor, haramı haram biliyor. Şeriatın emirlerine bağlı olduğunu açıkça ifade ediyor. "Bunlardan birisi eksik olursa, insan Allah'a ulaşamaz!" diye açıkça söylüyor. Daha başka şeyler de söylediğini biraz ilerde anlatacağım.

Demek ki, doğru değil! Bunun da altını çizerek, kesin olarak, patentli, isbatlı söyleyebilirsiniz ki, öyle değil... Şeriatın ahkâmına bağlı, saygılı, namazlı niyazlı bir kimse olarak görünüyor, eserinde... Video kalmamış ki onun zamanından, bilelim. Eserini en önemli kaynak olarak görüyoruz. Başkalarının sözlerini duyduğumuz zaman, incelemek kaydıyla alıyoruz. Eserindeki fikirlerini önemli görüyoruz.

Hacı Bektâş-ı Veli'nin Eserleri:

1. Kitâbül Fevâid:

Ben asıl kütüphanemden başka kitaplar da getirecektim ama oraya gidemedim. Hacı Bektâş-ı Veli'nin eserleri arasında Kitâbül Fevâid var... Bunun birkaç el yazma nüshası var; birisi küçük, birisi büyük... Ben bunlardan bir tanesini görebildim.

Bizim bu sahada, her araştırıcı gördüğü şeyi söylemez. Bir yerde bir yazma buldu mu, saklar onu... Sır olarak gizler, başkası bilmesin diye... İşte şurada şu var diyemez yani... Onun için siz ararsınız, göbeğiniz çatlar; sırtınızdan, alnınızdan terler boşanır. Bulursanız bulursunuz, bulamazsınız kalır. Şu yerde der, üniversite kütüphanesinde der. Üniversite kütüphanesinin altını üstüne getirirsiniz, ince elekle elersiniz; yok... Konya'da çıkar. Şaşırtmacalı söylerler.

Kitâbül Fevâid'de benim gördüğüm... Fevâid, faydalı bilgiler demek... Kitâbül Fevâid de böyle güzel, faideli bir takım paragrafların içinde bulunduğu bir eser demek... Bu paragraflara bakıyoruz, bazılarında Hacı Bektaş'tan sonra yaşamış insanların bile sözleri var... Demek ki, Kitâbül Fevâid onun değil... Ama bazı paragraflara bakıyoruz, Hacı Bektaş'ın kesin eseri olan Makalât'taki bazı bilgiler, orda aynen var... Demek ki Kitâbül Fevâid onun olabilir; ama sonradan ilâveler yapılmıştır, karıştırılmıştır.

Biliyorsunuz, Yunus'un divanına karıştırmalar, eklemeler yapılmıştır. Böyle tam yazarın, müellifin kaleminden çıkmış eseri bulmak çok kıymetlidir. Biz böyle bir yazarın kendi eliyle yazılmış -hatt-ı desti derler eskiden, otoograf deniliyor Batı'da da- bir nüshayı bulduk mu kütüphanede bayram yaparız ve bomba gibi patlarız. Gazetelerde, dergilerde makaleler yazarız; filânca kimsenin el yazısıyla kendi eseri bulundu filân diye...

Diğer yazarlar ilâveler yaparlar. Meselâ, hepinizin bildiği Süyman Çelebi'nin mevlidi... Bugün mevlitlerde okunulan pasajların bir kısmı, Süleyman Çelebinin ağzından, kaleminden çıkmış değildir. Daha sonraki asırlarda yazılmıştır ama mevlit okuyanlar sevmişler onu, kendi mevlit nüshalarının arasına, iskambilleri karar gibi sokuşturmuşlar. Bu sefer Süleyman Çelebi'nin mevlidi ile başka mevlidlerin şiirleri, ilâhiler karışmıştır. Mevlidler büyümüştür. Süleyman Çelebi'nin mevlidi 60 kilo ise, yirminci yüzyıldaki bir mevlid nüshası 150 kilo olmuştur. Şişmanlamış; o fidan gibi ise, bu tosun gibi kocaman olmuştur. İlâveler olmuştur.

Tabii biz edebiyat tarihçileri olarak mesleğimiz bu... Biz müellifin yazdığını bulmağa çalışırız, ilâveleri atmağa çalışırız. Asıl nüshayı bulamazsak, dedektif gibi onu kurmağa çalışırız. İpuçlarından, küçük mozaik parçalardan birleştirmeğe çalışırız. Araştırmama göre, Kitâbül Fevâid'in bir kısmı Hacı Bektâş-ı Veli'nin olabilir diyorum.

2. Fatiha Sûresi Tefsiri:

Tire Kütüphanesi'nde var dediler. Ben fakir de o kadar zahmet çektim, -hakikaten o zaman da fakirdim, asistandım. Otel parası vermek, otobüs parası vermek zor geliyordu.- Tire'ye gittim. Kütüphaneyi aradım taradım, bulamadım. Yok... Başka güzel şeyler buldum ama onu bulamadım. Sonradan birisi bu eseri neşretti. Aldım okudum. Ama bu Fatiha tefsirinin Hacı Bektaş'a ait olduğunu gösteren hiç delil yok... Hiç bir delil yok!

Şimdi eski yazma eserlerde, adam bir eseri yazar bitirir; bitti mi sonuna bitti diye bir kayıt koyar... Sayfalar çok, başka bir eser daha yazar. Onu da bitirir, onun da sonuna bitti diye bir kayıt koyar, başka bir esere başlar. Böylece bir cildin içinde sekiz tane eser olabilir. Biz o zaman bu gibi eserlere "mecmuatür resâil" deriz. Yani Risalelerden, kitaplardan meydana gelmiş bir koleksiyon demek... Tek bir eser değildir.

Bir koleksiyonda hiç Hacı Bektaş'a aitliği belli değil; tutmuş Hacı Bektaş'ın demiş. Yanlış... Edebiyat tarihçisi olarak ben reddediyorum, onun Hacı Bektaş'a ait olduğunu kabul edemiyorum.

