Bir Bilene Soralım – Ehl-i Sünnet Mezhebi – Mehmet Ali Demirbaş

Ehl-i sünnet ne demektir

Sual: Ehl-i sünnet ne demektir? Mezheblere ayrılmak parçalanmak mıdır?

CEVAP: Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Resulullahın ve eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. Hak olan cemaat ve yetmişüç fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan Fırka-ı naciye bunlardır. Kur'an-ı kerimde, (Parçalanmayın) buyuruldu. Bu ayet-i kerime, itikadada, inanılacak bilgilerde parçalanmayın demektir. Yani nefslerinize ve bozuk düşüncelerinize uyarak, doğru imandan ayrılmayın demektir. İtikadda ayrılmak, parçalanmak elbette hiç caiz değildir. Hadis-i şerifte de  (Cemaat rahmet, ayrılık azabdır) buyuruldu. (Parçalanmayın) ayet-i kerimesi fıkh bilgilerinde ayrılmayın demek değildir. Ahkamda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki, ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı kiram da, günlük işleri açıklıyan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, itikad bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı (mezheblere ayrılması) rahmettir.) buyuruldu. Dört mezhebin, amel bilgilerinde ayrılması böyledir. (Hadika)

Mezhebler kardeştir

Bir mezhebde bulunan, diğer üç mezhebdeki müslümanları kardeş bilir. onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler.

Amelde mezheblerin bir olmayıp, çok olması, faidelidir. İnsanların yaratılışıları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşıyanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşıyanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Bir hastaya bir mezheb kolay iken, başka hastalık için, başka mezheb kolay oluyor. Tarlada çalışanlarda, fabrikada, askerlikte çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezehebi seçip, taklid ediyor veya bu mezhebe tamamen intikal ediyor. Mezhebsizlerin, istedikleri gibi, tek bir mezheb olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hatta imkansız olurdu. Mesela, Hanefi mezhebinde bulunan bir kimsenin bir yerinden kan çıkar ve durmazsa, abdestli duramıyacağından ve her zaman abdest alması güç olacağından, Şafiî veya Maliki mezhebini taklid ederek, zorluktan kurtulur.

 

Mezheblerin çıkışı 

Sual: Mezhebleri inkar eden Abduhçu biri, "Peygamber ve Sahabenin mezhebi var mı? Bir mezheb imamına ve hadise uymadan Kur'ana göre amel ederim." diyor. Bir mezhebe uymak gerekmez mi?

CEVAP: Mezheb imamı demek, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshab-ı kiramdan işiterek toplıyan kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkaran derin âlimlerdir. Eshab-ı kiramın herbiri müctehid ve mezheb imamı idi. Her biri  kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezheb imamlarımızdan daha üstün idi. Mezhebleri daha kıymetli idi. Fakat, bunlar kitablara yazılmadığı için,. mezhebleri unutuldu. (Peygamberin, sahabenin mezhebi nedir?) demek, (Ordu kumandanı, hangi bölüğün eridir?) veya (Fizik öğretmeni, hangi sınıfın talebesidir?) demeye benzer. Çünkü sahabenin her biri bir mezheb imamı, hatta mezheb imamlarının hocaları idi. Resulullah efendimiz de kainatın hocası idi. (Mîzân, Hadîka)

Sünnete Uymanın Önemi

(Mezhebe, hadise uymam) demek (Kur'ana uymam) demektir. Zira Hak teâlâ buyurdu ki:

(Resule  itaat  eden, Allaha  itaat  etmiş olur.) (Nisa 80)

(Peygamberin emrine uyun, nehyettiğinden sakının.) (Haşr 7)

(İndirdiğimi insanlara beyan edesin, açıklayasın) (Nahl 44)

Beyan etmek, ayetleri, başka kelimelerle ve başka suretle anlatmak demektir. Âlimler de, ayetleri beyan edebilselerdi ve kapalı olanları açıklıyabilselerdi ve Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, (Sadece sana vahy olunanları tebliğ et.) derdi. Ayrıca beyan etmesini emretmezdi. (Huccetullahi alelalemin)

Sünnet (hadis-i şeriler), Kur'an-ı kerimi,  mezheb imamları da sünneti açıklamışlardır. Âlimler de, mezheb imamlarının sözlerini açıklamışladır. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rükû ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekât nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiç bir âlim, bunları Kur'an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları peygamber efendimiz açıklamıştır. Sünneti müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhebler meydana çıkmıştır. Allahü teâlâ, (Bilmediklerinizi âlimlere sorun) (Nahl 43) buyurduğu gibi, Peygamberimiz de bu âlimlere uymamızı emrediyor: (Kur'an-ı kerime tabi olmak, hepinize farzdır. Onu terk etmek için hiçbir özür olamaz. Kur'an-ı kerimde bulamadığınız işlerde, sünnetime uyunuz. Sünnetimde de bulamazsanız, Eshabımın sözüne uyunuz.) (Beyhekî)

(Âlimlere tabi olun!) (Deylemî)

(Âlimler rehberdir.) (İ. Neccar)

(Ulemâ, enbiyânın vârisidir.) (Tirmizî)

(Bize yalnız Kur'andan söyle!) diyen birine, İmran bin Husayn hazretleri: (Ey ahmak! Kur'an-ı kerimde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin?) dedi. Hz. Ömere, farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur'an-ı kerjmde bulamadık dediklerinden, (Allahü teâlâ, bize, Muhammed (as)ı gönderdi. Kur'an-ı kerimde bulamadığımızı, Resulullahdan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de, öyle yaparız.) buyurdu. (Mizan-ül-kübra) 

Yeni Bir Mezheb

(Mezhebe uymam Kur'anla amel ederim.) demek, (Kanunlara uymam, yalnız Anayasaya göre hareket ederim.) demek gibi yanlıştır. Çünkü Anayasada bütün hükümler, bütün cezalar bildirilmemiştir. Anayasa, kanunlara havale etmiştir. Kanunlardan başka tüzükler, yönetmenlikler de çıkmıştır. (Anayasa varken, kanuna lüzum yok.) demek ne kadar yanlış ise, (Kur'an varken, mezhebe lüzum yok.) demek, bundan daha yanlıştır. Kur'an-ı kerimi hadis-i şerifler, hadis-i şerifleri de mezheb imamları açıklamıştır. Kanunlar, Anayasanın gösterdiği istikamette hazırlanmış, mezhebler de, Kur'an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin gösterdiği istikamette teşekkül etmiştir.

Hiç kimse, (Madem, mezheb, Kur'an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin açıklamasıdır. Ben de açıklar bir mezheb kurarım.) diyemez. Çünkü bir kimsenin (Madem doktor olmak, tıp kitabı okumaya bağlıdır. Kimyager olmak için de kimya kitabı okumak kâfidir.) diyerek eline aldığı bir tıp ve kimya kitabı ile doktorluk yapmaya,ilaç  imal etmeye kalkışması ne kadar gülünç ise, (Ben de Kur'andan, hadisten hüküm çıkarırım) demek daha gülünçtür.

(Ben İslâma göre hareket ederim, mezhebe uymam) demek, (Ben devletin emrine uyarım. Fakat, kanunu, polisi, hakimi dinlemem.) demeye benzer. Çünkü İslâma uymak demek, dört hak mezhebden birine uymak demektir. İslâm ayrı, mezheb ayrı değildir.  

Mezhebin lüzumu

Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Eshab-ı kiramın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. Din bilgilerinde, siyaset, idarecilik ve zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf marifetlerinde birer derya idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resulullahın kalblere işliyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Herbirinin mezhebi vardı. Mezhebleri az veya çok farlı idi.

Tabiinin ve Tebei tabiinin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehilerin ve Eshab-ı kiramın mezheblerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhebleri unutuldu. Bu dört mezhebin imanları Eshab-ı kiramın ortak olan imanıdır. Bunun için dördüne de Ehl-i sünnet denir. İmanları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerine din kardeşi bilirler. Birbirlerine severler. Birbirlerine uymıyan işlerinde, zaruret olunca, birbirlerini taklid ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheblerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, müslümanlara Allahü teâlânın rahmeti olduğunu, peygamberimiz haber vermiştir. Çünkü, dört mezheb arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman, vücud yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbadetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar.

Allahü teâlâ dileseydi, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, herşey açıkça bildirilirdi. Böylece, mezhebler hasıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her müslümanın tek bir nizam olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu. 

Resululllahın Yolu

Peygamberimizin yolu, Kur'an-ı kerim ile hadis-i şerifler ile ve müctehidlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bu üç vesika, bir de, İcma-ı ümmet vardır ki, Eshab-ı kiramın ve Tabiinin sözbirliği olduğu, R.Muhtarda yazılıdır. Bir hüküm üzerinde, dört mezhebin ictihadları arasında icma hasıl olursa, bu icmaa da inanmak gerekir, inanmıyan küfre girer. (Mektubat c.2, m. 36)

İslâm âlimleri yanlış birşey üzerinde ittifakta bulunmazlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.) (İ.Ahmed)

Bu dört vesikaya Edille-i şerıyye denir. Bunların dışında kalan herşey bid'attir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ümmetim yetimşüç fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) (İbni Mace)

Bu ayrılık, usulde, imanda olan ayrılıktır. Eshab-ı kiramdan sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanları bozuldu. Eshab-ı kiramın doğru imanından ayrıldılar. Dalalet fırkaları meydana geldi. Bu bozuk fırkalara, bid'at fırları denir. Bunlar, bazı nassları tevil ederek yanıldıkları için kâfir değildir. Fakat, islâmiyete zararları, kafirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar.

Bid'at fırklarını, Ehl-i sünnetin dört doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır. Dört mezheb, birbirlerinin doğru yolda olduğunu söyler ve birbirini severler. Bid'at fırkaları ise, müslümanları parçalamaktadır. Bu dört mezhebin birleştirilemiyeceğini, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Allahü teâlâ, mezheblerin birleştirilmesini değil, ayrı olmalarını istiyor. Böylece, islâm dinini kolaylaştırıyor.  

Doğru Yol Nedir?

Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki:

(Ey iman edenler! Allahın dinine sarılın. Birbirinizden ayrılmayın!) (Al-i İmran 100)

Ebüssüud Efendi hazretleri burayı açıklarken, (Ehl-i kitabın parçalandığı gibi parçalanıp da doğru imandan ayrılmayın! Cahiliyye zamanında birbirleriniz ile dövüştüğünüz gibi bölünmeyin!) buyurdu. Doğru yolun, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği iman olduğunu, Peygamberimiz haber verdi. O hâlde, Ehl-i sünnette birleşerek, kardeş olmaları, birbirini sevmeleri gerekir. Müslümanların bu birliğinden ayrılan, bu ayet-i kerimeye uymamış olur. Bu yolda birleşir, birer kardeş olduğumuzu bilip birbirimizi severek, dünyanın en büyük, en kuvvetli milleti olur, dünyada rahata, huzura, ahırette de sonsuz saadete kavuşuruz. Düşmanlarımızın ve cahillerin ve sömürücülerin, kendi çıkarları için söyledikleri yalanlara aldanıp, bölünmemeye çok dikkat etmeliyiz! (Hadika s. 696)   

Mezheb ve rahmet

Allahü teâlâ ve Resulü, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmıyanlar günaha girer, kıymet vermiyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hali güç olurdu. Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek gerekir. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlıyabilenlere, Müctehid denir.

Dört mezhebin hali, bir şehir halkının haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzetip yaparlar. Bazan uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefilere benzer.

Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır, derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer.

Bazısı ise ifadeye, yazının gidişine bakıp, o işi yapma yolunu bulur. Bu da, Şafiîye benzer.

Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer. 

Dört Doğru Yol

İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükâfat alır. Dört mezhebin hali de böyledir. Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir. Dört mezhebin ayrıldığı bir işte, birinin doğru olup, diğer üçünün yanlış olması gerekir. Fakat, her mezheb imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar affolur. Hatta sevab kazanır.

Dört mezhebden başkasına uymak caiz değildir. Bu, Eshab-ı kiramın ve Tabiinin mezheblerini küçümsemek değildir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve başkalarının mezheblerini tam olarak bilmiyoruz. O mezhebleri de bilseydik, onlara uymamız da caiz olurdu. Çünkü, hepsinin mezhebleri doğru idi. Dört mezheb, tam bilindiği ve kitabları her yere yayılmış olduğu için, her müslümanın yalnız bunlardan birine uyması gerekir.

İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Bir mezhebe tabi olmıyan mülhid olur.) buyuruyor. (Mebde ve Mead)

Yûsüf Nebhânî hazretleri, (Şimdi her müslümanın, dört mezhepten birine uyması gerekir) buyurduğu gibi, İmâm-ı Şa’rânî, S.Ahmed Tahtâvî hazretleri gibi birçok âlim de, aynı şeyi bildirmişlerdir.

Kur'an-ı kerimdeki; (Allahın ipine sarılın!) emri, (Fıkh âlimlerinin, mezheb imamlarının bildirdiğine uyun!) demektir. (Tahtavi (Dürr-ül muhtar) haşiyesi, zebayih kısmı) 

Mezheb Değiştirmek

Dört mezhebin imamları ve onları taklid eden âlimler, her müslümanın dört mezhebden dilediğini taklidde serbest olduğunu ve bir mezhebden başka mezhebe geçmenin caiz olduğunu ve harac, sıkıntı olduğu zamanlarda, başka mezhebin taklid edileceğini bildirdiler. Allahü teâlâ, müminlerin dört mezhebe ayrılmalarını ve bunun, kulları için faideli olacağını ezelde takdir ve irade buyurdu. Amelde mezheblere ayrılmaktan razı olduğunu bildirdi. Razı olmasaydı Resulü, bu ayrılığın rahmet olduğunu bildirmezdi. İtikadda ayrılmayı yasak ettiği gibi, amelde ayrılmayı da yasak ederdi. (Mizan)

Resulullah, Kur'an-ı kerimde icmalen bildirilenleri, yani kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur'an-ı kerim kapalı kalırdı. Resulullahın varisleri olan mezheb imamlarımız, hadis-i şeriflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resulullaha tabi olarak, mücmel olanı açıklamışlardır.

Bilinen 4 imam zamanında, başka mezheb imamları da vardı. Bunların da mezhebleri vardı. Fakat, bunların mezheblerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı. (Hadika)

Ehl-i sünnetin dört mezhebinin imanları, inandıkları şeyler, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç fark yoktur. Ayrılıkları yalnız ameldedir. Bu da, müslümanlara bir kolaylıktır. Her müslüman, dilediği mezhebi seçerek, bunu taklid eder. Her işini, seçtiği mezhebe göre yapar. Müslümanların, dört mezhebe ayrılmaları, Allahü teâlânın rahmetidir. Bir müslüman, kendi mezhebine göre ibâdet yaparken, bir zahmet, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebi taklid ederek, bu işi kolayca yapar. 

 

Geri kalışımızın sebebleri

Sual: Yabancı yazar, müslümanların geri kalışını ictihâda bağlayıp, (Fukahâ, ictihâd kapısının kapatılmasında ve bundan böyle dört mezheble iktifâ edilmesinde ittifak etmiştir. Bunun netîcesinde İslâm düşüncesi duraklamış, hukukta ve diğer İslâmî ilimlerde taklîd ve saplantının yayılmasına sebep olmuştur) diyor. Bu hususta açıklama yapar mısınız?

CEVAP: İctihâd kapısını kimse kapatmamıştır. Ehli olmadığı için kendiliğinden kapanmıştır. Kapalıya kapalı demek, kapatmak değildir. Kapatmaya yetkisi olanın açmaya da yetkisi olur. İctihâd edip etmemekle, geri kalışımızın bir alâkası yoktur. Milyonlarca insan ehil olup olmadığına bakmadan, kitap yazıyor, ictihâd yapıyor. Madem ictihâd yüzünden geri kaldık. Şimdi herkes ictihâd yaptığı hâlde niçin ilerlemiyoruz?

Mason Abduh ve onun Reşit Rıza ve Merâgî gibi çömezleri, mezheplere saldırıp, (mezhepler birleştirilmeli) diyerek mezhepleri kaldırmaya çalışmışlardır. İngiliz câsusu Hempher de aynı yolda hareket ederek Sünnîliği yıktırıp Necdîliği kurdurmuştur. Aynı art niyetli kimseler, (Herkes ictihâd etmeli) diyerek ehli olmıyan kimselerin de ictihâda yeltenmelerine sebep olmuşlardır. Hadîs-i şerîfte, (Her asır, bir öncekinden daha kötü olacaktır) buyuruldu. Bu bakımdan sonraki asırlarda birinci asırdaki gibi büyük âlimler yetişmedi. Yetişmesi de çok zordur. Bu zoru başarabilen az da olsa çıkarsa, buna kimse bir şey demez.

Hicrî 4. asırdan sonra mutlak müctehid olarak meşhur olan görülmedi. Mutlak müctehide ihtiyâç da kalmadı. Çünkü Allahü teâlâ ve onun Resûlü Muhammed aleyhisselâm, kıyâmete kadar, hayat şekillerinde ve fen vâsıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şâmil olan hükümlerin hepsini bildirdi. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladı. Sonra gelen âlimler, bu ahkâmın, yeni olaylara nasıl tatbik edileceğini tefsîr ve fıkıh kitaplarında bildirdi. Müceddid denilen bu âlimler kıyâmete kadar mevcuttur.

İctihâd kapısı açık diye herkes destursuz girerse, birbirine zıt gibi görünen hadîs-i şerîfleri görünce ne yapacaktır? Meselâ imâm arkasında Fâtiha’nın okunacağına dâir de, okunmıyacağına dâir de hadîs var. İcâzetsiz bir kimse, bunları okuyunca ya Peygambere sû-i zan edecek, yâhut hadîs âlimine iftirâ edecektir. Ehli olmayanların hüküm çıkarmak niyetiyle hadîs okuması, elbette doğru olmaz. Dünya işlerinde bile işinin ehli olmayan bir kimse, yaptığı şeyi başaramaz. Meselâ, (Ehliyeti olan şoför olmalıdır) demek yanlış mıdır? (Herkes araba kullansın) demek doğru olur mu? (Herkes göz ameliyatı yapmalıdır) demek ne kadar saçmalıktır. (Herkes hadîs kitabı okumalı, hadîsten hüküm çıkarmalı, Kur’ân meâli okuyup ondan hüküm çıkarmalı) demek daha tehlikelidir.

Araba kullanmasını bilmeyen, bir kazâ yapabilir ve canından olabilir. Fakat hadîsi, Kur’ânı anlamayan kimse, bunlarla amel edeceğim derken dîninden olur. Her işi ehline bırakmak kadar tabiî ne olabilir? Biz, (İş ehline verilmeli) diyoruz. O, (hayır herkes hadîs okumalı, herkes meâl okumalı, anladığı gibi amel etmelidir) demek istiyor. Bu, ilme düşmanlıktır. Herkesin âlim olmasını, müctehid olmasını istemek, akla da, ilme de aykırıdır. Müctehid olmanın birçok şartları vardır. Profesör olmak kadar kolay değildir. Bunlardan biri de ilâhî mevhibe’ye sahip olmak ya’nî evliyâ olması da lâzımdır. Fakat her evliyâ da müctehid değildir. İctihâd, ayağa düşürülmemelidir.

Âlimin dindeki yerini bilmiyenler, “Elimizde Kur’ân var iken âlime ne lüzûm var, İslâm âlimlerinin bin yıl önce verdiği fetvâlar bizi bağlamaz” diyorlar. Kur’ân-ı kerîmi herkes kolayca anlasa idi, Peygambere de ihtiyâç kalmazdı. Hadîs-i şerîfler, Kur’ân-ı kerîmin açıklaması mâhiyetindedir. Hakîkî âlimler de, hadîs-i şerîfleri açıklamışlardır. Arapça bilen herkese âlim denmez. Hakîkî âlim, Kur’ân-ı kerîmi, hadîs-i şerîfleri açıklıyan salâhiyetli, yüksek insandır. Sünneti, bid’ati bilir. Hakkı bâtıldan ayırır. Selef-i sâlihîn i’tikâdında, ya’nî Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdındadır.