3. Şathiyye'si var... Şathiyye demek, herkesin anlayamayacağı gizli, esrarlı bir takım sözleri tekerleme halinde söylemek demek... Böyle bir eseri var... Ama o da çok küçük, yani bir sayfalık bir şey... Onun da açıklaması filân tarzında... Onun da yerini söylemedikleri için ben bulamadım, doçentli tezi yaparken... Onu bulan, şahıs Gölpınarlı... Gören şahıs yerini söylemediği için, biz bulamadık. Ama muhtevası çok bir şeyler getirmiyor bize... Kendisi nihayet bir sayfalık bir şey... Onun üzerine açıklamalar yapılarak, bir eser meydana gelmiş. Başkasının eserinin içinde bazı satırlar halinde...

4. Hacı Bektâş-ı Veli'nin Nasihatleri:

Yok böyle bir şey... İnceledim, hepsi apokrif, gayr-i mevsuk, ona isnat edilmiş eserler oluyor.

5. Makalât-ı Gaybiyye Kelimât-ı Ayniyye diye bir eseri olduğu söyleniyor. Şiirleri olduğu söyleniyor; inceledim, Hacı Bektâş'ın devrine ait dil ve üslûp değil... Her gördüğü sakallı insanın dedesi midir? Değildir. Her Bektaş ismi yazılı şiir Hacı Bektâş-ı Veli'nin midir? Değil... Her Yunus diye yazan şiir, Yunus Emre'nin midir; şu Tapduk Emre'ye odun taşıyan Yunus'un mudur? Hayır... Birçok isim olabilir.

Bugün ben hatırlıyorum, Türkiye'de kaç tane Mehmet Aydın var... Kaç tane Lütfü Doğan var... İsim benzerliği olabilir.

Yunus'u bir kere çok net olarak biliyoruz ki, bir Mevlana'dan biraz sonra yaşamış bir Yunus var;

Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç huri...

diyen, biraz böyle iddialı Yunus... Bir de,

Şol cennetin ırmakları,
Akar Allah deyu deyu...

diyen Bursalı Yunus var... Çok net, çok kesin... Birisi Derviş Yunus, Âşık Yunus; ötekisi Yunus Emre... İsim benzerliği olabiliyor.

Hâsılı, Hacı Bektaş'ın şiirleri diye söylenenler, -yurt içindeki, yurtdışındaki kaynakları inceledim- onun değil...

6. Makalât:

Hacı Bektâş'ın elimizde bir tek eseri var... En geniş ve fikirlerini tam görebildiğimiz eseri Makalât... Makalât-ı Hacı Bektâş-ı Veli el-Horasânî...

Makalât biliyorsunuz, makaleler demek... Makale de, filânca gazetenin başyazısı manasına, fikir yazısı manasına makale değil; bir konuda söylenmiş bazı sözler, fikirler demek... Makalât da, Hacı Bektâş-ı Veli'nin çeşitli konulardaki fikirlerini toplayan bir eser... Ama kompilasyon değil, toplama değil; eserin bir bütünlüğü var... Çünkü bazı bölümlerde diyor ki, "Şimdi şu konuda bunu kısaca söylüyorum, ilerde anlatacağım." diyor. Demek ki eserin, yazarın kaleminden çıkmış bir bütünlüğü var...

Makalât'ın aslı Arapça imiş. Kütüphanelerde incelediğimiz zaman, Makalât'ın Türkçe tercümesinin iki şeklini görüyoruz: Birisi manzum tercüme... O Denizli'nin Honaz kasabasından gelip, İznik'e yerleşmiş olan Hatiboğlu Muhammed'in nazma çektiği, manzum olarak, şiir olarak yazdığı Hacı Bektâş-ı Veli Makalâtı... Bir de, düz yazı halinde, mensur olan Makalât-ı Hacı Bektâş-ı Veli...

Düz yazı halindeki Makalât'ın nüshaları çok... Her kütüphanede birkaç tane bulabilirsiniz ama hepsi cahil, ümmî, bilgisi az insanlar tarafından yazılmış ve daha sonraki asırlarda olduğu için güvenilir durumda değil... Tabii biz hangisi güvenilir durumda, hangisi ilâveli, hangisi tam, hangisi doğru; onu araştırdık. Dört beş senemizi harcadık, onu ortaya koymağa çalıştık. Bazı nüshaları karışmış, sayfaları karışmış vs.

Ord. Prof. İsmail Hikmet Ertaylan, Bahrül Hakayık diye tutmuş, manzum tercümeyi bulmuş Manisa kütüphanesinde... Hemen fotokopisini, faksimilesini çıkarmış, bastırmış... Sayfaları darmadağın... Bir incelememiş yani... Kitap çok muntazam, meşin bir cilt içinde... Çok kaliteli kâğıda yazılmış, yazısı da güzel... Amma, sayfalarını okumağa başladığın zaman, Buradaki konu öteki sayfayı tutmuyor, başka tarafa atlıyor. Demek ki, güzel yazmış hattat ama eskilerin bir sözü vardır -hattatlar bizi affetsin.

"Küllü Hattatin câhilün."
(Her yazan kâtip biraz cahildir.)

O kendisini güzel yazıya vermiştir, sanatkârdır. Onun için mühim olan güzel yazmaktır. Ama eserin içyapısı o ayrı bir bilimsel iş olduğundan, onunla uğraşmaz o... Bir oraya bakar, bir buraya bakar, yazar; gerisini düşünmez.

Ordinaryüs Prof. İsmail Hikmet de, cildi güzel görünce -meşin, güzel bir cilt- içindeki yazı da güzel; fotokopisini çekmiş, faksimile etmiş, basmış. Karma karışık... Canım çıktı sayfaları yerli yerine getirip, konuları birbirlerine bağlayıncaya kadar... Bütün sayfaları yırtacaksınız. Ondan sonra arada, hem de sayfa halinde değil, orta yerde değişiyor konu... Oradan keseceksiniz, öbür tarafa ekleyeceksiniz. Bunun için de elinizde delil olacak, havadan yapamazsınız. Yani, karmakarışık bir şey... Ama onu düzenledik elhamdülillâh... Ortaya koyduk, basılması lâzım!

Bu şiir halindeki makalâtın basılması lâzım, çünkü önemli bir vesika... Onu basamadık. Bu bizim vazifemiz, basmamız gerekiyor. Ama düzyazı olanı, nesir olanı bastık. Çok uğraşarak, çok çeşitli nüshalarını birbirleriyle karşılaştırarak bastık. İşte elimizde bu var... Bunun da çok dizgi hataları var... Benim tashih etme imkânı bulamadığım bir zamanda oldu. Yeniden düzeltilerek basılması lâzım, ama oldukça güzel..

Şimdi Hacı Bektâş-ı Veli hakkında kimisi diyor ki: "Bu Hacı Bektâş-ı Veli sarkık bıyıklı bir şamandı. İçki içerdi, şöyleydi, böyleydi... Tam orta Asya'nın şamanizmini getirmiş, Kırşehir'de uygulamıştır." Kimisi de diyor ki: "Hayır, o Hacı Bektâş-ı Veli idi. Hakikaten evliyadan bir kimseydi, namazlı niyazlı bir kimseydi." diyor. Senin delilin ne, senin delilin ne?

Ben üniversitede ders verirken çocuklarla diyaloglu ders anlatırdım. Bir şey yazardım, bu hususta fikriniz nedir? Şudur. Delilin ne? Hayır o değildir, şudur. O halde senin delilin ne? Her şeyde bir delil, kanıt arardık.

Şimdi Hacı Bektâş-ı Veli hakkında, "Nasıl bir insandır, onu anlamak için bir Makalât'ı var elimizde... Makalât'ını iyice okursak, iyice tahlil edersek; Hacı Bektâş-ı Veli'nin nasıl bir insan olduğu ortaya çıkar. Ben de öyle yaptım. Hatta ilk başta bunu bazı gazetelerde makale olarak yazdım.

Komik bir şey anlatayım size: Hacıbektaş kasabasına gittim. İlkönce bizi öğretmenler lokaline filan davet ettiler. Sonra baktılar ki, sakallı filân... Pek şey olmadı. Nihayet ofis müdürü Mehmet Bey bize yakınlık gösterdi. Ben bir lokantaya gidiyorum, yemek yiyeceğim; kırmızı şaraplar, beyaz şaraplar, votkalar, rakılar... Her masada var... Kasketli adam, yamalı elbisesiyle geliyor, onlardan içiyor. İçki kokusundan boğulacaktım, peynir ekmekten başka bir şey yiyemedim.

Ofis müdürü geldi diyor ki, -kulakları çınlasın sağsa, öldüyse Allah rahmet eylesin- "Hocam, zaten Bektaşilerle Hacı Bektâş-ı Veli aynı değilmiş. Hacı Bektâş-ı Veli içki içmezmiş, içkinin aleyhindeymiş. Ben Tercüman gazetesinde okudum." diyor. Ben hiç ses çıkarmıyorum, "O yazıyı yazan benim!" demiyorum. Desem, başkaları da bilse, belki iyi olmaz diye...

Hacı Bektâş-ı Veli, bizim Sünni inancımızı sergiliyor bu kitapta... Şiî olduğunu, Alevi olduğunu gösteren bir şey yok... Namaza saygı var, hacca saygı var... Haccı çok ballandıra ballandıra anlatıyor. Görmüş bir insanın canlı anlatımıyla anlatıyor. Zekâtı, cihadı, şeriatın emirleri neyse onları güzelce anlatıyor. Yani, şeriatçı... Bazıları üzülecek ama Hacı Bektâş-ı Veli şeriatçı... Yunus Emre nasılsa, Mevlana nasılsa, o da öyle bir kimse... Yani üçü arasında bir fark yok...

Bazıları şöyle bir temâyül içinde, davranışları şöyle: Yunus Hacı Bektaş'ın dervişiydi veya onun yanına gitmişti, gitmemişti... Yok, gitmemiştir; Yunus başka bir insan!" Yunus'u Hacı Bektaş'tan uzaklaştırmak istiyorlar, Bektaşilikle ilgisi olmadığı için... Halbuki, Yunus'la Hacı Bektaş arasında çok net bir benzerlik var... Yunus'un şiirleri, Makalât'taki fikirlerin manzum şekli... Hele hele Yunus'un olduğu sonundaki imzasından ve tarihinden belli olan Er-Risaletün Nushiyye'si, tamamen Makalât'ın bir bölümünün manzumudur. O kadar... Ve Yunus'un kullandığı terminoloji, tabirler, terimler tamamen Makalât'ın aynıdır. Makalât'ı okumayan, Yunus'u anlayamaz.

Geçen sene Yunus yılıydı ya, ben Yunus'u anlatanlara bakıyordum, gülüyordum. Yunus'u anlamak için, Hacı Bektaş'ın kitabını okumak, bilmek lâzım! Dört kapı nedir, kırk makam nedir, üç yüz altmış menzil nedir?

Şeriat, tarikat yoldur varana,
Marifet, hakikat andan içeru...

Buyur bakalım anlat hoca efendi! Anlayamaz. Peki, sayın Profesör sen anlat! Anlayamaz. Neden? Makalât'ı okuyacak, o zaman anlar. Tamamen bu kadar bir fikir bağlantısı var... Hacı Bektâş-ı Veli ile Yunus hakikaten birbiriyle ilgili...

Hakikaten gitmiş olabilir Hacı Bektâş-ı Veli'nin yanına Yunus... Ama Yunus da öyle, bir fakir oduncu gibi de görünmüyor. Parasız pulsuz, buğdayı da yok... Bilmem alıç yüklemiş, oraya gitmiş... "Alıcın parasını mı vereyim, buğday mı vereyim karşılığı olarak; yoksa himmet mi edeyim?" deyince, "Ben himmeti ne yapayım, buğday ver!" demiş filân... Öyle bir kimse gibi de görünmüyor. Yunus da tahsilli, bilgili, görgülü, yüksek, etrafından saygı görmüş bir insan; şiirlerinden onu anlıyoruz.