Çok ilmi olduğu hâlde, hakkı bâtıldan ayıramıyan, hakîkî âlim değildir. 72 sapık fırkanın önderleri de derin âlim idi, hakkı bâtıldan ayıramadıkları için dalâlete düşmüşlerdir. Meselâ Vâsıl bin Atâ, hocası Hasan-ı Basrî hazretlerine i’tirâz edip, Mu’tezile fırkasını kurdu. İbni Teymiyye’nin de ilmi çok idi. Selef-i sâlihînin sözbirliğinden ayrıldı. Necdî fırkasının kurulmasına sebep oldu. Bugünkü mezhepsizlerin de önderi durumundadır. Şu hâlde, âlim, çok bilen değil, hakkı bâtıldan ayıran Ehl-i sünnet i’tikâdındaki din mütehassısıdır. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde övülen âlimler böyle kimselerdir. Bunların sözleri senettir. Bunlar peygamberlerin vârisleri, vekîlleridir. İctihâdlarında isâbet etmeseler de yine sevâb alırlar. Bunlara tâbi olanlar da kurtulur.

 

Hadis-i şerif ile amel etmek 

Sual: Okuduğumuz bir hadisle amel etmemiz caiz midir?

CEVAP: Kifaye kitabında buyuruldu ki:

(Müctehid olmayan din adamı, okuduğu hadisten kendi anladığına uyarak amel edemez. Müctehidlerin ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden anlayarak, verdikleri fetva ile amel etmesi gerekir. Takrir kitabında da böyle yazılıdır.)

Bu önemli hususa birkaç örnek verelim: Bu konudaki hadis-i şeriflerden beşi şöyle:

1- (Deve eti yemek abdesti bozar.) (Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî)

2- (Ateşte ısınmış bir şeyi yiyip içmek abdesti bozar) (Müslim, Ebu Dâvud, İbni Mace, Tirmizî, Nesâî)

3- (Ön avretine dokunan erkeğin abdesti bozulur.) (Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî)

4- (Eli ile ön avretine dokunanın abdesti bozulur.) (Hakim, İ.Ahmed, İ.Şafii)

5- (Ön avretine dokunan erkeğin abdesti bozulmaz. Çünkü o da vücuttan parçadır.) (Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî)

Böyle birbirinden farklı gibi görünen sahih hadis-i şerifler çoktur.

Mezheplerin hükmü ne?

Birinci hadis-i şerifi okuyan, deve eti yemenin abdesti bozduğunu anlar. Hâlbuki deve eti yemek yalnız Hanbelide abdesti bozar, diğer mezheblerde bozmaz.

İkinci hadis-i şerifi okuyan kimse, ateşte pişirilen her şeyin abdesti bozduğunu anlar. Hâlbuki hiçbir mezhepte ateşte pişirilen şeyleri yiyip içmek abdesti bozmaz. Bu hadis-i şerif, Kütüb-i sitte denilen altı kıymetli hadis kitabından beşinde mevcuttur. Hiçbir hadis âlimi bu hadis-i şerife uydurma dememiştir. Bu hadis-i şerifin açıklaması Mizan-ül-kübra kitabında vardır.

Üçüncü hadis-i şerif, bir erkeğin kendi ön avret yerine dokununca abdestinin bozulduğunu bildirmektedir. Hâlbuki Hanefide bozmaz, diğer üç mezhebde bozar.

Dördüncü hadis-i şerifte ise, avret yerine dokunursa deniyor. Kadın mı, erkek mi, elin içi ile mi, dışı da dahil mi, bunlar açık değildir. Hâlbuki Hanefide, erkek veya kadın, bildirilen yere dokununca abdesti bozulmaz. Fakat Şafiîde ise elin içi seveteyne, yani hem ön hem arkaya, elinin içi ile değince abdest bozulur. Başkasına, hatta erkek veya kız kendi bebeğininkine değse de bozulur. Malikide ise, sadece erkek, kendi önüne, elinin içi ile dokunursa abdesti bozulur. Arkasına değerse bozulmaz. Çocuğa veya başkalarına dokunsa yine bozmaz. Hanbelide ise, hem elin içi, hem de elin dışı ile kendisinin veya büyük-küçük, ölü-diri kim olursa olsun başkasının seveteynine dokunursa abdesti bozar. Yalnız, kadınlar kendi avretine dokunursa bozmaz. Bu hükümleri hadislerden bizim çıkarmamız hiç mümkün müdür?

Beşinci hadis-i şerif ise, dokunmanın abdesti bozmadığını bildirmektedir. Hâlbuki Hanefi hariç, diğer üç mezhepte bozar.

Müctehid olmayanın bunları hadis-i şeriflerden anlaması mümkün olmaz. Bu bakımdan, müctehid âlim olmayan kimse, hadis kitabı okursa, ya hadis-i şeriflerin uydurma olduğunu zanneder veya kendi aklına göre, yanlış bir hüküm çıkarır. Her ikisi de felaketine sebep olur.

Bir müslümana yapılacak büyük bir kötülük, (Kütüb-i sitteyi al, hadisleri oku ve dinini öğren) demektir. 

 

Dinde kolaylık nedir?

Sual: Dinde kolaylık var diye herkes kolayına geleni yapıyor. Dinimizde kolaylığın ölçüsü nedir?

CEVAP: Evet bazı kimseler, (Dinde kolaylık vardır.) diyerek bilerek veya bilmeyerek dinimizi içten yıkmaya çalışıyorlar. Dinimizde ifrat ve tefritin yani aşırılığın yeri yoktur. Dinimiz orta yolda olmayı emreder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(İşlerin hayırlısı vasat olanıdır.) (Beyhekî)

(Vasat, ifrat ve tefritten uzak orta yol demektir. İfrat, normalden fazla, tefrit, normalden az demektir. Mesela çok uyumak ifrat, çok az uyumak tefrittir. Çok yiyip içmek ifrat, çok az yemek ise tefrittir.)

İfrata kaçarak gücünün yetmediği şekilde ibâdet etmeye çalışmak, mesela geceleri hiç uyumadan namaz kılmak, gündüzleri hep oruç tutmak, hanımından uzak kalmak, et, süt, tatlı gibi şeyleri hiç yememek, iyi müslüman olmak demek değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kolay bir din ile gönderildim. Dinimizde ruhbanlık yoktur. Et yiyin, hanımlarınızla mübaşeret edin! (Nafile) oruç da tutun! Tutmadığınız günler de olsun! (Nafile) namaz da kılın! Uyuyun da. Ben bunlarla emrolundum.) (Taberânî)

Dinde Aşırı Gidenler

Şu hâlde yiyip içmeden, uyumadan ibâdet etmek zordur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Din kolaylıktır. Dinde aşırı gideni din mağlup eder.) (Nesâî)

Günümüzde ifrata kaçanlar azdır veya hiç yoktur. Fakat tefrite gidenler çoktur. (Dinde kolaylık var.) veya (Kolayını yapıyorum.) diyerek dini bozanlar çoktur. Emekli reformcunun kitabı böyle yanlışlıklarla doludur. Şimdi birkaç misal verelim.

Ayaklara mest giyiliyor, üstüne meshediliyor diyerek tırnaklara oje sürüp üstüne meshetmek caiz olmaz. Yahut bugünkü naylon çoraplara meshetmek caiz olmaz. Çoraba meshetmek kolaylık ise de, dinin emri değişmiş olur, ibâdet sahih olmaz.

Su bulunmadığı zaman teyemmüm etmek farzdır. Fakat dinde reformcuların dediği gibi sular kesilince hemen teyemmüm edin demek, dinde kolaylık değil, dini değiştirmektir. Ramazan yaza gelince tutmayıp, kışa tehir etmek de dini değiştirmek olur.

(Dinde kolaylık var.) diyerek namazları vaktinde kılmayıp, hepsini gece yatarken kılmak da dini değiştirmek olur. Hanefide gusülde ağzın içini yıkamak farzdır. Diğer mezheblerde farz değildir diyerek ağzın içini yıkamamak mezhepsizlik olur.

(Dinde zorluk yoktur, kolaylık vardır.) demek (Dinimizin verdiği ruhsatlardan faydalanın.) demektir.

Yoksa, (Herkes hoşuna giden şeyleri yapsın, hoşlanmadığı şeyleri yapmasın, ibâdetleri keyfine göre değiştirsin.) demek değildir. Dinde ufak bir değişiklik yapmak dinsizlik olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Dinimizde olmıyan bir şeyi çıkaranın, çıkardığı şey merduddur.) (Buharî)

Kur'an-ı kerimde de mealen, (Dinlerini oyuncak ve eğlence edinenleri bırak!) buyurulmaktadır. (Enam 70)

(Zaruretler haramları mubah kılar.) Yani zaruret nisbetinde haram işlemek caiz olur. Fakat reformcunun dediği gibi, her ihtiyaç zaruret değildir. Paraya ihtiyacı olan kimsenin faizle para alması caiz olmaz.

Dinimizin ihtiyaç için bildirdiği ruhsatlardan istifade edilir. (Her ihtiyaç bir zarurettir.) denirse bütün haramlar helal edilmiş olur. Mesela bir kimse, her türlü yiyeceği bulsa, fakat et bulamazsa, (Et yemek ihtiyaçtır.) diyerek domuz eti yiyemez. (Her ihtiyaç zarurettir.) diyerek müslümanları gusülsüz gezdirmekten sakınmalı, aşırılıklardan uzak durmalıdır. 

 

Âlimlere tabi olmak

Sual: Yazılarınızda İslâm âlimlerinin kıymetinden, onlara tabi olanların hidayete kavuşacaklarından bahsediyorsunuz. İslâm âlimlerine nasıl tabi olunur?

CEVAP: Âlimlere tabi olmak, dört mezhebden birine uymak demektir. Asırlardan beri bütün İslâm âlimleri, dört mezhebden birine uymuşlar ve müslümanların da uymalarının gerektiğini bildirmişlerdir. Bunlara uymakta İcma hasıl olmuştur. İcmadan, cemaatten, birlikten, topluluktan ayrılan helak olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(İki kişi, bir kişiden, üç kişi, iki kişiden iyidir. O hâlde cemaatle birlikte olsun! Allahın rızası, rahmeti, yardımı cemaatten ayrılan Cehenneme düşer.) (İbni Asakir)

(Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) (Taberânî)

(Ümmetimin âlimleri, hiç bir zaman dalalette birleşmezler. İhtilaf olunca sivad-i a'zama (âlimlerin ekseriyetinin bildirdiği yola) tabi olun!) (İbni Mace)

(O gün her fırkayı imamları ile çağırırız.) mealindeki İsra suresinin 71. ayet-i kerimesini Kadi Beydavi  hazretleri (Her ümmeti peygamberleri ve dinde uydukları imamları ile çağırırız.) şeklinde açıklamıştır. Ruh-ul beyan ve Tefsir-i Hüseynide ise, (Herkes mezhebinin imamı ile çağırılır. Mesela "Ya Şafiî" veya "Ya Hanefi" denir.) şeklinde açıklanmaktadır. Bu açıklamalar da, her müslümanın dört hak mezhebden birine uyması gerektiğini açıkça bildirmektedir.

İcmadan Ayrılmak Caiz Değil

Medarik tefsirinde (Müminlerin (itikad ve ameldeki) yolundan yarılan Cehenneme gider.) mealindeki Nisa suresinin 115. ayet-i kerimesi bildirdikten sonra, (Kitab ve sünnetten ayrılmak gibi icmadan da ayrılmak caiz değildir.) buyuruluyor. Beydavi tefsirinde ise aynı ayet-i kerimenin açıklamasında (Bu ayet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu göstermektedir. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak da vacip olur, şart olur.) buyuruluyor.

Ahmed bin Muhammed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:

(Kur'an-ı kerimdeki (Allahın ipi)nden masat, cemaattır. Cemaat da, fıkh ve ilm sahipleridir. Fıkh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı A'zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yoluda, peygamber (as)ın ve Hulefa-ı raşidinin yoludur. Bu yoldan ayrılanlar, Cehenneme gider. Kurtuluş yolu, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkada bulunanlara, gazabı da bu yoldan ayrılanlaradır. Fırka-i naciyye, bugün dört mezhebde toplanmıştır. Bu dört mezhebde toplanmıştır. Bu dört mezheb, Hanefi, Maliki, Şafiî ve Hanbelidir. Bu zamanda bu dört hak mezhebden birine tabi olmıyan, bid'at sahibi olup Cehenneme gider.) (Tahtavi)

Abdülgani Nablüsi hazretleri de (Bugün dört mezhebden başkasına uymak caiz değildir.) buyuruyor. (Hadika)

İmam-ı Rabbanî hazretleri de, (Mezhebden  ayrılmak, mezhepsiz olmak ilhaddır.) buyuruyor. (Mebde ve Mead)

(İlhad, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yoldan ayrılmak demektir.) 

 

Cemaatin amin demesi 

Sual: İmamlık yapıyorum. Cemaatten biri, (Hocam, Kâbe gibi mübarek bir yerde, yüksek sesle amin dendiği, hatta bu hususta hadis de olduğu hâlde, niçin Türkiyede sessiz amin deniyor) dedi.

Ben de Hanefi mezhebinde, yüksek sesle söylemek mekruhtur. Vehhabilerin farklı hareketleri bizlere ölçü olmaz) dedim. Aminin sesli olarak söyleneceğine dair hadis-i şerif var mıdır?

CEVAP: Dünkü yazımızda, bizlerin hadislerden hüküm çıkaramayacağımızı vesikalarla bildirmiştik. Kütüb-i sittenin beşinde bulunan, (Ateşte ısınmış bir şeyi yiyip içmek abdesti bozar) hadis-i şerifini nakletmiş, ateşte ısınan şeylerin abdesti bozmayacağını bildirmiştik.

Ayrıca cemaatle namaz kılarken, imam arkasında cemaatin de Fatiha okuması gerektiği hadis-i şerifle bildirilmiştir. Fakat Hanefi mezhebinde, imam arkasında Fatiha okumak harama yakın mekruhtur.

Ebu Davüdün bildirdiği hadis-i şerifte, imamın veleddallin dedikten sonra, ön safta olanların işiteceği bir sesle amin dediği bildirilmektedir. Fakat Hanefi mezhebinde, yüksek sesle amin demek mekruhtur.

Sesli olarak amin demek

Dürr-ül-muhtardaki (Fatihadan sonra, imam ve cemaat, sessiz olarak, amin der. İmam Fatihayı bitirince, cemaatin ve imamın yüksek sesle amin demesi mekruhtur. Hafif söylemelidir) hükmü, İbni Abidin c.1, s. 492, (tercümesi c. 2, s. 270), Halebi-yi kebir s. 309, Halebi-yi sagir s. 233, Hindiyye s. 258, Mizan-ı kübra s. 249, Mezahib-i erbea s. 250, Hidaye s.107, Dürer gurer s.127, Nimet-i islâm s. 300 (namazın 80. mekruhu), Ömer Nasuhi Bilmenin ilmihalinin 159. sayfasında da vardır.

Mevkufatta da, (imam, veleddallin dedikten sonra, hem imam, hem de cemaat amini gizli olarak söyler. Hadis-i şerifte, (İmam şu üç şeyi gizli söyler: Euzü çekmek, Besmele okumak ve amin demek) buyuruldu) denmektedir.

İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretlerinin, (Cemaatle namaz kılarken, imama uyanlar, Fatiha ve zamm-ı sure okumaz) dediğini duyanlardan on kişi, Hazret-i imamın huzuruna gelip derler ki:

- İmamın okumasını kâfi görüp, cemaate Kur'an okutmadığını işittik. Hâlbuki, Fatihasız namaz olmaz. Elimizde bunu isbat eden kuvvetli deliller vardır. Hakkın ortaya çıkması için tartışmaya geldik.

Hazret-i imam der ki:

- Ben bir kişi, siz on kişisiniz, hepinizle aynı anda nasıl tartışayım?

- Nasıl tartışmak istiyorsunuz?

- İçinizden en bilgili, âlim olanı seçin, onunla konuşayım. O, kendi ile birlikte hepinizin adına konuşsun.

- Teklifiniz uygun...

- O beni yenerse, hepiniz beni yenmiş olacaksınız, ben onu yenersem, hepiniz yenilmiş olacaksınız. Kabul mü?

- Peki kabul ettik.

- Tartışmayı ben kazandım.

- Nasıl olur, daha başlamadık bile...

- Siz, seçtiğiniz âlimin hepinizin adına konuşmasını kabul etmediniz mi?

- Evet...

- Ben de, sizin kabul ettiğinizi kabul ediyor, aynı şeyi söylüyorum. Herkesin tabi olduğu imam, kendi adına ve ona uyup, imam kabul edenler adına Kur'an-ı kerim okur, cemaat okumaz. Anlaşamadığımız bir nokta kaldı mı?

- Evet anlaştık. 

Fatihasız namaz olmaz

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

Namazda kıraat farzdır ve hadis-i şerifte (Fatihasız namaz olmaz) buyuruluyor. Neden Hanefilerin, hakiki kıraatı (cemaatin hepsinin okumasını) bırakıp, kıraat-i hükmiye (İmamın okuyup, cemaatin susmasına) karar vermelerinin sebebini tam anlayamadım.

İmam arkasında sükut etmeye dair açık bir delil bulamadım. Buna rağmen, mezhebime uyarak imam arkasında Fatiha okumadım. Çünkü, delili zayıf diye, mezhebimin hükmü ile amel etmemenin ilhad olduğunu biliyordum.

Nihayet Allahü teâlâ, mezhebe uymanın bereketi ile, Hanefi mezhebinde imama uyan cemaatin kıraati terketmelerindeki hakikati izhar eyledi. İmam, sanki cemaatin dilinden okuyor. Bu şuna benzer:

Bir köy halkı, köyün ortak bir meselesi için, köylünün tamamı kaymakama gitmez. Birkaç kişilik bir heyet seçerler. Bu heyetin hep bir ağızdan meseleyi anlatmaları da doğru olmaz.

İçlerinden birini, temsilci seçerler. Temsilci, istekler aynı olduğu için, hepsinin dili ile ihtiyaçlarını arz eder.

Kendilerine temsilci kabul ettikleri bu kimse, onların adına konuşur. Seçilen bu temsilcinin hepsinin adına ihtiyaçlarını arz etmesi şeklinde olan, cemaatin hükmi konuşması, onların hakiki konuşmalarından daha iyidir. İmam ile cemaatin hali de böyledir. (Mebde ve Mead f.30)  

 

Kur’an-ı Kerim meal ve tefsirleri

Sual: Mealen ne demektir?

CEVAP: Mealen demek, tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre demektir. Yanı tefsir âlimlerinin anladığı mana demektir. Bunun için Kur'an tercümesi denilen  kitaplardan, Kur'an-ı kerimin manası anlaşılmaz. Kur'an tercümesi okuyan kimse, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin bilgi derecesine göre, yaptığı açıklamayı öğrenir. Bir cahilin veya bir sapığın yaptığı tercümeyi okuyan kimse de, Allahü teâlânın bildirmek istediğini değil, tercüme edenin anladım sanarak kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.

Kur'an-ı kerim tercümesini okuyan, amele, ibâdete ait bilgileri öğrenemez.

İtikada ait bilgileri ise öğrenmesi hiç mümkün olmaz. Çünkü 72 dalalet fırkası, Kur'an-ı kerime yanlış mana verdiği için sapıtmıştır. Kur'an tercümesi okuyarak, doğru imanı, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek mümkün olmaz. Hatta (Beydavi), (Celaleyn) gibi kıymetli tefsirleri bile bizim gibilerin anlaması mümkün değildir. Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen kimse, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı, kelam, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır. (Hadika) 

 

Hangi tefsir zararlıdır?

Sual: Dinimizi, asıl kaynağından öğrenmek için hangi meali ve tefsiri tavsiye edersiniz?