FKM'deki konferansımda misallerle de gösterdim, zamanında saygı görmüş, itibar görmüş yüksek bir şahsiyet, bilgili bir şahsiyet... O şiirleri, o manaları tasavvufu iyice bilmeyen, hadisi tefsiri, dini iyi bilmeyen bir ümminin, oduncunun söylemesi mümkün değil...

Söyler ama ben oduncuların hademelerin -bizim fakültede bazı böyle kimseler vardı- şiirlerini biliyorum. Kültürünün azlığı dolayısıyla ya vezin bozuktur, ya kafiye düşüktür, ya fikirde bir insicamsızlık vardır, sakatlık vardır. Şıp diye anlaşılır, alimin sözüyle cahilin sözü bir olmaz.

Yunus âlim bir insan... Yunus'un her sözü bir cevher, oturaklı bir söz...

Bizim profesör vardı, rahmetli Necati Lugal Bey... Biz Fuzulî'den dersler verirdik. Fuzulî'nin bazı şiirlerini yazacağız, talebeye anlatacağız. Koca profesör, çok şahane, çok derin bilgisi olan bir kimse... Bana derdi ki, "Aman Esad, dikkat edelim, bu Fuzûlî'den korkulur." derdi. Yani, öyle manalar kasteder ki, siz o şiirde onu anlatırken anlatmazsanız, atlamış olursunuz. Şairin kastettiği manayı yakalayamamış olabilirsiniz. Ondan korkuyor, koca profesör...

Yaşlı, ak sakallı, dersiam olarak, Arapçayı Farsçayı şahane bilen bir kimse olarak yetişmiş, Almanya'da 17 yıl kalmış bir profesör titriyor Fuzulî'den... Neden? Çünkü Fuzûlî bilgili bir insan... Onun her sözünün, kullandığı her kelimenin bir değeri var... Su gibi akıyor. Vezin güzel, kafiye güzel, mana güzel, her şeyi güzel... Fuzûlî çok büyük bir şahıs...

Yunus da öyle... Ümmî olamaz, bilgili bir insan... Onun için Hacı Bektaş'a tabii bir derviş de değildir; bu da net olarak anlaşılıyor. Ona denk, onunla fikir yapısı aynı olan bir kimse... Demek ki, aynı yerden feyiz almışlar. Yunus'u da biliyoruz, Yesevî dervişi... Yunus da Ahmed-i Yesevî'ye bağlı bir insan...

Yunus ve Hacı Bektâş-ı Veli'nin müşterek tasavvufî anlayışına göre, dinî konuda dört kademe vardır, dört kategori vardır. Dindarlar dört sınıfta toplanabilir: Birinci sınıf, ikinci sınıf, üçüncü sınıf, dördüncü sınıf... Veya bunu ilkokul, ortaokul, lise, üniversite diye söyleyebiliriz. Dört kapı var, dört kademe var diyor, birincisi şeriat... Yunus da bunu söylüyor, Hacı Bektaş da bu eserde çok geniş olarak aynı şeyi söylüyor. Şeriat ehli olan insana, abid derler. Yani şeriatın ahkâmına göre ibadet yapıyor, ibadetine bağlı bir insan...

İkincisi tarikat... Yani bir tarikata girmiş, bir şeyhe derviş olmuş, mürid olmuş, tarikat çalışması yapıyor. Buna da zâhid derler. Zahid de, dünyaya sırtını dönmüş, fakrı ihtiyar etmiş, ahirete kendini vermiş bir kimse...

Üçüncüsü marifet... Veya irfan... Marifet deyince hüner manasına filân da geliyor da, farkları anlayın diye başka kelimeler de söylüyorum. Bunlara da arifler denilir. Bunlar Allah'ı bilen insanlar, Allah'a ermiş insanlar...

Dördüncüsü hakikat... Hakikat ehli... Bunlar da âşıklar... Veya Arapçası muhib... Veya Türkçesi emre... Emremek, sevmek demek, âşık olmak demek... Yunus Emre demek, aşık Yunus demek...

Demek ki, seviye olarak abid var, zâhid var, arif var, muhib var... Onun için, Yunus kendisine Âşık Yunus diyor. Onun için,

Aşk imiş her ne var âlemde,
İlim bir kîl ü kal imiş ancak!

diyor. Onun için Fuzûlî,

Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabib,
Kılma derman kim, helâkim zehri dermanımdadır.

diyor. Aşkı en yüksek makam olarak söylüyorlar. Hepsi felsefe bakımından aynı... Fuzûlî de, Yunus'un Osmanlı tipidir. Ötekisi Selçuklu tipi, bu Osmanlı tipidir. Fikirleri aynı...

Hacı Bektâş-ı Veli diyor ki: Kul Allah'a kırk makamda erer. Bu kırk makamın onu şeriattadır, yani ilkokul... Onu tarikattadır, yani ortaokul... Onu marifettedir, yani lise... Siz anlayasınız diye, onlar liseyi filân bilmezlerdi; siz biliyorsunuz. Onu da hakikattedir, yani üniversite, yüksek tahsil... Diyor ki, "Bu kırk makamın birisi eksik olsa, iş tamam olmaz. Kırkının da eksiksiz, tam takım mevcut olması lâzım!" Buna bastırarak söylüyor Hacı Bektâş-ı Veli...

Ve misal veriyor: "Bir insan bir farzı inkâr etse olmaz!" diyor. "Haccı kabul etmese olmaz!" diyor. "Namaz kılmasa, oruç tutmasa olmaz!" diyor. Şimdi sen buna nasıl şaman diyebilirsin? Bu fikirleri böyle bastıra bastıra söyleyen bir insanı, nasıl başka bir yafta ile lekeleyebilirsin?

-Efendim, Bektaşiler içki içiyorlar...

Hacı Bektâş-ı Veli'yi anma gününde kupalar yetmiyor, kova ile şarap dağıtılıyor. Kırmızı şarap mı istersiniz, beyaz şarap mı istersiniz? Kova kova, maşrapayı daldır, küp küp...