CEVAP: Kur'an-ı kerimin manasını yalnız Muhammed (as) anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Kur'an-ı kerimi tefsir eden Odur. Doğru tefsir kitabı da, Onun hadis-i şerifleridir. Din âlimlerimiz, bu hadis-i şerifleri toplayıp, tefsir yazmışlardır. Ayet-i kerimeler kısa ve tam tercüme edilemediği için, İslâm âlimleri, tercüme değil, uzun tefsir ve tevillerini bildirmişlerdir. Resulullahın bildirdiği manalara Tefsir denir.

Tefsir, ancak Fahr-i âlemin mübarek lisanından, Sahabe-i kirama ve onlardan Tabiine ve Tebei tabiine ve böylece sağlam, kıymetli insanların söylemesi ile, fıkıh ve kelam âlimlerine gelen haberlerdir. Bundan başka olan bilgilere tefsir denmez. Müfessir, tefsir kitabı yazan demek değildir. Müfessir, kelam-ı ilahiden, murad-ı ilahiyi anlıyan derin âlim demektir. Beydavi tefsiri bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsir kitaplarını da anlıyabilmek için, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek gerekir. Ana ilimlerden biri, tefsir ilmidir. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir.

1986da İstanbul’da yapılan (Kur'an Tercümeleri Sempozyumu)nda 1500den fazla tercüme incelendiğinde, birbirini tutmıyan hükümler görüldü. Herkes anlayışına göre tefsir ettiği için, karşımıza korkunç, dehşetli ve vahim bir manzara çıkmıştır. Hâlbuki nakle dayanılsaydı böyle olmazdı. Türkiyede ilk defa Kur'an tercüme işini, Cihan Kitabevi sahibi Misak isimli bir Ermeni başlatmıştır. Maksat dinimizi bozmaktır. Bu oyuna gelinmemeli!.. 

Diplomaya Güvenenler

Diplomaya güvenerek, tefsir ilmine dalmaya kalkışan, aldanır, helak olur. Yüzme bilmiyen birinin diplomasına güvenerek denize açılması gibi, cahilce, ahmakça iş olur.

Tefsir ilmini bilmiyenin hadis ve tefsir okumaya kalkışması, mide hastasının, kuvvetlenmek için, baklava, börek yemesine benzer. Hâlbuki, bu hastanın, önce perhiz yapması, sonra, kuvvetli yemesi gerekir. İşte bizim gibi, ana ilimleri okumıyan, din öğrenmek için, Kur'an tercümesi, tefsir, hadis okumaya kalkışırsa, bunları kavrayamaz. Yanlış anlıyarak, dinimizi, imanımızı da kaybederiz.

Ana yuvasından almış olduğu imanını kaybeden birkaç ilerici (!) kimsenin küfrüne sebep olan, zihinlerindeki şüphenin nasıl meydana geldiği sorulunca tefsir okudukları için böyle olduklarını bildirmişlerdir. Meşhur tefsirler bile, ehlinden başkasına zararlı oluyor. Tefsir ilimlerini bilmeden tefsir okumaya kalkışan, imanını kaybedebileceği için Mazhar-i Can-ı Canan hazretleri, tefsir yazmak isteyen halifesine engel olmuştur. (Makamat)

Türkçe tefsirlerin, en kıymetli sanılanlarında bile, şahsi düşünceler vardır. Okuyana zararı, faidesinden çoktur. Hele islâm düşmanlarının, bid'at sahiblerinin, Kur'an-ı kerimin manasını bozmak için yaptıkları tefsir ve tercüme kitapları, birer zehirdir. Bunları okuyan genç zihinlerde, bir takım şüpheler, itirazlar hasıl oluyor. Zaten, bizim gibilerin, islâmiyeti öğrenmek için, tefsir ve hadis-i şerif okuması uygun değildir. Çünkü Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifi yanlış anlamak veya şüphe etmek imanı giderir. Yalnız Arabi bilmekle, tefsir ve hadis anlaşılmaz. Her arabi bileni, din âlimi sanan aldanır. Beyrutta ana dili Arabi olan çok papaz var. Fakat, hiçbiri islâmiyeti bilmez.  

Kur'an-ı Kerimi Kim Anlar?

İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki:

(Üç kimse, Kur'an-ı kerimin manasını anlıyamaz:

1- Arabiyi ve tefsir ilmini iyi bilmiyen.

2- Büyük günaha devam eden fâsık.

3- Bid'at sahibi (Eh-i sünnet itikadında olmıyan).

Görülüyor ki, Ehl-i sünnet olmıyan, Arabiyi çok iyi bilse de, Kur'an-ı kerimi doğru anlıyamaz. Yanlış anladıklarını yazarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından nakletmeyip kendi görüşünü din diye ortaya koyan herkesi felakete sürükler. Hadikadaki (Ümmetim, kötü din adamlarından çok zarar görecek) hadis-i şerifi, böyle mezhepsizlerin zuhur edeceğini haber vermektedir.

Tefsir, akla değil, nakle dayanır. Âlimlerinin, Peygamberimizden ve Eshab-ı kiramdan alarak yaptıkları tefsirlere aykırı tefsir yazan, küfre düşer. Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerimi kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur) buyuruldu. (Mek.Rabbani m.234)

Mezhepsizler, bu inceliği anlıyamadıkları için, (Herkes Kur'an okumalı, dinini bundan kendi anlamalı, mezheb kitaplarını okumamalı) diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının okunmasını yasak ediyorlar. Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerimi, kendi görüşü ile açıklıyan, doğru olsa dahi, mutlaka hata etmiştir) buyuruldu. (Nesâî)

Tefsir, murad-i ilahiyi anlamak demektir. Kendiliğinden verdiği mana doğru olsa bile, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata olur. Verdiği mana yanlış ise, kâfir olur. (Berika) 

Tefsirler ve diyanet

Prof. Dr. M.Sait Yazıcıoğlu, Diyanet İşleri Başkanı iken, 8 Ocak 1989 gün ve 01/924/008 sayılı açıklamasında (Sadece Başkanlığımızca yayınlanmış olan Kur'an-ı kerim mealinde değil diğer meallerde de, bazı hatalar bulunmaktadır) demişti. Diyanetin hazırladığı (Kur'an-ı kerim ve Türkçe Anlamı)  isimli tercümenin önsüzünde deniyor ki: Kur'an-ı kerim, Türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Kur'an-ı kerimde muhtelif manalara gelen lafızlar vardır. Böyle bir lafzı tercüme etmek, çeşitli manalarını bire indirmek olur ki, verilen tek mananın murad-ı ilahi olduğu bilinemez.

Dinde reformcuların, (Allahın muradı şudur) demeleri cehaletlerini gösterir. Eğer murad-ı ilahi tek olarak anlaşılsaydı, birbirinden farklı mezhebler meydana gelmezdi. Farz Allahın emridir. Her çağa göre yazılacak tefsirde abdestin farzları kaç olarak bildirilecektir? Bir hak mezhebe göre açıklansa yenilik olmaz. Farklı açıklansa dini değiştirmek olur. Böyle, içinde şahsi düşünce bulunan tefsirler okunmaz.

Kur'an-ı kerim hiçbir dile, hatta Arapçaya bile tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin bile, tam tercümesine imkan yoktur. Ancak izah edilebilir. Kur'an-ı kerimin manası tercümeden anlaşılmaz. Bir ayetin manasını  anlamak demek, Allahü teâlânın, bu ayette ne demek istediğini anlamak demektir. Bu ayetin herhangi bir tercümesini okuyan, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre anlamış olduğunu öğrenir.

Hangi tercüme olursa olsun, hiçbir Kur'an tercümesinden din öğrenilemez. Dinini öğrenmesi için bir kimsenin eline, en uygun tercümeyi vermek, okyanus ortasında bulunan insana bir tahta parçası vermekten daha kötüdür. Çünkü bu tahta parçası ile insan sahile çıkamıyacağı için ölür, imanlı ise Cennet gider. Fakat tercüme ile din öğrenmeye kalkışan, imanını kaybedip Cehenneme düşebilir. 

Gizli Sırlar

Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:

(Üstünlüklerin hepsi Peygamberlik kaynağından alınmıştır. Fakat herkesin bu kaynaktan istifadesi, kabiliyetine göredir. Resulullah efendimiz, herkese istidadına göre, (Kur'an-ı kerimin manevî sırlarını açıklardı. ((Buharî)deki) hadis-i şerifte, (Herkese aklına, anlayışına göre söyleyin, (dinin hükmünü) inkar ettirecek şekilde söylemeyin ki, Allahı ve Resulünü yalanlamasınlar) buyuruldu. Birgün Peygamber efendimiz, Hz. Ebu Bekre, Kur'an-ı kerimin ince marifetlerini onun seviyesine göre anlatıyordu. Yanlarına Hz. Ömer gelince, konuşma uslubunu ve bildirdiği sırları onun da anlıyacağı şekilde değiştirdi. Sonra Hz. Osman ve daha sonra da Hz. Ali geldi. Konuşmasını hepsinin anlıyacağı şekilde değiştirdi. Her defasında değişik şekilde anlatması, oraya gelen zatların yaratılış ve istidatlarının farklı oluşlarındandı.) (Mekt.Masumiyye 59)

Hadis-i şeriflerde, (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu.), (Osmanın şefaati ile, Cehennemlik yetmiş bin kişi, sorgusuz Cennete girecek.) ve (Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır.) buyuruldu. Her üçü de bu derece üstün olduğu ve Arabiyi çok iyi bildiği hâlde, Kur'an-ı kerimi değil, tefsirini bile anlıyamadılar. Çünkü Resulullah, herkesin seviyesine göre konuşurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Biz peygamberler, herkese, seviyesine göre muamele etmek ve anlayışına göre konuşmakla emrolunduk.) (İ. Gazalî)

(Aklın alamıyacağı şeyi söylemek, bazan fitneye sebep olur.) (İ. Asakir) 

Kendi Görüşüne Göre Tefsir

Bir kimse, bir ayet-i kerimeyi tefsir ederken, açıklarken, daha önceki müfessirlerden işitilmiyen şekilde, yalnız kendi görüşüne, kendi aklına göre açıklama yaparsa kâfir olur. İşte bu sebepten dolayı, peygamberler hariç, insanların en üstünü olmasına rağmen, Hz. Ebu Bekr-i Sıddık, (Kur'an-ı kerimi kendi reyimle, kendi görüşümle tefsire kalkarsam, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?) buyurmuştur. (Şira)

Bizim gibilerin, tefsirden din  öğrenmesi mümkün değildir. Mesela abdestin farzı, Hanefide 4, Şafiîde 6, Maliki ve Hanbelide daha fazladır. Tefsirden abdestin farzını bile öğrenmemiz mümkün değilken, itikadi konuları öğrenmemiz nasıl mümkün olur? İslâm âlimleri yıllarca çalışarak, Kur'an-ı kerimden çıkardıkları hükümleri, kitaplara yazmışlardır. Bir müslüman, hangi mezhebde ise, mezhebine ait kitapları okur, dinini öğrenir. Zaten her müslümanın, bir ilmihal kitabı okumakla, dinine ait lüzumlu bütün bilgileri öğrenmesi mümkündür.

Tıp kitabı okuyarak hastalıklara teşhis koymak, tedavi ve ameliyatlara girişmek milyonda bir ihtimal de olsa belki mümkün olabilir, fakat Kur'andan din öğrenmek mümkün olmaz. Her işi ehlinden öğrenmek gerekir. Fıkıh kitaplarını "Tabu" olarak gösterenler, "Dini Kur'andan, tefsirden öğrenin!" diyenler, eğer cahil değilseler, din anarşisi meydana çıkarmak için çalışan hain ve sapık kimselerdir.  

Tefsirler ve fıkhın önemi

İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki:

(Namaz kılacak kadar sure ezberlemek farzdır. Bundan sonra, fıkıh bilgilerinden farz-ı ayn olanları öğrenmek, Kur'an-ı kerimin fazlasını ezberlemekten daha iyidir. Çünkü, Kur'an-ı kerimi ezberlemek (hafız olmak) farz-ı kifayedir. İbadetler ve muamelat için gereken fıkıh bilgilerini öğrenmek ise farz-ı ayndır. Helalden, haramdan ikiyüzbin meseleyi ezberlemek gerekir. Bunların bir kısmı farz-ı ayndır. Bir kısmı da farz-ı kifayedir. Herkese, işine göre, lüzumlu olan farz-ı ayn olur. Fakat hepsini öğrenmek, hafızlıktan daha iyidir.        

Mezhep imamlarımız, (Âlimlerden sorup öğrenin) mealindeki ayet-i kerime mucibince, Kur'an-ı kerimin manasını, Tabiinden ve Eshab-ı kiramdan öğrenerek, kitaplarına yazmışlardır. Diğer âlimlerimiz de, bunların kitaplarından, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibilere açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve İlmihal kitabı hazırlamışlardır. (Birgivi)

Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkhı, âlimler, ayet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. (Hadika s. 324) 

Dinin temel direği fıkıh ilmidir

Kur'an-ı kerimde, Resulullaha ve âlimlere uymamız emrediliyor. (A.İmran 31, Haşr 7, Nahl 43)

Peygamber efendimiz de, (Âlimlere tabi olun) buyuruyor. (Deylemî)

O hâlde, Allahü teâlânın emrine uyarak, âlimlere tabi olmamız, uymamız şarttır. Fıkhı bilmeden dine uymak mümkün olmaz. Çünkü dinin temeli fıkıhtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) (İbni Abdilberr)

(Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.) (Beyhekî)

(Âlimlerin en hayırlısı fıkıh âlimleridir.) (Maverdi)

(Allah, iyilik vermek istediği kimseyi fıkıh âlimi yapar.) (Buharî)

(İbadet için fıkıh kâfidir.) (Beyhekî)

(Fıkhı bilmeden ibâdet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) (Deylemî) 

Din Nereden Öğrenilir?

Nisa suresinin (Bir işte anlaşamazsanız bu işin hükmünü, Allah ve Resulünden anlayın!) mealindeki 59. ayet-i kerimesi, (Bir işte anlaşamazsanız, bu işin nasıl yapılacağını âlimler, Kur'an ve sünnetten anlasınlar, âlim olmıyan ise, âlimlere uyarak yapsın!) demektir. (R. V. Hindi)

Dinimizi doğru olarak öğrenmek için Ehl-i sünnet âlimlerinin sözbirliği ile kabul ettikleri fıkıh kitaplarını okumak gerekir. Ehl-i sünnet âlimi olan hakiki din adamlarının kabul ve tasdik etmediği kitaplardan ve sözlerden din bilgisi öğrenmeye kalkışmamalıdır! Her din kitabına yahut âlim görünen ve din adamı denilen herkesin sözüne veya kitabına uyarak ibâdet yapmak caiz değildir. Ehl-i sünnet olmayan din adamlarının kitaplarına ve sözlerine uymamalıdır! Muteber kitaplardan toplanmış, tercüme edilmiş İlmihali okumalıdır! Böyle tercüme edilmemiş, kafadan yazılmış ilmihal kitaplarını ve uydurma tefsirleri okumak insanı dünya ve ahıret felaketlerine sürükler. (İslâm Ahlâkı)

Seadet-i Ebediyye kitabı kelam, fıkıh ve ahlâk bilgilerini içine alan çok kıymetli bir eserdir. İçindeki bilgilerin hepsi, muteber eserlerden derlenmiştir. Bu kitabı okuyan, dinimizin bütün hükümlerini öğrenir. Bu eseri herkes okuyup, çoluk çocuğuna da okutmalıdır. En güzel hediye, en güzel mirastır.  

 

Çağa göre tefsir olmaz

Sual: Bazıları  "Kur'anı her çağda, o asrın teknolojisinin, ilminin ışığında yeniden tefsir etmek ve Allahın muradını açıklamak gerekir." diyerek Kur'an-ı kerimi asra uydurmaya çalışıyorlar. Bunlara ne demeli?

CEVAP: Tefsir, moda kitabı değildir. Her çağa, her asra göre değişik tefsir olmaz. Dinimiz eksik mi ki tamamlanacaktır? Yoksa fazlalık mı var ki çıkarılacak? Dinde eksiklik ve fazlalık olmadığı için değişik, yeni bir tefsire ihtiyaç olmaz. Çünkü dine yeni birşey eklemek bid'at olur. Dinimizin emirlerini değiştirmek kadar büyük sapıklık olur mu? Her çağa, her asra göre değişik tefsir yazmak demek, dini her asırda, bozmak demektir.

Kur'an-ı kerimin manasını Muhammed (as) anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Doğru tefsir kitabı Onun hadis-i şerifleridir. Tefsir âlimleri, tefsirlerini Peygamber efendimizden ve Eshab-ı kiramdan naklederek meydana getirdiler. Bunların tefsirleri asra uygundur. Kur'an-ı kerimin emirleri, her asırdaki insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka manası yoktur. 

Tehlikeli Kimseler

Peygamber (as)dan gelen bilgileri, aynen nakleden islâm âlimlerinden farklı bildirmek, dini bozmak demektir. Kur'an-ı kerimi en iyi bilen Peygamber efendimizdir. Onun açıklamaları bellidir. Bundan daha başka şekilde açıklamak, dini değiştirmek olur, reform olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ümmetime en çok tehlikeli olacak kimse, Kur'an-ı kerimi yersiz tevil edendir.) (Taberânî)

Her asırda, her insana gereken iman ve ibâdet aynıdır. Asra göre iman esasları ve ibâdet şekli değiştirilemez. Bundan yarım asır önce, İlahiyat Fakültesi profesörlerince namaz kılma şeklinin değiştirilmesi düşünülmüş, camilere "Asra göre modern ibâdet aletleri" konulması teklif edilmişti.

Asra göre, çağa göre tefsir yazanların böyle bir düşünceleri yoksa, İslâm âlimlerinin bildirdiklerinde değişiklik yapmadan aynı şeyi naklediyorlarsa, o zaman "Asra Göre Tefsir" demenin manası yoktur. Eğer değişiklik varsa, zaten muteber değildir.

Asrımızdaki insana göre kitap yazılacaksa, İslâm âlimlerinin kitapları aynen alınır, günümüzde kullanılan kelimelerle, buluşlarla açıklanabilir. Mesela; müşrikler Peygamber efendimize, (Mescid-i Aksanın kaç kapısı, kaç penceresi vardı?) gibi suâller sormuşlardı. Fakat Resulullah efendimiz Miraca giderken etrafına bakmadığı için bunları görmemişti. Cebrail (as) Mescid-i Aksayı gözünün önüne getirince bakıp sorduklarına cevap verdi. Bu hadise anlatılırken, (Televizyonda görür gibi görmüştü.) denebilir. Bu şekildeki bir açıklamaya da "Asrın Tefsiri" veya "Çağdaş Tefsir" denmez.

İlmin ve Fennin Işığında Tefsir diyenler de vardır. İlim ve fen, dinden ayrı mıdır da ilmin ışığı deniyor? Ecnebiler, din ile ilmi ayrı zannettikleri için böyle yazıyorlar. Ecnebiyi taklid eden reformcular da aynı şeyi söylüyorlar. 

Dini Değiştirmek

Mecellenin Dürer-ül-hükkam şerhinde (Zamanın değişmesi ile, örf ve adete dayanan hükümler değişebilir. Nassa, dayanan hükümler zamanla değişmez.) deniyor. İmam-ı Rabbanî hazretleri de buyuruyor ki: (Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid'atler çıkarıyorlar. Bid'atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değildir. Kâmildir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Bugün sizin için dininizi ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyeti vermekle razı oldum.) (Maide 3)

Dini noksan sanıp, tamamlamaya (asra göre, çağdaş tefsir yazmaya) çalışmak bu ayet-i kerimeye inanmamak olur.) (C. 1, m.260)

Allahü teâlâ ve Onun Resulü Muhammed (as), kıyamete kadar hayat şekillerinde ve fen vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şamil olan hükümleri bildirdiler. Müctehidler de bunların hepsini açıkladılar. Sonra gelen müceddid âlimler, bu hükümlerin yeni olaylara nasıl tatbik edileceklerini, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirdiler.