Ben bakkaldan peynir alacağım. Bakkalın arka tarafında iki tane küp var; kırmızı şarap küpü, beyaz şarap küpü... Çocuk geliyor, "Amca şarap ver!" diyor. Hangisini isterse onu dolduruyor. Böyle bir yer...

Hacı Bektaş diyor ki bu kitabında, "Bir kuyunun içine bir damla süçi damlasa..." Süçi ne demek? İçki demek, eski Türkçe... Eskiler süçi içip, esirirlerdi. Esrimek, sarhoş olmak demek... Osmanlılar da şarap içip, sarhoş oluyorlardı. Kimisi küfelik olmak üzere... Tabii hepsi değil de... Kelimeler devirlere göre değişiyor.

"Bir kuyunun içine bir damla içki damlasa, kuyunun bütün suyunu murdar eder; çünkü haramdır." diyor Hacı Bektâş-ı Veli... Ne yapmak lâzım? Kuyunun suyunu dışarıya çıkartmak lâzım! Kova kova dökeceksin dışarıya, kuyunun suyunu boşaltacaksın. "Ve..." diyor, bakın içki hakkındaki kanaatine: "Ve bu suların dışarıya döküldüğü yer yeşerse, çimen bitse oradan ıslak olduğu için... Ve o çimenden koyun yese, takva ehli insanlar o koyunun etini bile yemezler!" diyor. Ben demiyorum, Hacı Bektâş-ı Veli diyor. Ben desem normal, sakallıyım ben... Ama Hacı Bektâş-ı Veli diyor!

Aslında hangi otu otlarsa otlasın, -başkasının tarlasından otlamamak şartıyla, haram olmamak şartıyla- koyunun eti helâl olur. Ama takvanın mübalağasını söylüyor, haramlığını net olarak ifade ediyor.

Sonra Hacı Bektâş-ı Veli'nin çok üzerinde durduğu şey, güzel ahlâk... "İnsan ahlâklı olmalı!" diyor. Güzel ahlâkı da; tevazudur, sabırdır, şükürdür ve sairedir diye sayıyor. "İnsanın içinde güzel ahlâk olmalı, kötü huylar insanın içinden çıkmalı!" diyor. "Haset gibi, buhul gibi, cimrilik gibi, gazap gibi -hani sinirlilik, asabîlik, hop inmek, hop binmek, patlamak, tabakları çanakları havada uçurup kırmak vs.- huylar da kötü huylardır. Bunlar insanın içinde olsa, dışını kaç defa abdest alıp yıkarsa yıkasın temiz olmaz, yine murdardır." diyor Hacı Bektâş-ı Veli...

"Bu kötü huyların insanın içinden çıkması lâzım! Murdar olur bunlar çıkmazsa..." diyor. "Çünkü" diyor, misal veriyor okuyucuları anlasınlar diye: "Bir şişenin içine içki koysalar, ağzını berkitseler, -berkitmek, sımsıkı kapatmak demek- sımsıkı kapatsalar, deryanın kenarına götürseler yıkasalar, yıkasalar, yıkasalar... İsterse on yıl yıkasınlar, yine temiz olmaz. Çünkü içi içkidir, murdardır." diyor. İçki hakkındaki görüşü bu... Yani, en önemli şeylerden birisi...

İşte Hacı Bektâş-ı Veli'nin tasavvuf anlayışı bu... "Sadece namazı, orucu, haccı, zekâtı yapmak yetmez; sadece dünyaya sırt çevirip, ahirete rağbet edip, tarikatta zikir çekip ibadet tâat yapmak yetmez; insanın marifet ehli olması lâzım! Allah'ı tanıması, Allah'ı tanıyan bir insan olması lâzım; ondan sonra da Allah'ı seven, Allah aşığı bir kimse olması lâzım!" diyor. Tamamen Yunus'un dediği şeyi söylüyor, tamamen Mevlana'nın dediği şeyi söylüyor. Ve aşkı tasavvufî makamların en yükseği olarak zikrediyor.

Tabii fikirleri hakkında daha söylenecek çok şeyler var ama ben galibâ zamanı yavaş yavaş doldurdum, harcadım. Sizin de sorularınız olabilir.

Bir de benzetmesi var... İnsan çok muhterem bir varlıktır demek istiyor. Hz. Ali'den gelir bu söz... "İnsan küçük âlemdir." diyor. "Her bir insan bir âlemdir, bir kâinattır. Senin vücudun, bedenin bir kâinattır. Dış âlemde ne varsa, o da vardır. İşte dışarıda şunlar, şunlar var; senin vücudunda bu var... Bu var... Bu var..." filân diyor. Meselâ, "Yeryüzünde Kâbe var, senin de içinde kalbin var. O da Kâbe gibidir." diyor.

Bu benzetmenin nerden başladığını biraz araştırdım. Ta, Muhiddin ibnil Arabî Hazretleri'nin eserlerinde görüyoruz bu benzetmeyi... O şeyleri aynen almış.

İnsanın çok muhterem bir varlık olduğunu, kalbinin çok önemli olduğunu, kimsenin kırılmaması, üzülmemesi gerektiğini, toprak kadar mütevazi olmak gerektiğini, yetmiş iki millete hor bakmamak gerektiğini güzel ifadelerle anlatıyor.

Bizim bu Makalât'tan faydalanarak Kültür Bakanlığı bir kitap hazırladı; Makalât'ı vulgarize etti, halkın anlayacağı şekle getirdi. Birisi çıktı Makalât'ın fikirlerini sizin anlayacağınız bir dille neşretti. Bilmiyorum piyasada mevcudu var mı?

Sadeleştirdi güya ama Makalâtı bilmek için çok şeyler lâzım, kolay değil... Arapça bilmek lâzım, Farsça bilmek lâzım, Osmanlıca bilmek lâzım... İslâm dinini bilmek lâzım, hadis-i şerifleri bilmek lâzım... Ve tasavvufu çok iyi bilmek lâzım! Bir kelimeyi yanlış kullanırsanız, çok yanlış noktalara gidebilir. Oralardan okuyabilirsiniz Hacı Bektâş-ı Veli'nin fikirlerini...

Özetlemek gerekirse, Mevlana Celâleddin-i Rûmî'nin çağdaşı olan, Horasan'dan gelmiş, Nişâpur'lu, Peygamber Efendimizin sülâlesinden bir seyyid olması kuvvetle muhtemel olan -ben onu kabul ediyorum- bir sade, gösterişsiz, mütevâzi, mübarek zattır Hacı Bektâş-ı Veli... Sizin İslâm ve din anlayışınız, Kur'an ve sünnet anlayışınız gibi, bizim anlayışımız gibi anlayışa yakın görüşleri olan ve ahlâka çok büyük önem veren ama ibadetleri hor görmeyen, ibadetleri küçümsemeyen, ibadetleri ihmal etmeyen bir gerçek mübarek zattır. Hakikaten Veli lakabı isabetle verilmiştir kendisine; Hacı Bektâş-ı Veli'dir.

Tabii o öyleyken ondan sonra bu uygulamalar niye onun ana zihniyetinden farklıdır? Çünkü Bektaşi tarikatının asıl kurucusu Hacı Bektâş-ı Veli değildir de, Balım Sultan'dan sonra gelişen başka zihniyette insanların katkılarıyla oluşan bir tarikattır. Umumiyetle böyle dinî bilgileri kuvvetli olmayan kimseler oldukları için, işin gerçeğini dinde ve Kur'an-ı Kerim'de olduğu şekilde anlayamayıp, ananevî olarak işi götürdükleri için, bizim bugün garipsediğimiz bazı şeyler olabilir.

Soru:

Peygamberimizin devrinde şeriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Bizde ise ehl-i tarik dünyadan soyutlanmayı hedef almıştır. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

"Peygamberimizin devrinde şeriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu." Doğru, katılıyorum. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Yani dinle siyaset, her şey beraberdi. "Günümüzde ise ehl-i tarik, dünyadan soyutlanmayı hedef almıştır. Tasavvuf erbabı dünyadan el etek çekmiştir, soyutlanmıştır." diyor; hiç öyle bir şey yoktur. Bu söz doğru değildir, bu görüntü doğru değildir. İslâm tasavvufunda bu yoktur.

Dünyadan soyutlanmak İslâm'dan önceki Hristiyan tasavvufunda, yahudilikte vardır. Ruhbanlıktır bu... Yani, dünyadan soyutlanmak, bir kenara çekilmek, ibadetle meşgul olmak, mağarada yaşamak, dağın başında yaşamak, dağa keşiş dağı adını vermek... vs. Bu hristiyanlıktadır. İslâmlıkta yoktur; Çünkü İslâm ve Kur'an-ı Kerim ruhbanlığı yasaklamıştır. Ayet-i kerime vardır hakkında...

Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte:

(Lâ rahbâniyyete fil islâm.) "İslâm'da ruhbanlık yoktur."demiştir.

Onun için, böyle dünyayı terk etmiş bir İslâm mutasavvıfı yoktur! İddialı söylüyorum. Mutasavvıfların hepsi dünya ile ilgilenmişlerdir; ama dinî bir vazife olarak ilgilenmişlerdir. Dünyaya değer verdikleri için değil, dünyalık için değil...

Dünyevî şeylerle meşgul olmuşlardır. Hayır hasenat yapmışlardır. Mutfak çalıştırmışlardır, kazanlarla yemek pişirmişlerdir. Fukaraya kendi elleriyle dağıtmışlardır.

Savaş olduğu zaman davullarla, bayraklarla şeyhlerinin arkasından cihada gitmişlerdir. Her türlü aksiyonun içinde capcanlı, dipdiri çalışmışlardır. Düşman geldiği zaman, en çok onlar mücadele etmiştir. Kafkasya'da Şeyh Şâmil meşhurdur. Orta Asya'daki tasavvufî tarikatların Rus emperyalizmine karşı nasıl direndiğini, Rus araştırmacılar kitaplar halinde yazıyorlar. Çevrilmiştir Türkçeye...

Bugün Bosna-Hersek'te çarpışan kimselerin çoğu tasavvuf erbabıdır, tarikat erbabıdır. Kazeruniyye tarikatı vardır; bayraklarıyla savaşa gitmişlerdir.

Meselâ, Haçova Meydan Muharebesi'ne Semseddin-i Sivasî Hazretleri dervişleriyle beraber iştirak etmiştir. Savaşın kazanılmasında büyük payı vardır; tarih kitapları yazıyor. Padişah atına binmiş, gitmek isterken, atının üzengisini tutmuşlar, demişlerdir ki: "Gidemezsin padişahım! Merak etme, biraz sonra zafer olacak; şimdi hezimet gibi görünen şey dönecek, korkma!" demişlerdir ve zafer öyle kazanılmıştır. Yani, dünyadan soyutlanma yoktur.

Ama şöyle bir durum vardır: Eğitim için bir müddet bir yere çekilmek vardır; buna halvet derler. Erbaîn derler, kırk gün sürdüğü için... Bu da Kur'an-ı kerim'den alınmadır. Hadis-i şeriflerde vardır. Eğitim için kırk gün bir tarafa çekilecek.

Siz dört yıl Burada öğrencilik yapıyorsunuz, babanızın kesesinden yiyorsunuz; sizi kimse suçluyor mu, çalışmıyorsunuz diye? Siz beleşçi misiniz, soyutlanmış mısınız? Hayır... Siz ilerdeki mesleğinizi hazırlıyorsunuz şu anda... Müsaade edin de kırk gün bir dinî eğitim yapsın bu adamcağız... Girsin hücrenin işine, çalışsın.

İbrahim ibn-i Ethem Hazretleri gündüz çalışırmış; akşam kazandığını getirir arkadaşlarına yedirirmiş.

Abdullah İbni Mübarek Hazretleri bir sene hac yaparmış, bir sene ticaret yaparmış, bir sene cihada gidermiş. Yok öyle pasiflik.