 

Âlimlere uyan doğruyu bulur

Sual: Âlimin dindeki yerini bilmiyenler "Elimizde Kur'an var iken âlime ne lüzum var" diyorlar. Halbuki bu mantığı dünya işlerinde yürütmüyorlar. Başı ağrıyan notere gitmiyor, doktora yani ehline gidiyor. Alimin dindeki yeri nedir?

CEVAP: Kur'an-ı kerimi herkes kolayca anlasa idi, Peygambere ihtiyaç kalmazdı. Hadis-i şerifler, Kur'an-ı kerimin açıklaması mahiyetindedir. Hakiki âlimler de, hadis-i şerifleri açıklamışlardır. Arapça bilen herkese âlim denmez. Hakiki âlim, Kur'an-ı kerimi, hadis-i şerifleri açıklıyan selahiyetli, yüksek insandır. Sünneti, bid'ati bilir. Hakkı bâtıldan ayırır. Selef-i salihin itikadındadır. Yani Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadındadır.

Çok ilmi olduğu hâlde, hakkı bâtıldan ayıramıyan, hakiki âlim değildir. Yetmiş iki sapık fırkanın önderleri de derin âlim idi, hakkı bâtıldan ayıramadıkları, Ehl-i sünnetten ayrıldakları için dalalete düşmüşlerdir. Mesela Vasıl bin Ata, Hasan Basri hazretlerinin talebesi iken, hocasına itiraz edip, Ehl-i sünnetten ayrılarak Mutezile fırkasını kurdu. İbni Teymiyyenin de ilmi çok idi. Selef-i salihinin yani Ehl-i sünnet âlimlerinin sözbirliğinden ayrıldı. Necdi fırkasının kurulmasına sebep oldu. Bugünkü mezhepsizlerin de önderi durumundadır.

Şu hâlde, âlim çok bilen değil, hakkı bâtıldan ayıran Ehl-i sünnet itikadındaki din mütehassısıdır. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde övülen âlimler böyle kimselerdir. Bunların sözleri senettir. Bunlar peygamberlerin varisleri, vekilleridir. İctihadlarında isabet etmeseler de yine sevap alırlar. Bunlara tabi olanlar da kurtulur. 

Âlimlerin Üstünlüğü

Ehl-i sünnet âlimleri çok yüksek insanlardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Âlimin âlim olmıyana üstünlüğü, peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.) (Hatib)

(Âlimin abide üstünlüğü, dolunayın, yıldızlara olan parlaklığı gibidir.) (Ebu Nuaym)

(Âlim, abidden yetmiş derece üstündür. Bid'at ortaya çıkınca âlim, halkı ikaz eder. Abid bid'atten habersiz, ibâdetle meşgul olur. Bu bakımdan da âlim, abidden kıymetlidir.) (Deylemî)

(Âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır, âlimlerin mürekkebi, ağır gelir.) (İ.Neccar)

(Allahü teâlâ, âlimleri almak suretiyle ilmi ortadan kaldırır. Âlim kalmayınca da, cahiller bilmeden yanlış fetva verir, hem kendilerini, hem de başkalarını sapıtırlar.) (Buharî)

(Âlim, Allahın emin olduğu, güvendiği kimsedir.) (Deylemî)

(Âlimler, yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleri, benim ve diğer peygamberlerin varisleridir.)  (Ebu Nuaym)

(Âlim ölünce, denizdeki balıklar bile, kıyamete kadar ona istigfar eder) (Deylemî)

(Kıyamette abide Cennete gir, âlime ise halka şefaat için bekle! denir.) (İ Maverdi)

(Âlimlere tabi olun! Onlar, dünyanın ışığıdır.) (Deylemî)

(Âlimler (ebedi saadet yolunu gösteren, Cennete götüren) birer kılavuzdur, rehberdir.) (İ.Neccar) 

"Allahın İpi" Ne Demektir?

Ahmed bin Muhammed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:

Kur'an-ı kerimdeki (Allahın ipi)nden maksat, cemaattır. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı A'zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Peygamber (as)ın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Bu yoldan ayrılanlar, Cehenneme gider. Kurtuluş, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasındadır. Fırka-i sünnet vel cemaat fırkasındadır. Fırka-i naciyye, bugün dört mezhebde toplanmıştır. Bu zamanda bu dört hak mezhebden birine tabi olmıyan, bid'at sahibi olup Cehenneme gider.) (Tahtavi)

M.Hadimi hazretleri buyuruyor ki:

(Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, ayetten ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, ayet ve hadise uymuyor gibi görünse de, mezhebimizin hükmüne uyulur. Yahut başka bir ayet veya hadisle değişmiştir, yahut tevil edilmesi gerekir. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için tefsir ve hadis değil, âlimlerin kitaplarını okumamız gerekir.) (Berika s.94)  

 

Kur'an-ı Kerim’e nasıl uyulur?

Sual: Kur’ana uymak nasıl olur, yani insan ne yapınca Kur’ana uymuş olur?

CEVAP: İslâma, Kur'ana uymak, tefsir okumakla değil, ancak hak olan bir mezhebe uymakla olur. Bir kimse, Kur'an-ı kerimden, tefsirden anladığına uyarsa, İslâma uymuş olmaz. Kur'an-ı kerimde her hüküm var ise de, bunları doğru olarak Resulullah efendimiz açıklamıştır. Resulullaha uymak farzdır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(De ki, "Eğer Allahı seviyorsanız, bana tabi olun!") (A. İmran 31)

(Ona tabi olun ki, doğru yolu bulasınız.) (Araf 158)

(Resule itaat eden Allaha itaat etmiş olur.) (Nisa 80)

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki:

(Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde, Muhammed (as)a itaat etmenin, kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resulüne itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kati ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, (Elbette muhakkak böyledir) buyurup, doğru düşünmiyenlerin, bu iki itaati birbirinden ayrı görmelerine meydan bırakmadı. Yine buyurdu ki:

(Kâfirler, Allahü teâlânın emirleri ile peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak istiyorlar. Bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız diyorlar. İman ile küfür arasında bir yol açmak istiyorlar. Onların hepsi kâfirdir. Kâfirlerin hepsine Cehennem azabını, çok acı azabları hazırladık.) (Müjdeci Mektublar 152) 

Hadis-i Şeriflerin Önemi

Peygamber efendimize uymanın önemi anlaşılınca, Kur'an-ı kerimin açıklaması olan hadis-i şeriflere de uymanın gereği anlaşılır. Sünnet, yani hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu ve nasıl kılınacağı, zekât hisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiçbir kimse, bunları Kur'an-ı kerimden çıkaramazdı. Şu hâlde Kur'an-ı kerimi anlamak için, onun açıklaması olan hadis-i şeriflere ihtiyaç vardır. Hadis-i şerifleri de anlamak için âlimlere ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Peygamber efendimiz, İslâma, Kur'ana tabi olmak isteyenin bir âlime, bir mezhebe bağlanmasını emrediyor. (Âlimlere tabi olun!) buyuruyor. (Deylemî)

Allahü teâlâ da, âlimlere uymayı emrediyor, (Âlimlere sorun!) ve (Peygamberin emrettiğini yapın, yasakladığından sakının!) buyuruyor. (Nahl 43, Haşr 7)

Ahmed Tahtavi hazretleri, (Kur'an-ı kerimdeki, (Allahın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, bildirdiklerine uyun!) demektir.) buyurdu. (D. Muhtar haşiyesi)

Kendi hastalığını ve kalbindeki hastalığın ilacını bilmiyen cahillerin hadis-i şeriflerden kendine uygun olanları seçip alması imkansız gibidir. İslâm âlimleri, kalb, ruh mütehassısları olup, herkesin bünyesine uygun ruh ilaçlarını, hadis-i şeriflerden seçerek bildirmişlerdir.

Peygamberimiz dünya eczahanesine yüzbinlerce ilaç hazırlıyan baş tabib olup, evliya ve âlimler de, bu hazır ilaçları, hastaların dertlerine göre dağıtan, yardımcı tabibler gibidir. Hastalığımızı bilmediğimiz, ilaçları tanımadığımız için, yüzbinlerce hadis-i şerif içinden, kendimize ilaç aramaya kalkarsak alerji hasıl olarak, cahilliğimizin cezasını çeker, fayda yerine zarar görürüz. Bunun için âlimlere uymamız gerekir. Âlimlere uymak, 4 mezhebden birine uymak demektir.

Asırlardan beri bütün İslâm âlimleri, 4 mezhebden birine uymuşlar ve müslümanların da uymalarının gerektiğini bildirmişlerdir. Bunlara uymakta icma hasıl olmuştur. İcmadan, cemaatten, topluluktan ayrılan helak olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(İki kişi, bir kişiden, üç kişi, iki kişiden iyidir. O hâlde cemaatle birlikte olun! Allahın rızası, rahmeti, yardımı cemaattedir. Cemaatten ayrılan Cehenneme düşer.) (İbni Asakir)

(Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) (Taberânî)

(Ümmetimin âlimleri, hiçbir zaman dalalette birleşmezler.) (İbni Mace)

Hadis-i şerifleri de, sahih veya bozuk olduğunu bilmeden söylemek, sahih olsa bile, günah olur. Böyle kimsenin hadis-i şerif okuması caiz olmaz. Hadis kitaplarından, hadis nakletmek için, hadis âlimlerinden icazet almış olmak gerekir. Hadis-i şeriflerin de sahih olup olmadığını bilmeden, sahih bir hadis-i şerifi bile söylemek günah olur. Hadis-i şerifte, (Bilmediği sözü hadis olarak söyliyen, Cehennemde azab görür.) buyuruldu. Onun için âlim olmıyan kimsenin hadis okuyup anladığı ile amel etmesi caiz olmaz.) (Berika)

Kur'an-ı kerimi ancak Resulullah efendimiz anlamış, hadis-i şeriflerle açıklamıştır. Bu hadis-i şerifleri de, ancak Eshab-ı kiram ve müctehid imamlar anlayabilmiş, müslümanlar da bu âlimlerin anladıklarına tabi olmuşlardır.

Şu hâlde, Kur'andan, hadisten ve bunların tercümelerinden din öğrenmek mümkün olmaz. Her müslüman dinini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan ilmihallerden öğrenmelidir!

 

Uydurma hadis meselesi 

Sual: Tarihte Hadis uyduranlar olduğuna göre alimlerin kitaplarında uydurma hadis yok mudur?

CEVAP: Hadis uyduranlar olmuş ise de, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında asla uydurma hadis yoktur. Çünkü onların her biri, (Âlimler, peygamberlerin varisleridir.) ve (Âlimler, Allahın güvendiği kimselerdir.) gibi hadis-i şerifler ile övülen büyük insandır. Hadis uydurmanın ve uydurma hadisi nakletmenin vebalinin büyüklüğünü bilirler. (Söylemediğim sözü hadis diye bildiren Cehenneme gidecektir.) hadis-i şerifini nakleden o âlimler, kitaplarına nasıl olur da uydurma hadis alabilirler?

Resulullahın varislerine olan itimadı sarsmak için böyle iftira ediyorlar. Bir müctehid, başka bir müctehide hata ettin demez. Çünkü Mecellede (İctihad ictihadla nakzedilemez) buyuruluyor. (Madde 16)

Dört mezhebde birbirinden farklı hükümler vardır. Fakat hiçbiri, diğerini sapıklıkla, hata etmekle itham etmemiştir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) (Beyhekî)

(Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) (Buharî)

Hanefi ve Hanbelide gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafiîde farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması farklıdır. Bir müctehidin sahih dediği bir hadise, başka bir müctehid mevdu diyebilir.

Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir hadise mevdu derse, diğer müctehidler buna sahih diyebilir. Çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımıyan bir hadis için "Mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdu dur" der. Yani bu sözün hadis olduğu bence anlaşılamamıştır, der. Yoksa "Bu söz, Peygamber efendimizin sözü değildir" demek istemez. Aynı hadis için başka bir müctehid sahihtir diyebilir. Sahih olduğunu söyliyen müctehid ötekine, "Peygamber efendimizin bu sözüne nasıl mevdu dersin?" demediği gibi öteki de, "Bu uydurma söze sen nasıl hadis diyebilirsin?" demez. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) (Ankebut 43)

(Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!) (Nahl 43)

(Bunun hükmünü peygambere ve ülül-emre (âlimlere) sorsalardı, öğrenirlerdi.) (Nisa 83) (Ayet-i kerimede geçen ülül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi))

(Allahtan en çok korkan ancak âlimlerdir.) (Fatır 28)

(Allahtan korkmak büyük mertebedir. Peygamber efendimiz (Allahtan en çok ben korkarım) buyurdu. (Buharî))

(Hiç bilenlerle bilmiyenler bir olur mu?) (Zümer 9)

Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:

(Âlimlere tabi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahıretin ışıklarıdır.) (Deylemî)

(Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.) (İ. Neccar)

(Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) (İ. Maverdi)

(Bilmediklerinizi salih (âlim)lerden sorup öğrenin!) (Taberânî) 

Mezhebe Uymanın Lüzumu

Allahü teâlâ ve Resulü, âlimleri böyle överken, onların kitaplarında uydurma hadis olduğunu söylemek ne kadar çirkin iftira olur.

Eğer herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor.

İki hadis-i şerifin birbirine zıt gibi olduğunu gören, mezhebinin hükmüne uyar. Zaten müctehid olmıyanın hadis-i şerifle amel etmesi, hüküm çıkarmaya kalkması caiz olmaz.

Her müslümanın dört hak mezhebden birine uyması gerekir. Uymıyanın mülhid olacağını İmam-ı Rabbanî hazretleri Mebde ve Mead kitabında bildiriyor.

Dört mezhebden birine uymıyan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılanın da sapık veya kâfir olacağı S. Ahmet Tahtavi hazretlerinin Dürr-ül-muhtar haşiyesinde yazılıdır. Abdülgani Nablüsi hazretleri de, (Bugün dört mezhebden başkasına uymak caiz değildir. Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır!) buyuruyor. (Hadika) 

 

Kur'an-ı kerim tercümesi 

Sual: Kur’an-ı kerimin tercümesi yazılamaz mı? Tefsirden fıkıh öğrenilmez mi? Dinde reformcular diyor ki, insanın namazda okuduğunu, Rabbinden ne istediğini bilmesi gerekir. Bu hususlarda açıklama yapar mısınız?

CEVAP: Kur'an-ı kerimin tefsiri veya tercümesi yazılabilir ve yazılmıştır. İslâm âlimleri, bunu yasak etmemişlerdir. Fakat bunlar, Kur'an-ı kerimin belagatini taşıyamazlar. Murad-i ilahiyi bildiremezler. Kur'an-ı kerimin manasını ve manalarındaki incelikleri anlamak isteyen ve belagatinin zevkini tatmak dileyen müslümanlar, bu kitab-i mübini kendi lisanı ile okumalı ve manasını ve zevkini bundan almak için gereken bilgileri öğrenmekten üşenmemelidirler!

Şekspirin, Victor Hugonun ve Baki efendinin şiirlerindeki incelikleri anlamak ve bundan zevk almak için, İngilizceyi, Fransızcayı ve Arapçayı, ebediyatı ile birlikte öğrenmek gerektiği gibi, Allah kelamını ve inceliklerini anlıyabilmek için de gerekli ilimleri öğrenmek şarttır.

Cebrail (as)ın Peygamberimize indirdiği bu kelimelerden ve sözlerden başka, Arapça da olsa, okunan şeyler Kur'an-ı kerim okumak olmaz. Mesela, cünüb iken, Kur'an-ı kerim okumak haramdır, büyük günahtır. Fakat, onları okumak, haram olmaz. 

Namazda Okuduğunu Anlamak

Dinde reformcuların, (insanın namazda okuduğunu, Rabbinden ne istediğini bilmesi gerekir.) demeleri, ibâdetlerin ne demek olduğunu anlamamış olmayı gösterir. Çünkü, namazı, insanın kendisi tertip etmemiştir. Namazın ve bütün ibâdetlerin nasıl yapılacağını, yaparken neler okunacağını Allahü teala Peygamberine bildirmiştir. Peygamber (as) da, bunları öğrendiği gibi Eshabına bildirmiş ve kendi de yapmıştır. Bunlarda değişiklik olmaz.

Din imamlarımız bunların hepsini Eshab-ı kiramdan görerek ve işiterek anlamışlar ve kitaplarına yazmışlardır. Bu derin âlimler bildiriyor ki: Namazda okunacak Kur'anın, Allah kelamı olması gerekir. Vazife, ancak böylece yapılmış olur. Namaz içinde okuduğunun manasını anlamak istiyenler, biraz çalışarak, bunların manasını da önceden kolayca öğrenebilirler. Dünya kazançları için yıllarca çalışıyor, nice bilgiler, çeşitli diller öğreniliyor da, bunun için neden çalışılmasın?

Namaz dışında müslümanlar, kendi dilleri ile de, duâ edebilirler. Namazda okudukları ayetlerin manalarını da, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenebilirler. İslâm düşmanlarının, dinde reformcuların kitaplarından öğrenmeye kalkışanlar, yanlış, bozuk, çirkin şey öğrenmiş olurlar. Emekleri boşa gider.

Bazı kimseler hep kitap yazanı, tefsir yazanı veya Arabi bileni âlim zannediyor. Her köşe başında şeyh geçinen yüzlerce kimse vardır. Bu kimseler, müslümanları şaşırtmış, katı-i tarik-ı ilahi olmuşlardır. Yani Ehl-i sünnet yolunu bozan, yol kesiciler vardır. 

Âlimler Çok Azalmıştır

İslâm âlimlerinin en büyüklerinden olan İmam-ı Rabbanî hazretleri, dörtyüz yıl önce buyurdu ki: (İslâm âlimleri, bugün garip oldu, azaldı. Şimdiki tarikatçıların  yoluna bid'at karıştığı ve bu yol bozulduğu için, Resulullahın sünnetine sarılmış olan büyük âlimleri, bu millet tanımaz oldu. Bu bilgisiz kimseler, milletin kalbini, bu bid'atlerle kazanmaya çalıştılar. Böyle yapmakla, dini yayacaklarını, hatta İslâmiyeti olgunlaştıracaklarını sandılar. Hâşâ öyle değildir. Bunlar dini yıkmaya çalışıyorlar. Allahü teâlâ bunları doğru yola kavuştursun! Şimdi büyük âlimlerden pek az kalmıştır. İslâmiyeti sevenlerin, bu âlimlerin talebelerine yardım etmeleri, onların yolunda gitmeleri gerekir.) (C.2, m.62)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.)

(İlmin azalması âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar, insanları doğru yoldan sapıtırlar.)

(Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur)

İnsanların en iyileri olan âlimlerin yazdıkları kitapları beğenmeyip, bozuk asırdaki bozuk adamlara ve onların bozuk kitaplarına aldanmaktan sakınmalıdır! (Hadika)

İmam-ı Malik hazretleri buyuruyor ki: (Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmıyan bid'at ehli, yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır.) (Merec-ül-bahreyn)

Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayıp, tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, bizim gibi mukallidlerin, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkansızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen 72 fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlıyabileceğimizi düşünmeliyiz! Doğru yazılmış tefsirleri okuyanlar, böyle felakete düşerse, dinde reformcuların tefsirlerini okuyan acaba ne olur?

Abdülganî Nablüsî hazretleri buyuruyor ki:

Fıkıh bilgilerini derin âlimler, ayet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir.

Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak caiz değildir. Zaten müctehid olmayanların tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen 72 fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana çıkardıkları için sapıtmışlardır. Âlimler sapıtınca, âlim olmıyanların tefsir okuması felaket olur. (Hadika)

Dört işlemi bilmeden yüksek matematiği öğrenmek imkansızdır. Bunun gibi akait, fıkıh ve diğer lüzumlu ilimleri bilmeden tefsir okuyan elbette sapıtır.