Halen bugün de öyle... Ben şahsen bir mutasavvıfım; gece uyku uyumuyorum, feleğimi şaşırıyorum, namaza zor kalkıyorum. Dört gün falanca yerde eğitim, beş gün falanca yerde bilmem ne... İflahımız kesiliyor. "Hangi arkadaşımızın davetine icabet edeceğiz, hangi faaliyeti yapacağız diye, zaman yetiştiremiyoruz yani...

Hristiyanlıkta vardır öyle bir kenara çekilme, müslümanlıkta yoktur. Müslümanlıkta başka insanlara faydalı olmak, en önemli şeydir. Tasavvufta da böyledir. Kuşların kanatlarını sarmışlardır. Uyuz kedilere, köpeklere merhamet edip, merhem sürüp bakmışlardır. Hayvanlara hizmet etmişlerdir, insanlara hizmet etmişlerdir. Ondan sonra, Allah'ın rızasını kazanmışlardır. Çalışmaları hep böyledir. Hiç boş durmamışlardır. Kendi elinin emeğini yemişlerdir.

İki sene önce Bahâadin-i Nakşıbend Hazretleri'nin Buhara yakınında Kasr-ı Arifan'daki makamını ziyarete gittik. Orda hoca efendi ile konuştuk. Diyor ki, "Bizim Nakşî tarikatında büyüklerimizin prensibi, herkes bir meslek sahibi olacak, kendi elinin emeğini yiyecek; başkasına faydası olacak, başkasına yük olmayacak!"

Tasavvufun güzel tariflerinden birisi vardır, yazın:

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır,
Gül-i güzâr olup hâr olmamaktır.

Bâr, yük demek... Bâr-ı girân, ağır yük demek... Bârgir, yük taşıyan demek... Beygir olmuş zamanla; yük taşıyan at demek...

Tasavvuf dost olmaktır ama kimseye yük olmamaktır. Bilakis herkese iyilik yapmaktır. Gül-i gülzâr olup, gül bahçesinin gülü olup, hâr olmamaktır, diken olmamaktır.

Bir insan eğer çalışmadan bir köşede durursa, vebal altındadır. Başkasının sırtından geçinirse, vebal altındadır. Dinî görevlerini yapmazsa, vebal altındadır.

Hacı Bektâş-ı Veli yazıyor: "Cihad da vazifelerin arasındadır, onu yapmazsa olmaz!" diyor.

Emr-i ma'ruf nehy-i münker farzdır müslümana... Mutasavvıf da iyi bir derviş olduğuna göre, emr-i ma'ruf nehy-i münker de yapacak; sağa sola hakkı söyleyecek, hakkı tavsiyede bulunacak.

Cihad farzdır, malıyla canıyla çarpışacak. Kesb ü ticaret helâldir, sevabdır.

Ahmed-i Yesevî Hazretleri ne yapardı, mesleği neydi? Kaşık yontardı. Tahtaları alırdı, kaşık yontardı, sepete koyardı. Kendisi çarşıya gitmeğe tenezzül etmezdi. Eşeğini yollardı çarşıya...

Eşek de, o zatın eşeği; uzun kulaklı ama sıradan eşek değil... Çarşıya giderdi. Herkes elini sepetin içine daldırıp, beğendiği kaşığı alırdı, parayı oraya koyardı. Parayı vermezse, eşek o adamın yanından ayrılmazmış. Belki de anırıyordu, ısırıyordu...

Soyutlanma yok muhterem kardeşlerim! Bu bir müdafaa da değil... Gerçekleri inceleyin, tarihten misaller de böyledir. Fiilen çalışan, iş yapan, başka insanlara faydalı olan insanların inceleyin kim olduğunu... Hepsinin, her taşın altından tasavvuf çıkar.

Eğer has müslümana, çalışkan müslümana bakarsanız, göreceksiniz ki, tasavvuf erbabı... Kimi tembel gördüyseniz, bakın ki tasavvuftan nasibi yoktur da ondandır.

Soru:

Düzene karşı alternatifiniz nedir?

Düzene karşı alternatifimiz düzgün düzendir. Her şeyin hakkaniyetle, adaletle olmasıdır. İstismarın, sömürmenin, aldatmanın, haksız kazancın olmamasıdır. Hayalî ihracatın olmamasıdır. Faizin olmamasıdır. Durduğu yerden sermayedarın daha fazla para sahibi olması yerine, menfaatin yaygınlaşmasıdır. Çalışanın hakkını almasıdır.

Ahlâkın yerleşmesidir. Ahlâksızlığın olmamasıdır. Ceyar gibi heriflerin televizyon oyunlarında çıkıp da milletin ahlâkını bozacak misal olarak arz-ı endam etmemesidir.

Her şeyin Allah'ın emrine uygun olmasıdır. Kulların Allah'a asi olmamasıdır. Siz herhangi bir kimseye muhalefet edersiniz ama kainatın yaratıcısına nasıl muhalefet edersiniz? Nasıl karşı çıkarsınız? Nasıl asi olursunuz? Mümkün mü?

Bacılarımızın başörtüsüne karışılmamasıdır. Erkeklerin sakalına karışılmamasıdır. Hürriyetin lafta değil, özde olmasıdır; kalde değil halde olmasıdır.

Alternatifimiz budur, alternatifimiz tasavvuftur.

Soru:

İslâm devleti kurmak için maneviyat haricinde ne gibi faaliyetleriniz var?

Bizim en büyük, en kuvvetli silâhımız kültürdür. Biz onun için sakalımızla, karşınızda kültürel bir konferans vermek için varız.

Bizin en büyük silâhımız sevgidir. Biz biliyoruz ki, bir komünist konuştuğunuz zaman gerçekleri anlayabiliyor. Bir Alman anlayabiliyor, bir İngiliz anlayabiliyor. Bir caz şarkıcısı iyi bir müslüman olabiliyor.

Biz insanların potansiyeli içinde imanın bir çekirdeği olduğunu biliyoruz, onu sulayıp yeşertmeğe çalışıyoruz. Ve başarılı oluyoruz. Dünyanın her yerinde misalimiz var...

Bizim bu silâhımız çok korkunç olduğu için, Amerika bile karşımızda tirtir titriyor. Avrupa'nın ödü patlıyor. Sırp onun için katliamını yapıyor. Ermeni onun için Azerbaycan'a saldırıyor. "Bu İslâm ne biçim inanç ki, her tarafa yayılıyor, herkes müslüman oluyor." diyor. Ne yapacak? Çare, kesmek...

Ama kesilmekle bitmeyiz, kırılmakla tükenmeyiz elhamdülillâh... Allah'ın yaktığı nuru kimse söndüremez; söndüremeyecek!

Soru:

Siyasete atılmayı düşünüyor musunuz?

Siyasetin ta içindeyiz, ta önündeyiz. Bütün siyasilerle ilgimiz, irtibatımız vardır. Hepsiyle hakkı söylemek ahdimiz vardır. Allah'a sözümüz vardır ki,

(Efdalül cihâdi kelimetü hakkın inde sultânin câir.) "Cihadın en üstünü, zalim bir kimsenin karşısında hak sözü söylemektir." diye düşünüyoruz. Onu herkese söyleriz. Siyasetimiz budur.

Soru:

Hacı Bektâş-ı Veli'yi isnat edilen diğer eserleri yalanlıyorsunuz; Makalât'ın ona ait olduğunu nasıl ispat edeceksiniz?

Yalanlamıyorum, kimseyi yalanlamak istemem. Ben doçentlik tezim olan Makalât'ın çalışmasını yaparken, beş sene Türkiye'nin her yerindeki yazma eser kütüphanelerinde araştırma yaptım. Birçok kimsenin bulmadığı şeyi buldum. Benim doçentlik deneme dersinde, en önde oturan cübbeli profesörler, sıra altından not alıyorlardı. Çünkü benim malzemem başka kitaplarda yoktu. Kendi çalışmamın mahsulüydü.

Ben delilsiz hiç bir şey söylememeğe çalıştım. Bir hâkim gibi kim haklı diye düşündüm, kararımı ona göre verdim. Sübjektif karar vermemeğe, belgeleri konuşturmağa gayret ettim.

Makalât'ın ona ait olduğuna dair deliller burada vardır, malzememiz de vardır; ama zamanımız yoktur.

Soru:

Süleyman Uludağ'ın Marifet Yayınları arasında çıkan "Tasavvuf Terimleri Sözlüğü" hakkındaki mülâhazalarınız nelerdir?

Görmedim. Alayım, inceleyeyim inşallah... Ama liseden beri bildiğim bir şey var: Tasavvuf hakkında söz söyleyen o edebiyatlar, o edebiyat kitaplarındaki laflar, vahdet-i vücudu anlatımlar ve sâireler mide bulandırıcıdır, iğrençtir. Bilmeyen insan konuya girmesin! Çok yalan yanlış şeyler söylüyorlar, çok abuk sabuk şeyler söylüyorlar. İnsan bilince çok üzülüyor. Bir şeyi tatmayan anlatamaz bilemez. O işin içinde olan bir insan yaşamalı ki, o işleri görmüş geçirmiş olmalı ki, söyleyebilsin...

Soru:

Yunus Emre'nin okuma yazma bildiğini söylediniz. Ama o bazı beyitlerinde, "Ne elif okudum, ne cim!" gibi ifadeler kullanmış.

O şahısların buna benzer ifadeleri vardır da, yalnız başka ifadeleri de vardır. Başka ifadelerinde elifi de cimi de çok iyi bildiği vardır. Belki oradaki eliften cimden maksadı başkadır.

Sonra bir de şöyle derler meselâ bu mübarekler: "Hiç Allah'a güzel kulluk edemedim. Çok günahkârım, pür hatayım. Dün gece çok fena idi durumum... Ne olacak halim? Sermayesiz, eli boş, yüzü kara kulunum yâ Rabbi!" filân der. Yapamadığı, o gece teheccüd namazına kalkamamıştır. Yanıp yakıldığı budur.

Onlar, olduklarından çok daha aşağıda, bizim onları değerlendirmelerimizden çok daha aşağı seviyelerde görürler kendilerini...

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin bir sözü var; hayretler içinde kaldım. "Kendimi herkesten aşağıda görüyorum. Çok fenayım ben..." diyor, Mektûbât'ında var... "Hatta kendimi frenk kâfirlerinden bile aşağı görüyorum." diyor. Mümin kâfirden aşağı olur mu? Neden? Sebebi var mutlaka, böyle söylemesinin...

Ne olabilir? Ben düşünüyorum ki, belki diyor ki, "Şu Frenk kâfirleri kalkmışlar, Hindistan'a gelmişler. Uğraşıyorlar, misyonerlik faaliyetleri yapıyorlar. Müslümanları hristiyan yapmağa çalışıyorlar. Batıl bir yolda ne kadar büyük bir azimle, gayretle çalışıyorlar. Nasıl paraları ortaya döküyorlar... Nasıl misyoner memleketinden kalkıp Afrika'ya giderken vali uğurluyor, başkan uğurluyor, elini öpüyor... vs. Nasıl böyle bir gayret içindeler. Biz hak yoldayız, niye böyle gayret içinde değiliz. Onlardan aşağı bir durumdayız. Böyle düşünmüş olabilir.

Sözü iyi yorumlamak lâzım, sözün arkasında yatan mananın ne olduğunu iyi anlamak lâzım! Bir sözle değil de, bütünüyle...

Bazen bir olayda fikirler karşı karşıya gelir. Birisi kapı kapalıdır der, birisi açıktır der. Yani birbirleriyle uyum sağlaması mümkün olan haberler gelirse, onları uydurursunuz birbirine; telifü muhtelifül hadis dedikleri gibi... Kolay... Bazen rivayetler çatışır birbiriyle... O zaman ilim adamı çok daha büyük zorluk çeker; haklıyı haksızdan ayırmak konusunda...

Hâkim katili alır karşısına... Katil der ki: "Ben öldürmedim! Vallahi ben masumum!" der. Der ama hâkim onu inceler, mahkûm eder. Bilimsel çalışma da böyledir.

Hepinize sevgiler...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!

27. 4. 1993 - Marmara Üniversitesi