Fıkıh ilmini öğrenmeden tefsir ile vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü, tefsir ile, vaaz, kıssa öğrenilir. Fıkıh ile, helal, haram öğrenilir. (Redd-ül- Muhtar)

Tefsir okumak, emrolunmadı. Fıkıh okumak ise, emrolundu. (Berika s. 1297) 

 

Tefsir-i Meraği

Sual: Tefsir-i Merağinin yazarı Mısırlı Mustafa Meraği kimdir?

CEVAP: Yüksek İslâm Enstitüsü eski Müdürü Ahmed Davudoğlu Hoca, "Din Tamir Davasında DİN TAHRİPÇİLERİ" isimli kitabında özetle diyor ki:

(M.Abduhun tilmizi (çömezi) Merağinin Ezher rektörlüğü benim Mısırda talebeliğim zamanına rastladığı için kendisini tanırım. Şeyhulislam Mustafa Sabri efendi gibi hakiki İslâm âlimleri, Abduhu, bunu ve emsalini haklı olarak tenkid etmiştir. Fakat Meraği, cevap verecek vasıfta değildi. Meraği, üstadı M.Abduh ve üstadinin üstadı Efgani gibi bir çok tashihi güç hatalara düştü. Birkaçı şöyle:

1- Meraği, üstadı Abduh ve arkadaşı Reşit Rıza gibi mucizelere inanmaz.

2- Fıkıh dinden değil der. Kur'anda fıkıh öğrenmek emrediliyor. (Tevbe 122) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Allah kimin hayrını murad ederse, onu dinde fakih kılar) (Buharî)

3- Arap olmıyanın, Kur'an tercümesi ile namaz kılması caiz ve hatta daha iyi diyor. 

 

İbni Kesir Tefsiri

Sual: İbni Kesirin tefsiri uygun mudur?

CEVAP: Tefsirini hadislerle açıklamış ve kendi görüşlerini de karıştırmış olduğu Keşfüz-zununde yazılıdır.

Şam âlimlerinden üstad Abdülgani hazretleri, Fadl-üz-zakirin kitabında, (İbni Kesir tefsirini okumamalıdır. Çünkü içinde dalalat-i kesire vardır. İnsanların itikadlarının bozulmasından korkup endişe ettiğim için İbni Kesirin tefsirini, İbni Teymiyye ve İbni Kayyımın kitaplarının okunmasını hiç tavsiye etmem. Çünkü bunların kitaplarında o kadar çok sapık ve bozuk sözler var ki, herkes bunları ayırt edemez. Bunları ancak rasih ilimli âlimler anlıyabilir. (Fadl-üz-zakirin s. 24)

Bir kitapta, itikadı zedeliyen, insanı küfre düşürücü bir ifade bulunursa, elbette o kitap çok zararlıdır. Bazı mezhepsizler, (Kitaptaki faydalı yerlerini alır, zararlılarını atarım.) diyor. Hâlbuki kitap bilgi öğrenmek için okunur. Faydalısını zararlısından ayırabilen kimsenin o kitabı okumasına ne lüzum var? Bildiği şeyleri niçin okusun? Bilmediklerini öğrenmek için okuyorsa, bilmediği birşey onu küfre düşürebilir, ebedi felaketine sebep olabilir. Bunun için mezhepsizlerin kitaplarını okumak çok zararlıdır. 

 

Kur’ân-ı kerîmi anlamak

Sual: Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını Muhammed aleyhisselâmdan başkası anlıyamaz mı?

CEVAP: Evet. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâlarını tam olarak yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamıştır. Ondan başka hiç kimse tam anlıyamaz. Eshâb-ı kirâm, ana dili olarak Arabî bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, bazı âyetleri anlıyamaz, Peygamber efendimize sorarlardı. Resûlullahın Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini Eshâbına bildirdiğini İmâm-ı Süyûtî haber vermektedir. (Hadîka)

Tefsîr, akılla yapılmaz. Eshâb-ı kirâmın bildirdiğinden başka türlü söyliyenler, dalâlete, hattâ küfre düşer. Tefsîr nakle dayanır.

Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretleri buyuruyor ki: (Kemâlâtın, üstünlüklerin ve olgunlukların her çeşidi nübüvvet kaynağından ve ışığından alınmıştır. Fakat herkes bu kaynaktan istidâdı kadar ve kabiliyeti nisbetinde istifâde eder.

Resûlullah, Hak âşıklarının istidâtlarına uygun olarak, onların rûhlarına ma’nevî sırlar bildirir, feyz ve ma’rifetleri ulaştırır ve yansıtırdı. Hadîs-i şerîfte, (İnsanlarla akıllarının seviyesine göre konuşunuz) buyuruldu.

Bir gün Peygamber efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e derin, ince ma’rifetleri, onun seviyesine göre anlatıyordu.Yanlarına Hz. Ömer gelince, konuşma uslûbunu onun da anlıyacağı şekilde değiştirdi. Yanlarına Hz. Osman gelince, yine konuşma uslûbunu değiştirdi. Oraya Hz. Ali de gelince konuşmasını, hepsinin anlıyacağı şekilde değiştirdi. Peygamber efendimizin her defasında konuşma uslûbunu değiştirmesi, oraya gelen zâtların yaratılış ve istidâtlarının farklı oluşlarından meydana gelmiştir.) (Mektûbât-ı Ma’sûmiyye 59)

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: (Biz Peygamberler, herkese, seviyesine göre muâmele yapmak ve anlıyabileceği şekilde hitap etmekle emrolunduk.) (İ.Gazâlî)

(Aklın almıyacağı şeyi söylemek, fitne olur.) (İbni Asâkir)

Hz.Ali, göğsünü işâret edip, (Burada istediğiniz kadar bilgi vardır. Ancak bunu taşıyabilecek birisi olsa, hepsini ona anlatırım) buyurdu. Adamın biri bir âlime ince bir mes’ele sordu. Âlim cevap vermeyince, o kimse dedi ki:

- Sen, (İlmini gizliyene Allahü teâlâ ateşten gem vurur) hadîs-i şerîfini bilmiyor musun?

- Eğer anlattıklarımı anlıyabilecek bir kimse sorar da söylemezsem, o zaman bana gem vurulur. Kur’ân-ı kerîmde, (Sefîhlere, akılsızlara malınızı vermeyin) buyuruluyor. Mal verilmezse, ilim hiç verilmez. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi fitneye sebep olur. (İhyâ)

 

Nakli esas almayan tefsîrler

Sual: Günümüzde, yerli veya yabancıların, nakli esas almayan, şahsî görüşle yazdıkları tefsîrler vardır. Bunları okumakta mahzur var mıdır? Hatâsız Kur'ân tercümesi var mı?

CEVAP: İslâm âlimlerinin büyüklerinden ibni Hacer-i Mekkî hazretleri bir fetvâsında buyuruyor ki: İslâm âlimlerinin tefsîrlerinden almayıp da, kendi anladığını ve kendi görüşlerini tefsîr olarak yazan ehliyetsiz kimselerin tefsîrlerini milletin önüne sürenlere mahkemeler mâni’ olmalıdır! Böyle nakli esas almayan tefsîrler bâtıldır, bozuktur. Bu tefsîrleri milletin önüne süren din adamları sapıktır. Başkalarını da doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır. (Fetâvâ-yı hadîsiyye)

Tefsîr, akla değil, nakle dayanır. İslâm âlimlerinin, Peygamberimizden ve Eshâb-ı kirâmdan alarak yaptıkları tefsîrlere aykırı tefsîr yazan, küfre düşer.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(Kur’ân-ı kerîmi kendi görüşüne göre tefsîr eden kâfir olur.) (Mek.Rabbânî 234)

Bir kimse, kendi görüşüne göre Kur’ân-ı kerîme mâna verse, verdiği mâna doğru olsa da, meşrû yoldan çıkarmadığı için, hatâ etmiş olur. Verdiği mâna yanlış ise kâfir olur. (Berîka) 

“Her meâlde hatâ olur”

Mezhepsizler, bu inceliği anlayamadıkları için, (Herkes Kur’ân okumalı, dînini bundan kendi anlamalı, mezhep kitaplarını okumamalı) diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının okunmasını yasak ediyorlar.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(Kur’ân-ı kerîmi, kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa dahî, mutlaka hatâ etmiştir) (Nesâî)

Prof. Dr. M. Sait Yazıcıoğlu, Diyânet İşleri Başkanı iken, 8 Ocak 1989 gün ve 01 /924/ 008 sayılı açıklamasında, (Sadece Başkanlığımızca yayınlanmış olan Kur’ân-ı kerîm meâlinde değil, diğer meâllerde de, bâzı hatâlar bulunmaktadır) demişti. Diyânetin hazırladığı, (Kur’ân-ı kerîm ve Türkçe Anlamı) isimli tercümenin önsözünde deniyor ki: Kur’ân-ı kerîm, Türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Kur’ân-ı kerîmde muhtelif mânalara gelen lafızlar vardır. Böyle bir lafzı tercüme etmek, çeşitli mânalarını bire indirmek olur ki, verilen tek mânanın murâd-ı İlâhî olduğu bilinemez.

Dinde reformcuların, (Allahın murâdı şudur) demeleri cehâletlerini gösterir. Eğer murâd-ı İlâhî tek olarak anlaşılsaydı, birbirinden farklı mezhepler meydana gelmezdi. Farz, Allahın emridir. Her çağa göre yazılacak tefsîrde abdestin farzları kaç olarak bildirilecektir? Bir hak mezhebe göre açıklansa yenilik olmaz. Farklı açıklansa dîni değiştirmek olur. Böyle, içinde şahsî düşünce bulunan tefsîrler okunmaz.

Kur’ân-ı kerîm hiçbir dile, hattâ Arapça’ya bile tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin bile, tam tercümesine imkân yoktur. Ancak îzâh edilebilir. Kur’ân-ı kerîmin mânası tercümeden anlaşılmaz. Bir âyetin mânasını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyette ne demek istediğini anlamak demektir. Bu âyetin herhangi bir tercümesini okuyan, murâd-ı İlâhîyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre anlamış olduğunu öğrenir.
Hangi tercüme olursa olsun, hiçbir Kur’ân tercümesinden din öğrenilemez. Dînini öğrenmesi için bir kimsenin eline, en uygun tercümeyi vermek, okyanus ortasında bulunan insana bir tahta parçası vermekten daha kötüdür. Çünkü bu tahta parçası ile insan sahile çıkamayacağı için ölür, îmânlı ise Cennete gider. Fakat tercüme ile din öğrenmeye kalkışan, îmânını kaybedip Cehenneme düşebilir. 

“Eğer tefsîre kalkarsam”

Bir kimse, bir âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken, daha önceki müfessirlerden işitilmeyen şekilde, yalnız kendi görüşüne, kendi aklına göre açıklama yaparsa kâfir olur. İşte bu sebepten dolayı, Peygamberler hariç, insanların en üstünü olmasına rağmen, Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

(Kur’ân-ı kerîmi kendi reyimle, kendi görüşümle tefsîre kalkarsam, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?) (Şir’a)

1986’da İstanbul’da yapılan (Kur’ân Tercümeleri Sempozyumu)nda 1500’den fazla tercüme incelendiğinde, birbirini tutmıyan hükümler görüldü. Herkes anlayışına göre tefsîr ettiği için, karşımıza korkunç, dehşetli ve vahim bir manzara çıkmıştır. Hâlbuki nakle dayanılsaydı böyle olmazdı. Türkiye’de ilk defa Kur’ân tercüme işini, Cihan Kitâbevi sâhibi Misâk isimli bir Ermeni başlatmıştır. Gençlerin önüne Kur’ân tercümelerini sürerek, “Öz Türkçe Kur’ân okuyunuz, yabancı dil olan Arabca Kur’anı okumayınız!” demesi bu millete ihânetten başka bir şey değildir.

Kur’ân tercümesi denilen kitaplardan, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsı anlaşılmaz. Kur’ân tercümesi okuyan kimse, murâd-ı ilâhiyi öğrenemez. Tercüme edenin bilgi derecesine göre, yaptığı açıklamayı öğrenir. Bir câhilin veya bir sapığın yaptığı tercümeyi okuyan kimse de, Allahü teâlânın bildirmek istediği değil, tercüme edenin anladım sanarak kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir. 

Diyanet işlerinin kararı

Diyanet işleri Başkanlığı Din işleri Yüksek Kurulu’nun 4.12.1997 gün ve 103 sayılı kararı da özetle şöyle:

(Kur’andan kolayınıza geleni okuyun) ayetinde olduğu gibi, Peygamber efendimiz de namaz kılmayı tarif ederken, (Kur’andan hafızandakilerden kolayına geleni oku) buyurmuştur. Bu itibarla namazda Kur’an-ı kerim okumak; kitap, sünnet ve icma ile sabit bir farzdır. Kur’an, sadece mana olarak değil, Resulullahın kalbine elfazı (sözleri) ile indirilmiştir. Bu elfazdan başka lafızlarla ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü, indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana, Kur’an değildir. Kur’an kavramında sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Bunun için tercümesine Kur’an denilemiyeceği ve Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedir.

1926’da Göztepe camii imamı Cemal Efendi’nin cuma namazında Kur’an-ı kerimin tercümesini okuması üzerine, İstanbul müftülüğü, Diyanet işleri reisi Rıfat Börekçi’nin de imzası bulunan Müşavere heyeti kararında denmiştir ki:

“Namazda Kur’an okumak, icma ile farz ve Kur’anın herhangi bir tercemesini Kur’an yerine koymak asla caiz değildir. Bu husus İslâm âlimlerinin icmaı ile sabittir. Bu bakımdan Cemal Efendi’nin vazifeden alınmasına zaruret hasıl olmuştur.” 

Tercümeden din öğrenmek

Ehl-i sünnet âlimleri, âyet-i kerîmeleri tercüme değil, uzun tefsîr ederek açıklamışlardır. Şu hâlde hangi tercüme olursa olsun, hiç bir tercümeden din öğrenilemez. Bu bakımdan, dînini öğrenmesi için bir kimsenin eline, en uygun tercümeyi bile vermek, okyanus ortasında bulunan insana bir tahta parçası vermekten daha kötüdür. Çünkü bu tahta parçası ile insan sâhile çıkamıyacağı için ölür, îmânlı ise Cennete gider. Fakat tercüme ile din öğrenmeye kalkışan kimse, îmânını kaybedebilir ve ebedî Cehenneme düşebilir.

Her tefsîri herkes anlıyamaz. Kur'ân-ı kerîmi tercüme etmenin imkânsız olduğu yukarıda bildirildi. Ancak tefsîri yapılabilir. Tefsîr yapmak da büyük iştir. Bir hadîs-i şerîfte, (Kur'ân-ı kerîmi kendi görüşüne göre tefsîr eden kâfir olur) buyuruldu. O hâlde tefsîr denilen her kitaba güvenmemelidir! Mevdû'at-ül-ulûm'da deniyor ki:

(Kur'ân-ı kerîm ilmi, içinde şaşılacak, akıllara durgunluk verecek, sayısız acîb hâller bulunan engin bir denizdir. Ondaki her ilmi öğrenmek, sırrına erişmek imkânsızdır.)

Kur'ân-ı kerîmin hakîkî tefsîrini yapan, doğru ma'nâsını veren, ancak Muhammed aleyhisselâmdır, Onun hadîs-i şerîfleridir. Bu hadîs-i şerîfleri de, ancak Eshâb-ı kirâm ve müctehîd imâmlar anlayabilmiş, müslümanlar da bu âlimlerin anladıklarına uymuştur. Şu hâlde, Kur'ân'dan ve hadîsten ve bunların tercümelerinden din öğrenmek mümkün olmaz. Her müslüman, dînini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan ilmihâllerden öğrenmelidir.

 

Yanlış tercümeler

Sual: Fütûh-ül-gaybın bir tercümesinde, (Üzerinde farz borcu olan, kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Kazâsını kılmadıkça, nâfile namazları kabûl olmaz) hadîs-i şerîfi, (Farz borcu varken nâfile ile uğraşan, doğurmayıp düşük yapan kadına benzer) şeklinde tercüme edilmiştir. Doğrusu nasıldır?

CEVAP: Bu hadîs-i şerîfi şerh eden Hanefî âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, (Bu hadîs, farz borcu olanın, sünnet ve nâfilelerinin kabûl olmıyacağını göstermektedir) buyurup yukarıdaki meâli bildirmiştir. 48. makalenin sonundaki hadîs de, (Hakka isyân şeklinde mahlûka koşmak yakışmaz) diye tercüme edilmiş. Hâlbuki doğru tercümesi, (Hâlıka isyân olan işte, mahlûka itâat yoktur) ya'nî, (Bir kimse, âmir de olsa, Allahın harâm kıldığı bir şeyi, yap diye emrederse, onun emri yapılmaz) demektir. Yanlış tercümelere i'tibâr etmemelidir!

Kur'ân-ı kerîmin tefsîri ve te'vîli ehli olan âlimler tarafından yapılır. Fakat kelime kelime tercümesi mümkün olmaz. Tercüme ile murâd-ı ilâhî anlaşılamaz. Hadîs-i şerîflerin de kelime kelime tercümesi çok zaman yanlış ma'nâlara gelir. Hattâ bir dildeki deyim ve atasözlerinin bile kelime kelime tercümesi çok yanlış olur. Meselâ Fransızca, (Aveler les yeux), kelime anlamı, gözleri yutmak, deyim ma'nâsı, yiyecekmiş gibi bakmak demektir. (De bonne guerre), kelime anlamı, iyi savaştan demektir. Deyim anlamı, kanunlara uygun demektir. (Avoir le cœur gros), kelime anlamı, büyük yüreği olmak, deyim ma'nâsı, üzüntüsü olmak demektir.  

Deyimlerin ma'nâları

Türkçemizde de birçok deyimler vardır. Meselâ (Göz boyamak) ta'bîrini kelime kelime yabancı bir dile çevirirsek, gözün üstüne boya sürmek gibi bir ma'nâ çıkar. Hâlbuki, Türkçede göz boyamak, aldatmak demektir. (Göze girmek) gözün içine girmek değil, takdir toplamak, i'tibâr kazanmak demektir. (Gözden düşmek) de i'tibârını kaybetmek demektir. Eli maşalı deyimi, el ve maşa kelimeleri ile başka dile çevrilemez. İngilizceye yaklaşık olarak kavgacı anlamına gelen quarrelsome kelimesi ile çevrilir. Eli açık deyiminde de, el ve açık kelimelerini kullanmadan, cömert anlamına gelen generous kelimesi kullanılır. Eli uzun deyimini ise, hırsız anlamına gelen thief kelimesi ile anlatmak gerekir. (To be in the soup) başı dertte olmak demektir. Kelime anlamı ise çorbanın içinde olmak demektir.

Arabîde de çok ta'bîrler vardır. Hadîs-i şerîfler çok vecizdir. Kelime kelime tercüme edilirse yanlış olur. Birkaç misâl verelim!

Türkçede hırsızlık yapana eli uzun derler. Arapçada cömert demektir. Hz. Zeyneb binti Cahş, cömert ve eli mârifetli idi. Peygamber efendimiz onun hakkında, (Zevcelerim arasında, bana en önce kavuşacak olanı, eli uzun (cömert) olanıdır) buyurmuştur.

Dünya kelimesi, Türkçede, yeryüzü ma'nâsından başka, fikir ve inanç bütünlüğü ma'nâsına da gelir. (İslâm dünyası) gibi. Görüş ma'nâsına gelir. (Dünyaları ayrı iki insan) gibi. Çok kalabalık ma'nâsına da, (Dünyanın insanı gelmiş) denir.

Dünya, arabîde de bildiğimiz dünya ma'nâsına geldiği gibi, başka ma'nâlara da gelir. Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Ednâ ism-i tafdil olup mastarı dünüv veya denâettir. Birinci mastardan gelince çok yakın demektir. Meselâ şu âyetteki dünya kelimesi bu ma'nâdadır: (Biz, en yakın olan gökü yıldızlarla süsledik.) (Saffât 6) Bazı yerlerde ikinci ma'nâda kullanılır. Meselâ hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Dünya (denî, alçak şeyler, harâm ve mekrûhlar) mel'undur.) (İbni Mâce) 

Kılıçlar gölgesinde

Dünya, mal, dünyalık, rızık gibi ma'nâlara da gelir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Dünya (dünya malı) bana yaklaşmak istedi. "Benden uzaklaş" dedim. Giderken, "Sen benden kurtuldun ama, senden sonrakiler benden kurtulamaz" dedi.) (Bezzâr)

(Cennet anaların ayakları altındadır) hadîs-i şerîfini, (Cennet, ananın rızâsı altındadır) şeklinde açıklamak lâzımdır. Ancak bu kadar bir açıklama da kâfi gelmez. Çünkü ana-babanın gayrı meşru emirlerine de riâyet edilmesi gerekeceği anlaşılır. Ayrıca bir çocuk, müslüman olmasa; fakat ana-babasının rızâsını alsa, Cennete gideceği de zannedilebilir. O hâlde hadîs-i şerîfi İslâm âlimlerinin açıkladığı şekilde bildirmek lâzımdır. O da şöyle: (Müslüman evlâd, müslüman ana-babanın dîne uygun emirlerine riâyet edip, rızâlarını kazanırsa, Cenneti kazanır.)

(Eş-şer'u tahtesseyf) ve (El Cennetü tahte zılâlissüyûf) hadîs-i şerîflerini kelime kelime tercüme edersek (İslâm kılıç altındadır) ve (Cennet kılıçların gölgesi altındadır) demektir. İslâm kılıcın altında ne demektir? Kılıç ile atom bombası, roket, radar, füze gibi her çeşit harb vâsıtaları kastedilmektedir. Müslümanlar, ekonomide, teknolojide ileri seviyede olursa, dinlerini korumuş olurlar. Yanî, Islâmiyet, kılıç ve diğer vâsıtaların koruması altındadır. Amerika'nın, Rusya'nın tekniğini almak lâzımdır. O hâlde yukarıdaki hadîs-i şerîflerin açıklaması şöyle olur: (İslâmiyet, kâfirlerdeki silâhların hepsini yapmakla ve bunları iyi kullanmakla sağlam kalır.) 

 

Doğruyu bulmak için

Sual: Ben dini bilgilerden mahrum olarak yetiştim. Dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bir çok kitap aldım. Kitaplarda oldukça çok farklılık var. Kur'an mealleri de farklıdır. Kendi başıma doğruyu bulmam mümkün değildir. Aynı konuları hocalara sordum. Onlar da farklı şeyler söylediler. Dinimi doğru olarak öğrenmeden ölürsem, mazur sayılır mıyım? Yoksa yanlış bildiğimden sorumlu olur muyum?

CEVAP: Aynı ve benzer suâlleri çok kimse soruyor. Her fırka, her grup, benim yolum doğru diyor. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

Hadis-i şerifte, müslümanların yetmişüç fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu yetmişüç fırkadan herbiri, islâmiyete uyduğunu, Cehennemden kurtulacağı bildirilen bu fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir.) (Müminun 53 ve Rum 32)

Bu çeşitli fırkalar arasında kurtuluş fırkasının alametini Peygamberimiz bildirmiştir: (Bu fırkada olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır.) (Tirmizî)

Peygamber efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da, söylemesine lüzum olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur.) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden, elbette Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. (Müjdeci Mektublar m.80)

Bugün çok kimse de kendilerinin Ehl-i sünnet olduğunu söylüyor. Bu bakımdan Ehl-i sünnet itikadının ne olduğunu bilmek şarttır. Bu bilindikten sonra doğruyu, hakkı bilmek zor olmaz. İslâmiyeti işitince, doğru olarak öğrenmek istiyene, Allahü teâlâ, bunu nasib edeceğini vâd buyurmuştur. (Ya Rabbi doğru yolunu bana nasib eyle!) diye ihlasla, samimiyetle duâ edene Cenab-ı Hakkın, doğru yolunu gösterdiğini bir çok âlim bildirmiştir.  

İyilerin Hali

İyi kimselerin hali Kur'an-ı kerimin çeşitli yerlerinde bildirilmiştir. Mesela Furkan suresinde buyuruluyor ki:

(Allahü teâlânın kulları, yeryüzünde gönül alçaklığı ile vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller, onlara sataşacak olursa, bunlara (sağlık ve selamet sizin üzerinize olsun gibi) güzel sözler söylerler (yani, büyük bir yumuşaklık gösterirler) Onlar geceleri secde ve kıyamdadırlar (yani, namaz kılarlar). Onlar, Ya Rabbi, Cehennem azabını bizden uzaklaştır. Cehennem azabı devamlıdır ve çok şiddetlidir. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır, derler. Birşey verdikleri zaman, israf ve cimrilik yapmazlar. İkisi ortası bir yol tutarlar. Kimsenin hakkını yemezler. Allaha şerik koşmaz, Ondan başkasına yalvarmazlar. Allahın dokunulmasını haram ettiği cana kıymazlar, hiç kimseyi haksız olarak öldürmezler, zina etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa günah işlemiş olur. Kıyamet günü azabı kat kat olur. Orada zelil ve hakir olarak ebedi bırakılır. Ancak, Allah, tevbe eden ve doğru iman eden ve ibâdet yapan, faideli iş yapanların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah, af ve merhamet sahibidir. Kim tevbe eder, amel-i salih işlerse Allahü teâlâya (tevbesi makbul ve Onun rızasına kavuşmuş olarak) döner. Onlar yalan yere şahidlik yapmazlar. Faidesiz ve zararlı işlerden kaçınırlar. Kendilerine ayetler okunduğu zaman, kör ve sağır değildirler (dikkat ile dinleyip emredileni yaparlar.) (Furkan 63-73). 

 

Doğru yolu bulmak

Sual: İnsan, kendi başına doğruyolu bulabilir mi? Allahı tanıyabilir mi?

CEVAP: Tarih boyunca, Allahü teâlânın gönderdiği bir rehber olmadan, insan, kendisini yaratan büyük kudret sahibinin var olduğunu, aklı ile anladı. Fakat Ona giden yolu bulamadı.

İnsanlar, yaratıcıyı önce etraflarında aradı. Kendilerine en büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sandılar ve ona tapmaya başladılar. Sonra, büyük tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi, kabaran denizi, yanardağları ve benzerlerini gördükçe, bunları yaratıcının yardımcıları zannettiler. Her biri için bir suret, alamet yapmaya kalktılar. Bundan da putlar doğdu. Böylece, çeşitli putlar çıktı. Bunların gazabından korktular ve onlara kurbanlar kestiler. Hatta, insanları bile bu putlara kurban ettiler. Her yeni olay karşısında, putların miktarı da arttı. İslâmiyetin başında Kâbe’de 360 put vardı.

Kısacası insan, Bir, ezelî ve ebedî olan Allahü teâlâyı kendi başına bir türlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara şaşmamalı! Çünkü, rehbersiz, karanlıkta doğruyol bulunamaz.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Biz, peygamber göndererek bildirmeden önce azap yapıcı değiliz.) (İsra 15)

Peygamberlerin gelmesi

Allahü teâlâ, kullarına verdiği akıl ve düşünme kuvvetinin nasıl kullanılacağını onlara öğretmek ve kendi birliğini onlara tanıtmak ve iyi işleri kötü, zararlı işlerden ayırmak için, dünyaya peygamberler gönderdi. Peygamberler de birer insandır. Yer, içer, uyur ve yorulur. Diğer insanlardan farkları, zeka ve muhakeme kuvvetlerinin çok üstün olması, temiz ahlaklı ve Allahü teâlânın emirlerini bize tebliğ edecek bir güçte bulunmalarıdır. Peygamberler en büyük rehberlerdir.

Ruh-ul-beyan’da, Zümer suresinin, (Allahtan başkasını dost edinenler, “Biz bunlara bizi Allaha yaklaştırmaları için, bize şefaat etmeleri için tapınıyoruz, derler”) mealindeki 3. ayetinin tefsirinde deniyor ki:

(İnsan, kendisinin ve herşeyin yaratıcısını tanımaya elverişli olarak, yaratılmıştır. Yaratıcısına ibâdet etmek ve Ona yaklaşmak arzusu, her insanda vardır. Fakat böyle elverişli olmanın ve bu isteğin kıymeti yoktur. Çünkü, nefs, şeytan ve kötü arkadaş, insanı aldatarak (yaratılışındaki bu arzuyu yok eder, yaratana ve kıyamete inanmayan birer dinsiz veya) müşrik yaparlar. Müşrik, Allahü teâlâya yaklaşamaz. Onu tanıyamaz. Şirkten uzaklaşıp, tevhide sarılarak hasıl olan marifet, tanımak, kıymetlidir. Bunun alameti, peygamberlere ve kitaplarına inanmak ve bunlara uymaktır. İnsan, Allahü teâlâya ancak böyle yaklaşabilir.)

Zariyat suresinin, (İnsanları ve cinni, bana ibadet etmeleri için yarattım) mealindeki 56. ayet-i kerimesindeki (ibadet etmeleri için) ifadesi, (beni tanımaları için) demektir. Yani, Allahü teâlâyı tanımak, inanmak için yaratıldık. Hadis-i kudside, (Tanınmak için herşeyi yarattım) buyurması, (Onların beni tanımakla şereflenmesi için) demektir. Yoksa, (Tanınayım da meşhur olayım) demek değildir. Peygamber efendimiz, ilmin inceliklerini soran bedeviye buyurdu ki:

- İlmin başını öğrendin mi?

- İlmin başı ne ki?

- İlmin başı, Allahı tanımaktır. Bu da Onun; misli, benzeri, zıttı, dengi, eşi olmadığını, vâhid, evvel, ahir, zâhir ve bâtın olduğunu bilmektir. (Şir’a)

Yine buyurdu ki: (Acıya sabredip uğradığı felaketi gizlemesi ve kimseye şikayet etmemesi, kişinin Allahı iyi tanımış olmasındandır.) (İ. Gazali) 

 

Peygamberleri inkâr

Sual: “Allahın varlığını kabul ediyorum, ama peygamberlere inanmıyorum” diyen kimse müslüman mıdır?

CEVAP: Hayır, müslüman değildir. İmanın şartı altıdır. Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete, hayrın ve şerrin Allahtan olduğuna ve öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Birini inkâr eden iman etmiş olmaz.

Her şeyi hikmetli yaratan Allah, insanları başıboş mu bırakır? Onların nasıl hareket edeceğini elbette bildirir. Elçileri (peygamberleri) vasıtası ile kitaplar göndererek, neleri yapıp neleri yapmamak lazım geldiğini bildirmiştir.

Peygamberler Allahın emirlerini noksansız bildirmişlerdir. Her şeye gücü yeten Allahü teâlâ, gelecekte olacak (yani yaratacağı) şeyleri de bildiği için, emrini değiştirecek, yanlış iş yapacak kimseleri peygamber olarak gönderir mi? Hâşâ Allahın emirlerini değiştirseler, yanlış şeyler söyleseler, her şeye gücü yeten Allahü teâlâ buna mani olmaz mı? Yaratmadan önce her vasfını bildiği en seçilmiş, en güvenilir insanları peygamber yaparak göndermiştir. Peygamberi inkâr, Allahı inkâr olur.

Allahü teâlâ, (Ben insanları bana ibadet etmeleri için yarattım) buyurdu.(Zariyat 56)

Peygamberler, kitaplar göndermeseydi, biz Allaha nasıl ibadet edecektik?  Allaha inanıp da onun elçilerine inanmamak normal değildir.

 

Resulullaha uymak

Sual: Peygamberimizin peygamberliğini kabul eden, fakat ona uymayan cennete gider mi?

CEVAP: M. Masum hazretleri buyurdu ki:

(En büyük saadet, iki cihanın en üstün insanı olan Muhammed (as)a uymaktır. Cehennem azabından kurtulmak için, Allahü teâlânın seçtiği, sevdiği insanların reisine uymak gerekir. Cennet nimetlerine kavuşmak, Ona uyanlara mahsustur. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ona uymak şarttır. Ona uymıyanların tevbeleri, zühdleri, tevekkülleri ve duâları kabul olmaz. Onun yolunda olmıyanların zikirleri, fikirleri kıymetsizdir.

Evliya, Onun sonsuz denizinden bir yudum içmekle muratlarına ermişlerdir. Yeryüzündeki melekler, Onun hizmetçileri, göklerdekiler, âşıklarıdır. Herşey, Onun şerefine yaratılmış, bütün varlıklar, Onun mübarek ruhundan feyz almışlardır. Allahü teâlânın varlığını O açıklamış, herşeyin yaratanı, Onun rızasını almak istemiştir. Ona ve Onun âline ve eshabına bizden duâlar olsun. O yüce Peygamber, hepimizden razı olsun!) (c.1, m.10)

(Ey saadete kavuşmak istiyen akıl sahipleri! Bütün gücünüzle Ona uymaya çalışınız! Bu devlete, bu nimete engel olan herşeyden kaçınız! Harikalar gösteren bir din yobazını ve yüksek mevkiler, diplomalar ele geçirmiş olan bir fen yobazını, yani Ona uymak şerefinden mahrum olan bir cahili, bir gafili görürseniz, bunun sözlerinin, yazılarının, radyolardaki, tv’lerdeki saçmalarının, yalanlarının, insanı felakete sürükleyeceğini ve hiç böyle gösteriş yapmıyan, fakat çok dikkat ile ve titizlikle Ona uyana inanmanın, Onu sevmenin, felaketlerden kurtarıcı çok kıymetli ilaç olduğunu biliniz!) 

Dinsiz adamın durumu

Sual: Peygambere inanmamak ve (Kur’anı peygamber yazdı) demek de, Allahı inkâr olmaz mı?

CEVAP: Elbette Allahı inkar olur. Böyle bir kâfirin yaptığı hiçbir iyiliğin Allah katında kıymeti yoktur. Hattâ cami, çeşme yaptırsa, namaz kılsa, oruç tutsa hiç kıymeti olmaz. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(İmansızların yaptıkları faydalı işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Ahirette o işlerin hiçbir faydası olmaz.) (İbrahim 18)

(Kâfirlerin (beğenerek) yaptığı bütün işler, kıyamette boşa gidecek ve cehennemde, ebedî kalacaklardır.) (Tevbe 17)

(Kıyamette onların yaptıkları her işi toz duman ederiz.) (Furkan 23)

(Kıyamette en çok ziyana uğrayanlar, iyi işler yaptıklarını sanıp da, bütün çabaları boşa gidenlerdir.) (Kehf 103-104)

(Ahirette onlara ateşten başkası yoktur, yaptıkları işler boşa gitmiştir.) (Hud 16)

(Kâfir olarak ölenlerin yaptıkları işler, dünyada da, ahirette de boşa gider, cehennemde devamlı kalırlar.) (Bekara 217)

Müslüman çocuğu olduğu hâlde, Peygamber efendimize inanmıyan, Kur’an-ı kerimi onun yazdığını söyleyen kimse mürteddir. Mürted, yahudi ve hıristiyandan daha kötüdür. Çünkü yahudi ve hıristiyanın kestiği hayvan yenir, fakat mürtedin kestiği yenmez. Yahudi ve hıristiyan kız ile evlenilebilir, fakat mürted olan kız ile evlenilmez. Mürted olan erkek, müslüman kadınla evlenemez.

Sahih hadis-i şerifler

Sual: Aşağıdaki hadislerin uydurma olduğu söyleniyor. Uydurma olmayanların kaynağı nedir?

CEVAP: Hiçbirisi uydurma değildir. Kaynakları şöyle:

(Töhmete sebep olacak yerlerden sakının.) (İ. Münâvî, İ. Gazâlî)

(Ben ilmin şehri, Ali kapısıdır.) (Taberânî)

(Arabın seyyidi Ali’dir.) (Ebû Nuaym)

(Sadaka vermekte acele edin, çünkü bela sadakayı geçemez.) (Beyhekî)

(Aşırı sevgi kör ve sağır eder.) (İ. Mâce)

(Dünya ahiretin tarlasıdır.) (Deylemî)

(Cömerdin yemeği şifa, cimrininki hastalıktır.) (Hâkim, Deylemî, İbni Lâl)

(Kerim güçlü iken affedendir.) (Taberânî)

(Dostlara meclis dar gelmez.) (Hatîb)

(Mümine, Rabbine kavuşuncaya kadar rahat yoktur.) (Hatîb, İbni Nasr)

(Ümmetim için en korktuğum şey, kadın ve içki fitnesidir.) (İ. Süyûtî)

(Birinin müslüman olmasına sebep olan cenneti hak eder.) (Taberânî)

(Allahü teâlâ, bir zalime yardım edene, o zalimi musallat eder.) (İbni Asâkir)

(Gece namazı kılan kimsenin yüzü güzelleşir.) (İbni Mâce)

(Namaz dinin direğidir.) (Taberânî)

(Kalb, iyilik eden kimseyi sevecek, kötülük eden kimseye buğzedecek vasıfta yaratılmıştır.) (Beyhekî)

(Müslüman olarak öl, gerisine karışma!) (Deylemî)

İslâm âlimlerinin sahîh dediği hadîs-i şerîflere, Aliyy-ül-kâri, mevdû dedi diye, o hadîslerin mevdû olduğu iddia edilemez. Çok kitap tercüme ve şerh ederek yazıcılıkla geçinmiş olan Aliyy-ül-kâri, (El- Mevduât-ül-kübrâ) isimli kitabında, sahîh hadîslere mevdû demektedir. Fıkh-ı ekber’i şerhederken Peygamber efendimizin mübârek ana-babasına hakâret etmiş, tasavvuf büyüklerine de iftirâ atmıştır. Din büyüklerine çirkin itirazlarda da bulunmuş, İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı Mâlik hazretlerinin ictihâdlarına dil uzatmıştır. (Turub-ül-emâsil)

Hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki:

(Kıyâmete yakın ilim azalır, cehâlet artar. İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Câhil din adamları, kendi görüşleri ile fetvâ verir, insanları doğru yoldan saptırırlar.) (Buhârî)

Demek ki son zamanlarda, câhil ve sapık din adamları çoğalarak müslümanları aldatacaktır. Peygamber efendimizin, mu’cize olarak gelecekten haber veren birçok sözü vardır. Bunların çoğu çıktı. (Uydurma hadîs çok, Kur’ândan konuş) diyenlerin de çıkacağını bildirerek buyurdu ki:

(Bir zaman gelir, beni tekzib eden çıkar. Kendisine benden bir hadîs söylenince, “Resûlullah böyle şey söylemez. Bunu bırak Kur’ândan söyle” der.) (E. Ya’lâ)

Eğer herkes Kur’ân-ı kerîmden hüküm çıkarabilseydi, hadîs-i şerîflere, Eshâb-ı kirâma ve âlimlere ihtiyâç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de, âlimlere uymamızı emrediyor. (Hadîka)

İmam-ı Gazalî gibi büyük âlimlerin kitaplarında uydurma hadis olduğunu söyleyen Acluni ve M. Şemseddin Sehavi  ve Peygamber efendimizin ana-babasına kâfir diyen Aliyyül kari gibilerin sözlerine aldanarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına dil uzatmamalı ve onların kitaplarında uydurma hadis var sanmamalı. Hiçbir Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis olmaz.

İslâm âlimleri, hadis uydurmanın ve uydurulmuş hadisi nakletmenin vebalinin büyüklüğünü bildikleri için, kitaplarına uydurma hadis almazlar. Çünkü hadis-i şerifte, (Benden duyduğunuz ayet ve hadisi tebliğ edin! Beni İsrailden bildirdiklerimi de söyleyin! Yalnız bana bilerek yalan isnat eden cehennemdeki yerine hazırlansın!) buyuruluyor. (Buharî)

Kur'an-ı Kerimi Kim Anlar?

İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki:

(Üç kimse, Kur'an-ı kerimin manasını anlıyamaz:

1- Arabiyi ve tefsir ilmini iyi bilmiyen.

2- Büyük günaha devam eden fâsık.

3- Bid'at sahibi (Eh-i sünnet itikadında olmıyan).

Görülüyor ki, Ehl-i sünnet olmıyan, Arabiyi çok iyi bilse de, Kur'an-ı kerimi doğru anlıyamaz. Yanlış anladıklarını yazarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından nakletmeyip kendi görüşünü din diye ortaya koyan herkesi felakete sürükler. Hadikadaki (Ümmetim, kötü din adamlarından çok zarar görecek) hadis-i şerifi, böyle mezhepsizlerin zuhur edeceğini haber vermektedir.

Tefsir, akla değil, nakle dayanır. Âlimlerinin, Peygamberimizden ve Eshab-ı kiramdan alarak yaptıkları tefsirlere aykırı tefsir yazan, küfre düşer. Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerimi kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur) buyuruldu. (Mek.Rabbani m.234)

Mezhepsizler, bu inceliği anlıyamadıkları için, (Herkes Kur'an okumalı, dinini bundan kendi anlamalı, mezheb kitaplarını okumamalı) diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının okunmasını yasak ediyorlar. Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerimi, kendi görüşü ile açıklıyan, doğru olsa dahi, mutlaka hata etmiştir) buyuruldu. (Nesâî)

Tefsir, murad-i ilahiyi anlamak demektir. Kendiliğinden verdiği mana doğru olsa bile, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata olur. Verdiği mana yanlış ise, kâfir olur. (Berika) 

Peygamberlik iddiası

Sual: Peygamber efendimiz, ahir zaman peygamberi olduğuna ve ondan sonra peygamber gelmiyeceğine göre, nasıl oluyor da, Amerika’da R.Halife, Pakistan’da A.Kadiyani, İran’da Bahaullah, Türkiye’de birkaç kişi için peygamber deniyor?

CEVAP: Peygamber denilen kimselerin, müslümanlıkla hiç alakaları yoktur. Çünkü Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Muhammed ((as)) Allahın resulü ve Hatem-ün-nebîyyîn, yani nebîlerin sonuncusudur.) (Ahzâb 40)

Eğer, (Hatem-ün-nebîyyîn) değil de, (Hatem-ür-rüsul) denseydi, kötü maksatlılar, (Resul gelmez, ama nebî gelir) derlerdi. Bunun için, (Hatem-ün-nebîyyîn) denmiştir.

Artık bir zındık, (Nebî gelmez, ama resul gelir) dese de, bir kıymeti yoktur. Çünkü, resullük makamında nebîlik makamı da vardır. Yani her resul nebîdir; fakat her nebî resul değildir. Yeni bir şeriat getiren peygambere (Resul) denir. Yeni din getirmeyip, insanları önceki dine davet eden peygamberlere (Nebî) denir. Emirleri tebliğ etmekte ve insanları,  dine davette resul ile nebî arasında bir ayrılık yoktur. Resul ile nebî eşanlamlıdır. Bunun için, Peygamber efendimize, resul de, nebî de denmiştir. Mesela nebî geçen bir ayet-i kerime meali:

(Allah ve melekleri, Nebî’ye çok salevat getirir. Ey müminler, siz de ona salevat getirin!) (Ahzâb 56)

Nebî de, resul de gelmez

Demek ki, resul olan bir peygamber, aynı zamanda nebîdir. (Nebî gelmez) demek, resul de gelmez demektir. Peygamber efendimiz de, kendisinin, Hatem-ün-nebîyyîn veya Hatem-ül-enbiyâ olduğunu bildirmiştir. (Buhârî)

Allahü teâlâ, Resulüne, (Sana indirdiğim Kur’an-ı kerimi, insanlara açıkla) buyurmaktadır. (Nahl 44)

Resulullah da açıklıyor. Son peygamber ile ilgili açıklamalarından bazıları şöyledir:

(Nebîlik ve resullük sona ermiştir. Benden sonra nebî de, resul de yoktur.) (Tirmizî)

(Resullerin ilki Âdem ve sonuncusu Muhammed ((as))dir.) (Hâkim)

(Övünmek için söylemiyorum, ben nebîlerin efendisi ve hepsinin sonuncusuyum. Şefaat edicilerin de ilkiyim.) (Darimî)

(Ya Ali, Musa’nın yanında Harun nasıl idi ise, sen de, benim yanımda öylesin. Yalnız, şu fark var ki, benden sonra peygamber gelmiyecektir.) (Taberânî)

(Bana has olan 5 isim vardır: Muhammed (Yerde gökte çok övülen), Ahmed (En çok övülmüş), Mâhî (küfrü silen), Hâşir (önce haşrolan) ve Akîb (Hatem-ül-enbiya)) (Buhârî)

(Benim durumum, diğer peygamberlere göre şu misale benzer. Güzel bir ev yapılmıştır; fakat bir kerpici noksandır. Ziyarete gelenler, evi beğenir. Yalnız, “Şu boşluğa da bir kerpiç konsaydı” derler. İşte ben o kerpicim. Peygamberlerin sonuncusu, tamamlayıcısıyım.) (Buhârî, Müslim)

Uzun bir hadis-i şerifte ise, ahirette kendilerinden şefaat istenen bütün peygamberler, insanları Muhammed (as)a gönderecekler. İnsanlar da, Peygamber efendimize, (Sen Allahın resulü ve hatem-ül-enbiya’sın, bize şefaat eyle) diyeceklerdir. (Buhârî, Müslim)

Mevâhib-i ledünniyye’de buyuruldu ki:

Resulullahın getirdiği din, diğer peygamberlerin şeriatini nesh etmiş ve kıyamete kadar devam edecektir. Bu bakımdan, Resulullahın ümmeti, diğer ümmetlerden çok olacaktır. Peygamber efendimize ait haslet çoktur.

Her milletin peygamberi

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Kıyamette tebaası en çok olan peygamber ben olurum.) (Buhârî)

(Bütün nebîlere altı hasletle üstün kılındım. Ben bütün insanlara gönderildim. Nebîler benimle tamamlandı.) (Müslim)

(Her nebî, kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise, kızıl kara her millete gönderildim.) (Buhârî)

İslâmiyetten önce, zina çok olurdu. Bir kadın, bir erkek ile uzun zaman, flört edip metres olarak yaşar, sonra evlenirdi. Hz. Âdem, öleceği zaman, oğlu Hz. Şit’e, (Yavrum, alnında parlıyan bu nur, son peygamber olan Muhammed (as)ın nurudur. Bu nuru, mümin, temiz ve afîf hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et) buyurdu. (Mevâhib-i ledünniyye)

Kur’an-ı kerimde, son nebî Muhammed (as)ın gelmesi ile, İslâm binasının tamamlandığı bildirilerek buyuruluyor ki:

(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmı beğendim.) (Maide 3)

Allahü teâlâ, İslâmı beğenip, dini tamamladığına göre, başka bir resulün yeni bir din (şeriat) getirmesini düşünmek ilme de, akla da aykırıdır.

Bu vesikalar, Allahü teâlâya, Onun peygamberi Muhammed (as)a ve Kur’an-ı kerime inanan müslümanlar içindir. İnanmıyanlara vesikanın faydası olmaz.

Allahü teâlâ, son peygamberini gönderip dinini tamamladığına göre, artık başka din ve başka peygamber aranmaz. Aramaya kalkmak, müslümanlığa inanmamak olur.

Eski dinlerin neshi

Sual: Tevrat ve İncil ve diğer İlâhi kitaplar, Allah tarafından gönderildiği hâlde, niçin Kur’an, bunlara uyanların dinlerinin hükümlerini ortadan kaldırmıştır?

CEVAP: Nesh; bir dinin emir ve yasaklarını değiştirmek demek değildir. Bunların yürürlük zamanlarının bittiğini haber vermek demektir. (Beyan-ül-hak)

Hz. Hûd, Âd kavmine; Hz. Salih, Semud kavmine; Hz. Musa, Benî İsraile gönderilmiştir. Peygamberlerden Harun, Davud, Süleyman, Zekeriyya ve Yahya “aleyhimüsselam” da, yine Benî İsraile gönderilmiştir. Fakat, bunların ayrı dini olmayıp, Benî İsraili, Hz. Musa’nın dinine davet etmişlerdi.

Hz. Davud’a inen Zebur’da ahkâm, emir ve ibadet yoktu. Vaaz ve nasihat dolu idi. Tevrat’ı neshetmedi, yani, yürürlükten kaldırmadı, onu kuvvetlendirdi. Bunun için Hz. Musa’nın dini, Hz. İsa zamanına kadar devam etti. Fakat Hz. İsa gelince, bunun dini, Hz. Musa’nın dinini neshetti. Yani Tevrat’ın hükmü kalmadı ve bundan sonra, Hz. Musa’nın dinine uymak câiz olmayıp, Muhammed (as)ın dini gelinceye kadar, Hz. İsa’nın dinine uymak lazım oldu. Fakat, Benî İsrailin çoğu, “Biz Tevrat’a uyarız” diyerek, Hz. İsa’ya iman etmedi. İşte Yahûdilik ile Nasaralık (İsevîlik) böylece ayrıldı.

Hz. İsa, Beyt-ül-lahm’de doğdu. Sonra Mısır’a gidip, 12 yıl kaldı. Nasıra’ya gelip yerleşti. Burada 30 yaşında nebî oldu. Bunun için, Hz. İsa’ya iman edene Nasranî ve hepsine Nasara denir.

Yahûdiler, “Hz. Musa’nın dinine uyup, Tevrat ve Zebur okuyoruz” diyor. Nasara da, “Hz. İsa’nın dinine uyup, İncil okuyoruz” diyor. Hâlbuki, bütün âlemlere peygamber olarak gönderilen Muhammed (as)ın dini ki, din-i İslâmdır, bütün dinleri neshetmiştir. Bu dinin hükmü kıyamete kadar süreceğinden, dünyanın hiçbir yerinde, Onun dininden başka bir dinde bulunmak câiz olmaz. Ondan sonra, hiç peygamber gelmiyecektir. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Muhammed (as), Allahın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.) (Ahzab 40)

Semavî dinlerde iman

Sual: Allahın gönderdiği dinlerdeki hükümler, aynı olması gerekirken niçin değişiktir?

CEVAP: Allahü teâlânın var ve bir olduğunu bildiren İlâhi dinlerin hepsi, insanlar tarafından bozulmadan önce, inanılacak şeyler bakımından birbirinin aynı idi. Aralarında fark yok idi.

Musevîlik ve İsevîlik de, Allahü teâlânın bir olduğunu ve Allahü teâlânın peygamberlerinin bir insan olduğunu bildirmiştir. Ancak Yahûdiler, Hz. İsa’ya inanmadılar. Hıristiyanlar da putlara tapınmaktan kurtulamadılar ve Hz. İsa, (Ben de sizin gibi bir insanım. Allahın oğlu değilim) dediği hâlde, Baba, Oğul ve Ruh-ul kuds ismi ile 3 ayrı ilâha tapındılar. Bunun yanlış olduğunu anlıyan ve düzeltmeye uğraşanlar arasında papa Honorius da vardır.

Bu yanlış inançları, ancak Allahü teâlâ, son peygamberi Muhammed (as) vasıtası ile düzeltmiştir. O hâlde, bu dinleri, içerlerine sokulmuş olan hurafelerden temizliyen hakiki, doğru dinin, İslâm dini olduğu pek açıktır. Müslüman olan İngiliz Fellowes, şöyle diyor:

(Hıristiyanlığın yanlış inançlarını düzeltmeye kalkan Martin Luther, ne yazık ki İslâmiyet ile bu kusurların düzeltildiğini bilmiyordu.)

Kur’an-ı kerim ve nesh

Sual: Allahın, koyduğu bir hükmü, daha sonra değiştirmesi, akla uygun mudur? Yani dinimizde nesh denilen şey var mıdır?

CEVAP: Dinimizde nesh vardır. Neshin mahiyetini bilmeden, Allah koyduğu hükmü neden değiştiriyor denmez. Allahü teâlânın gönderdiği bütün dinlerde, iman bilgileri aynı idi. Her dinde Allahın var ve bir olduğu, cennet, cehennem ve ahiret hayatı bildiriliyordu. Bunlarda değişiklik olmaz. Hindistan ulemasından Rahmetullah efendi diyor ki:

Nesh, peygamber kıssaları ile cennet ve cehennemden haber veren ayetlerde olmaz. Yalnız, emir ve yasakların bazılarında olur. Nesh; bazı emir ve yasakları değiştirmek demek değildir. Bunların yürürlük zamanlarının bittiğini haber vermek demektir. Kur’an-ı kerim, Tevrat ve İncil’i nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. (Beyan-ül-hak)

İslâmiyetin emir ve yasakları tedricî olarak bildirilmiştir. Mesela Kur’an-ı kerimde, önce içkinin büyük günahı yanında, bazı faydalarının da bulunduğu, fakat günahının faydasından büyük olduğu bildirilmişti. (Bekara 219)

Daha sonra, içkiden uzak duranın kurtulacağı, şeytanın içki yolu ile, düşmanlık ve kin sokacağı, Allahı anmaktan ve namazdan alıkoyacağı bildirilerek vazgeçilmesi emredilmektedir. (Maide 90, 91)

Neshin faydaları vardır

Müslümanların dinî vazifelerini daha kolay bir şekle sokmak için, nesh olmuştur. Nitekim Allahü teâlâ mealen buyuruyor ki:

(Biz, daha iyisini veya onun gibisini getirmeden bir ayeti neshetmez veya unutturmayız.) (Bekara 106)

Nesh hadis-i şerifle de yapılsa, yine Allahü teâlânın emri ile yapılmıştır. Çünkü Resulullahın dine ait sözlerinin vahiy mahsulü olduğu, Kur’an-ı kerimde şöyle bildirilmektedir:

(O, (Resul) kendi arzusuna göre konuşmaz. Onun sözü kendisine gelen vahiyden başka bir şey değildir.) (Necm 4, 5)

Yunus suresinin, (Ya bize bundan başka bir Kur’an getir, yahut onu değiştir diyenlere, de ki, Onu kendiliğimden değiştiremem) mealindeki 15. ayet-i kerimesi Neshin olabileceğini göstermektedir.

Neshin çeşitleri  şunlardır:

1- Ayetin, ayet ile neshi:

Bekara suresinin 180. ayetinde, ölüm hastasının ana, baba ve yakınları için vasiyette bulunması emredilmişti. Nisa suresinin 11. ayetinde, herkesin ne kadar miras alacağı bildirilmiş ve böylece vasiyet şartı kaldırılmıştır. Nisa suresinin, (Yeminlerinizin bağladığı kimselere de hisselerini veriniz) mealindeki 33. ayetine göre, akraba olmıyan iki kişi yeminleşir ve biri diğerine mirasçı olurdu. Fakat Enfâl suresinin, (Allahın kitabına göre yakın akrabalar birbirine (vâris olmaya) daha uygundur) mealindeki 75. ayeti ile neshedilmiştir. (Ebu Davud)

Nur suresinin, (Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik (dinsiz, putperest) olan bir kadınla evlenebilir; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik (kâfir) olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır) mealindeki 3. ayet-i kerimesi, Nisa suresi 3. ve Nur suresi 32. ayetleri ile ve (İbni Mâce’nin bildirdiği) (Önceki haram olan zina, helâl olan nikâhı haram kılamaz) mealindeki hadis-i şerif ile de nesh edilmiştir.

2- Ayet-i kerimenin, sünnet ile neshi:

Bekara suresinin 180. ayetinin, (Buhârî’deki) (Vârise vasiyet yoktur) hadis-i şerifi ile neshedildiği de bildirilmiştir.

Kur’an-ı kerimde zekât verilmesi bildirilen 8 sınıftan biri de (Müellefe-i kulub) denilen kimseler olup, kalblerine iman yerleştirilmesi istenilen veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kâfirler ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf müslümanlar idi. Hz. Ebu Bekir zamanında, Beyt-ül-mal emini olan Hz. Ömer, (Kütüb-i sittenin hepsinde bulunan) (Zekâtı müslümanların zenginlerinden al, fakirlerine ver) mealindeki Muaz hadisini bildirip, (Müellefe-i kulub’a zekât verilmesini Resulullah nesh etti) dedi. Eshab-ı kiramın hepsi, bunu kabul etti. Nesh edilmiş olduğuna ve artık bunlara zekât verilmemesi için icma hâsıl oldu. (R. Muhtar)

3- Sünnetin, ayet-i kerime ile neshi:

Peygamber efendimiz, Beyt-ül-makdis’e doğru namaz kılarken, Bekara suresinin, (Yüzünü artık Mescid-i Haram tarafına çevir) mealindeki 144. ayeti ile neshedilip, kıble Kâbe olmuştur.

4- Sünnetin sünnet ile neshi:

Resulullah da, (Kur’an-ı kerim ayetlerinin birbirini nesh etmesi gibi, benim hadislerim de birbirini nesh eder) buyurdu. (Deylemî)

Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Kabirleri ziyaret etmenizi yasak etmiştim, bundan sonra ziyaret edin!) (İ. Mace)

Eshab-ı kirama hakaret

Sual: Bir yazar, (Gelip geçmiş bütün insanlar içinde fiyaskosuz tek insan Resulullahtır. Bunun çömezleri arasında, vahiy kâtipliği yapan bile mürted olmuştur. Çünkü verici ne kadar kuvvetli olursa olsun, alıcı müsait değilse, verici Cebrail bile olsa, faydası olmaz) diyor. Böyle konuşmak câiz mi?

CEVAP: Bu yazar genelde peygamberlere, meleklere, eshab-ı kirama karşı saygısızca konuşur. Fiyasko, bir teşebbüste, gülünç ve başarısız neticedir. Böyle söylemek, diğer peygamberlerin fiyaskosu var demektir. Peygamberlere fiyasko isnat etmek çok çirkindir. Eğer fiyasko günah anlamında kullanılıyorsa, hiçbir peygamber günah işlememiştir. Hata  veya zelle anlamında kullanılmışsa, yine yanlıştır. Bir hadis-i şerif meali: (Hatasız kul olmaz. Yalnız Yahya peygamber hata etmemiştir.) (İ. Asâkir)

Diğer peygamberler gibi Resulullahın da zellesi olmuştur. Bedir gazasında, Hz. Ömer ile Hz. Sad bin Muaz, esirlerin öldürülmesini, Resulullah efendimizle diğer eshab-ı kiram da, mal karşılığı bırakılmasını istedi. Esirler serbest bırakıldıktan sonra, Enfal suresinin, (Esirleri (mal karşılığı) salmak, hiçbir peygambere lâyık değildir.) mealindeki 67. ayet-i kerimesi geldi.

Resulullah efendimiz, (Mal karşılığında esirleri bıraktıkları için, eshabıma gelen azabı gördüm. Eğer azap geri çevrilmeseydi, Ömer ile Sad bin Muaz’dan başkası kurtulmazdı) buyurdu. (Beydavî)

Eshab-ı kiramı kötülemek

Eshab-ı kirama çömez denir mi? Peygamber efendimiz, Eshabım = Arkadaşlarım buyuruyor. Allahü teâlâ bile, bir sahabiye, (sahibihi), yani Muhammed (as)ın arkadaşı buyuruyor. (Tevbe 40)

Hiçbir İslâm âlimi, Allah indindeki kıymetini bildiği için, eshab-ı kirama çömez dememiştir. Çömez; bir ustanın, kendi işini öğreterek yetiştirdiği çırağa denir. Eshab-ı kiram, peygamber mi olacak da, ona çömez deniyor? Ayrıca çömez kelimesi, küçümseyici anlamında kullanılır. Bunun için Abduh’un çömezi denilebilir. Fakat Allahü teâlâ, çeşitli ayet-i kerimelerde, eshab-ı kiramın hepsinin cennetlik olduğunu bildirmiştir. Böyle şerefli eshaba çömez demek, en azından edepsizliktir.

İmam-ı a’zam hazretleri, (Eshab-ı kiramın tamamını hayırla anarız) buyurdu.

Hz. İmam-ı Gazalî de buyurdu ki: (Eshab-ı kiram arasındaki olayları mübalağalı anlatmak haramdır. Çünkü onları sevmemeye sebep olur. Dinimizi bize ulaştıran onlardır. Birini kötülemek, dini yıkmak olur.) (Envar li-amel-il-ebrar)

Seyyid Ahmed Rıfai buyuruyor ki: (Eshab-ı kiram arasındaki olaylar üzerinde aşırı konuşmak, fikir yürütmek, hiç câiz değildir. Hepsini sevmek gerekir. Allah hepsinden razıdır.) (Tevbe 100, Maide 119, Fetih 18)

İbni Hacer-i Mekkî hazretleri buyuruyor ki:

(Eshab-ı kiramın hepsi adil, salih, evliya ve müctehiddir. Eshab-ı kiramdan birini kötülemek, Allahü teâlânın razı olduğunu bildirdiği ayetlere inanmamak olur.) (Tathir-ül-cenan)

Hiç bir sahabinin kâfir olmıyacağı, hepsinin cennete gideceği ayet ve hadisle bildirildi.

Allahü teâlâ, eshab-ı kiramdan razı olduğunu bildiriyor. Allahü teâlânın sıfatları sonsuzdur. Onlardan razı olması da sonsuzdur. Allahü teâlânın bunlardan razı olması değişmez. Sonradan mürted olacak, kâfir olacak kimseden razı olmaz. Münafıklar, eshaptan değildir. Münafıklardan birkaçının, küfürlerini açıklamaları, eshab-ı kiramın mürted olması demek değildir. Abdülaziz Dehlevî hazretleri buyurdu ki: Eshap arasındaki münafıklar müminlerden ayrıldı. Bir ayet-i kerime meali:

(Allahü teâlâ, sizi kendi hâlinize bırakmaz. Habisi tayyibden (münafığı müminden) ayırır.) (Âl-i İmran 179)

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Medine şehri, münafıkları müminlerden ayırır.) (Buhârî)

Hakiki iman sahipleri

Hakiki imana kavuşan evliya bile mürted olmaz. M. Masum hazretleri buyurdu ki:

(Tasavvuf büyüklerinde nefs de imana geldiği için, iman yok olmaktan korunmuştur. (Ya Rabbi, senden sonu küfr olmayan iman istiyorum) hadisi ve Nisa suresinin, (Ey iman edenler, iman edin) mealindeki 136. ayeti, hakiki imanı göstermektedir. Bu ayet (Hakiki imana kavuşun) demektir.) (2 / 61)

Senaullah-i Dehlevî hazretleri buyurdu ki:

Tasavvufta fenâ makamına kavuşan, muhakkak imanla ölür. Bekara suresinin, (Allahü teâlâ, imanınızı zayi etmez) mealindeki 143. ayet-i kerimesi ve (Allahü teâlâ, (Fenâ makamına kavuşan) kulların imanlarını geri almaz) hadis-i şerifi, hakiki imanın geri alınmıyacağını göstermektedir. (İrşad-üd-talibin)

Allahü teâlâ, fenâ makamına kavuşmuş evliyanın imanını almadığına, yani mürted yapmadığına göre, evliyadan daha yüksek olan sahabiyi mürted yapar mı hiç?

Dinimiz zâhire göre hüküm verir. Bir dinsiz, küfrünü gizleyip, “Müslümanım” dese, Müslüman kabul edilir ve Müslüman muamelesi görür. Salebe de münafık iken, Müslüman görünmüş; fakat, zekâtı inkâr edince, münafıklığı meydana çıkmıştır. Daha önce Müslüman göründüğü için (mürted oldu) denilmiştir. Yoksa ayet-i kerimede bildirildiği gibi, hakiki imana kavuşan asla mürted olmaz. Vahiy kâtiplerinden de münafık yoktu.

Hz.  İbrahim güneşe tapmadı

Sual: Bütün peygamberlerin peygamberlikleri bildirilmeden önce de, günah işlemedikleri malum iken, neden meallerde, İbrahim (as)ın, yıldıza, aya ve güneşe "Bu benim Rabbim" dediği yazılıdır?

CEVAP: Hiç bir peygamber, peygamberliğini tebliğ etmeden önce de günah işlemez, hele Allahü teâlâya şirk koşmaz. Müşrikler gibi (Güneş benim Rabbim) demez.

Maalesef bir çok tercümelerde, yıldız, ay ve güneş için (Bu benim Rabbim) diye yazılmıştır. Hiç bir açıklama yapılmamıştır. Bu bakımdan Kur'an-ı kerim tercümelerinden fıkh, akaid gibi ilimler öğrenilmez. Sonra ayetleri açıklamak herkesin işi değildir. Kur'an-ı kerime yanlış mana verdikleri için yetmiş iki sapık fırka meydana çıkmıştır.

Tefsir-i Mazharide, Enam suresinin 76-79. ayet-i kerimelerinin açıklaması şöyle:

İbrahim (as), yıldızları, ay ve güneş gösterip Bu mu benim Rabbim diyerek bunlara tapanları ilzam etmek iştemiştir. Beydavi tefsirinin Şeyhzade haşiyesinde de böyle bildirilmektedir. (Bu hususta gazetemizin yayınlarından Peygamberler Tarihi Ansiklopedisinde kâfi malumat vardır.)

Mevcut Kur'an tercümleri içinde bir iki tanesi ancak, yıldız, ay ve güneş için  (Bu mu benim Rabbim?) şeklinde tercüme etmiştir. Maalesef diğer tercümelerde (Bu benim Rabbimdir) şeklinde geçmektedir.

Tibyanda (Acaba Rabbim bu mu?) şeklinde tercüme yapılmıştır. Ancak 76. ayetin açıklamasında tefsirlerden aldığı dört açıklama şöyle:

1- İbrahim (as), müşriklerin cehaletlerini bildirmek için böyle söylemiştir.

2- Müşriklerin yaptıkları şeyleri başlarına kakmak, doğruyu öğretmek niyetiyle (Bunun gibi şeyden Rab mı olur? Bu mu benim Rabbim?) demek istemiştir.

3- Müşriklerin aleyhine hüccet için, (Sizce benim Rabbim bu ha) demek istemiştir.

4- (Kavmim Rabbimin bu olduğunu söylüyor.) demek istemiştir.

Bu dört açıklama da İbrahim (as)ın, yıldız, ay ve güneş için (Bu benim Rabbim) demediğini, yani müşriklerden olmadığını açıkça göstermektedir.

Ay veya güneş için Bu benim Rabbim demek şirktir. Hâlbuki peygamberler, şirk değil, günah bile işlemezler. (Feraid)

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(İbrahim ne yahudi, ne de Hıristiyandı. O gerçekten Allahı tanıyan doğru bir müslümandı. Müşriklerden de olmadı.) (Al-i imran 67)

(Andolsun ki bundan önce, İbrahime de rüşdünü (büluğundan önce hidayeti) verdik. (Onun buna ehil ve müstehak olduğunu) biliyorduk.) (Enbiya 51)

Bu ayet-i kerimeler de İbrahim (as)ın büluğundan önce de hidayet üzere olduğunu göstermektedir. (Beydavi)

Kur'an tercümesi denilen kitapların ne kadar zararlı oldukları buradan da anlaşılmaktadır. Kelam, fıkh ve tasavvuf gibi lüzumlu bilgileri Kur'an tercümesi denilen kitaplardan öğrenmemiz mümkün değildir. Hatta muteber tefsirlerden bile anlamamız mümkün olmaz. Lüzumlu bilgileri ilmihalden öğrenmemiz gerekir.

 

Zıllullah ne demek?

Sual: Okuduğum tercüme kitaplarda "Zıllullah" kelimesini, "Allahın gölgesi" diye tercüme etmişler. "Zıl" kelimesi sadece gölge manasına mı gelir? Gölge diye tercüme edilince çok tuhaf olmuyor mu? Allah, cisim gibi anlaşılıyor. Bu kelimelerin doğru tercümesi nasıldır?

CEVAP: Zıl, himaye, koruma gibi manalara da gelir. Mesela hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Allah, kendi himayesinden başka hiçbir himayenin bulunmadığı kıyamette, yedi sınıf insanı himaye eder.) (Buharî)

Gölge kelimesi, Türkçemizde de "Himaye" manasına kullanılır. Mesela, (Ali efendi, Mehmed Ağanın gölgesinde geçiniyor.) denince, Ali efendinin Mehmed Ağanın himayesinde olduğu anlaşılır. İnsan için gölge kelimesini kullanmakta mahzur yoktur. Selefiyyeciler, Allahı cisim gibi gösterip gökte bulunduğunu söylüyorlar. Böyle yanlış anlaşılacak kelimeleri mutlaka tevili, izahlı yazmalıdır! Bir misal daha verelim! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Sultan, yeryüzünde Allahın gölgesidir. Ona ikram eden ikram görür, ona ihanet eden de ihanete maruz kalır.) (Taberânî)

Sultan, Allahın gölgesidir demek, (Sultan Allahın emirlerini tatbik etmek salahiyetine malik olan kimsedir.) demektir. Bu bakımdan "Zıl" kelimesini gölge olarak tercüme etmek, yanlış anlamalara sebep olur.

(Din kılıçların gölgesi altındadır.) hadis-i şerifi ise, (Din, devletin himayesi ile yayılır. İslâmiyet, her çeşit silahları yapmak ve bunları iyi kullanmakla sağlam kalır.) demektir.

 

Cehennem Sonsuz

Sual: Kâfir dostu biri, "Cehennem sonsuz değil, çok manasına sonsuz denmiş" diyerek kâfirlerin de Cennete gireceğini yazıyor. Cennet-Cehennem sonsuz değil midir?

CEVAP: Cehennemin ve Cennetin sonsuz olduğuna dair birçok ayet-i kerime vardır. Mesela Bekara 25, A.İmran 116, Maide 85, Enam 128, Tevbe 68, Hud 107.

Ayet-i kerimede Cehennem için de, Cennet için de (Hüm fiha halidun = Onlar orada ebedi kalırlar) buyuruluyor. (Bekara 81, 82)

Eğer "halidun" kelimesi tevil edilirse, Cennetin de sonsuz olmadığı ortaya çıkar. Halidun kelimesini cehennem için tevil edip de cennet için niçin tevil etmiyor? Sizin de bildirdiğiniz gibi, Yahudi ve Hıristiyanları cennete koymaya çalıştığı gibi, şimdi de bütün kâfirleri cennete koymaya çalışıyor. Şeytanın yoldaşları ne yapsa faydasızdır.

Allah’ın dost ve düşmanları

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: (Üç şey îmânın lezzetini artırır: Allah ve Resûlünü herşeyden çok sevmek, kendisini sevmiyen müslümanı Allah rızâsı için sevmek ve Allahın düşmanlarını sevmemek.) (Taberânî)

(Kişi, dünyada kimi severse, âhırette onun yanında olur.) (Buhârî)

İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: (Sevgi, sevgilinin dostlarını sevmeyi, düşmanlarına düşmanlık etmeyi gerektirir. Bu sevgi ve düşmanlık, âşıkların elinde ve irâdesinde değildir. Seviyorum diyen bir kimse, sevgilisinin düşmanlarından uzaklaşmadıkça sözünün eri sayılmaz. Buna yalancı denir. Sevgi, sevgilinin her şeyini sevmeyi gerektirir. Büyükler, (Sevdiğin zâtı inciten kimseye gücenmez isen, köpek senden daha iyidir) demişlerdir. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek, insanı Allahtan uzaklaştırır. Onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça, sevgiliye dost olunmaz.) (c.4, m.29)

(Muhammed aleyhisselâma uymak için, Onu tam ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Tam ve olgun sevginin alâmeti de, onun düşmanlarını düşman bilip sevmemektir. Sevgiye müdâhene (gevşeklik) sığmaz. İki zıt şeyin sevgisi bir kalbde, bir arada yerleşemez. Cem’i zıddeyn muhâldir. Ya’nî iki zıddan birini sevmek, diğerine düşmanlığı gerektirir.) (m. 165)

(Doğru îmânın alâmeti, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsûs olan ve kâfirlik alâmeti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü islâm ile küfür, birbirinin aksidir. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerine hakâret ve kötülemek olur. Allahü teâlâ, habîbi olan Muhammed aleyhisselâma, islâm düşmanları ile savaşmayı ve onlara sertlik göstermeyi emrediyor. Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allaha düşman olmaya sürükler. Bir kimse, kendini müslüman zanneder. Kelime-i tevhîdi söyleyip, inanıyorum der. Namaz kılar ve ibâdet yapar. Hâlbuki, bilmez ki, böyle, (Allahın dostlarını sevmemek veya Allahın düşmanlarını “şu iyilikleri de var” diye sevmek) gibi çirkin hareketleri, onun îmânını temelinden götürür.) (m. 163)

Muhammed Ma’sûm hazretleri buyurdu ki: (Kâfirleri sevmemek Kur’ân-ı kerîmde açıkça emredilmiştir. Kur’ân-ı kerîme uymamız farzdır.) (m.29).

Kâfirleri sevmeyi harâm eden âyet-i kerîmelerden birkaçının meâli şöyle:

(Allaha ve kıyâmet gününe îmân edenler; babaları, kardeşleri ve akrabâsı olsa da, Allahın ve Resûlünün düşmanlarını sevmez.) (Mücâdele 22)

(Kâfirleri dost edinen, Allahın dostluğunu bırakmış olur.) (Â.İmrân 28)

(Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin, sevmeyin!) (Mâide 54)

(Ey îmân edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin, onları sevmeyin!) (Mümtehine 1)

(Kâfirlerle, münâfıklarla cihâd et! Onlara sert davran, düşmanlık yap!) (Tevbe 73)

Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmı, (Kâfirlere gadab ederler, birbirlerine merhametlidirler) diye övmektedir (Feth 29)

Hadîs-i şerîflerde de buyuruluyor ki:

(Allahü teâlâyı sevmiyen ve O’nun düşmanlarını düşman bilmiyen, hakîkî îmân etmiş olmaz. Mü’minleri Allah için seven ve kâfirleri düşman bilen, Allahın sevgisine kavuşur.) (İ.Ahmed)

(Allahın dostunu seven, düşmanını düşman bilen îmân-ı kâmil olur.) (E.Dâvüd)

(İsyân edenlere düşmanlık ederek, Allaha yaklaşın!) (Deylemî)

(Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyâmette onlarla haşrolur.) (Taberânî)

(Kâfirlere karşı malınızla, cânınızla ve dilinizle cihâd edin!) (R.Muhtâr)

Halîfe Ömer’e, (Hîreli bir hıristiyan var. Çok zekî, yazısı da çok güzel, bunu kendine kâtib yap) dediler. Kabûl etmedi. Aşağıdaki âyet-i kerîmeyi okuyup, (Mü’min olmıyan birini dost edinemem) dedi

Ebû Mûsel Eş’arî hazretleri anlatır: Halîfe Ömer’e dedim ki:

- Hıristiyan kâtibim çok işe yarıyor.

- Niçin, bir müslüman kâtib kullanmıyorsun? (Ey mü’minler! Yahûdî ve hıristiyanları sevmeyin) âyetini işitmedin mi?

- Dîni onun, kâtibliği benim.

- Allahü teâlânın hakîr ettiğine ikrâm etme! O’nun zelîl ettiğini azîz eyleme! Allahın uzaklaştırdığına yaklaşma!

- Basra’yı onunla idâre edebiliyorum.

- Hıristiyan ölürse ne yapacaksan, şimdi onu yap! Hemen onu değiştir!

 

Ayet-i Kerime masal değildir

Sual: Bir yazınızda bildirilen Hz.Süleymanın, cinlerden ve hayvanlardan meydana gelen ordusunun bulunması, kuşların dilinden anlaması, hüdhüdle konuşması, Belkısın tahtının bir anda gösterilmesi gibi şeyler birer efsane ve masaldır. Kitaba, sünnete, Kur'ana ve hadise, akla, mantığa, tarihe aykırıdır. Bu hurafeleri ne maksatla yayınlıyorsunuz?

CEVAP: Bahsettiğiniz hususlar ayet-i kerime ile bildirilmiştir. Peygamber efendimiz açıklamış, âlimler de bize bildirmiştir. Mucizeler, kerametler akılla, mantıkla izah edilemez. Edilse, zaten mucize ve keramet olmaz. Hz. Musanın asasının yılan olması, Hz. Hızırın elinde pişmiş balığın canlanması, Hz. İsanın beşikte konuşması, çamurdan yaptığı şekle üfürünce kuş olup uçması, Hz. Yunusun kırk gün balığın karnında ölmeden kalması, Eshab-ı kehfin üç yüz sene uyumaları, hayvanların konuşması, Peygamber efendimizin bir anda Cennete, Cehenneme ve daha başka yerlere gidip gelmesi, mübarek parmakları arasından bir orduya yetecek temiz su akması, Hz. Ömer, Medineden seslenince İrandaki kumandanın duyması, Hz. Habib-i Aceminin deniz üzerinde yürümesi, öldükten sonra herkesin dirilmesi gibi hadiseler akılla mantıkla izah edilemez. Bunlara sadece inanılır. İnanmayıp masal, efsane diyenler ise kâfir olur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Onlardan seni (okuduğun Kur'anı) dinleyenler vardır. Onu anlamalarına engel olmak için kalblerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Onlar her türlü mucize görseler de, yine inanmazlar, nihayet gelip seninle çekişirler. İnkar edenler "Bu, öncekilerin masallarından (efsanelerinden) başka bir şey değildir" derler.) (Enam 25)

Önceki Kavimlerin Sözleri

(Öncekiler "Sahiden biz ölüp de, bir toprak, bir kemik yığını haline gelmişken yeniden mi diriltileceğiz? Şimdi bize yapıldığı gibi, daha önce de babalarımız tehdit edilmişti (Bu, öncekilerin masallarından başka birşey değildir" demişlerdi.) (Müminun 82, 83)

(İnkar edenler, "Biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra gerçekten dirilecek miyiz? Andolsun ki, bu tehdit, bize olduğu gibi, daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" dediler.) (Neml 67, 68)

(Bazı müfeessirler, ayet-i kerimenin aslında geçen vâd kelimesini tehdit diye tefsir etmişlerdir.)

Hz. Süleymanla ilgili Neml suresinin 16-44. ayet-i kerimelerinde özetle şöyle bildiriliyor:

Hz. Süleymanın Ordusu

Süleyman (as), Davüd (as)a varis oldu. (Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize herşeyden bol nasip verildi. Bu apaçık bir lutuftur.) dedi. Hz. Süleymanın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil olan ordusu, hizmet için toplandı. Hepsi toplu, düzenli olarak gidiyorlardı. Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca, (Ey karıncalar, yuvalarınıza girin, Hz. Süleymanın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin.) dedi. Hz. Süleyman, onun sözüne tebessüm edip (Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükürde, hoşnut olacağın işi yapmakta beni muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kullarının arasına koy!) dedi.

Hüdhüd Kuşunun Cevabı

Hz. Süleyman, kuşları araştırarak (Hüdhüdü (İbibik kuşunu) niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmeli; yoksa onu şiddetli bir azaba uğratır yahut keserim.) dedi. Çok geçmeden Hüdhüd gelip Hz. Süleymana (Senin bilmediğin (önemi) bir şeyi öğrendim. Sebeden doğru bir haber getirdim. Onlara hükümdarlık eden, her türlü imkana (askeri techizata) sahip ve büyük bir tahtı olan (Belkıs adında) bir kadınla karşılaştım. Onun ve milletinin Allahı bırakıp Güneşe secde ettiklerini gördüm.) dedi. Hz. Süleyman (Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.) dedi. (Sonra Hüdhüde) (Şu mektubu götür, onlara verip bir yana çekil, varacakları sonuca bak.) buyurdu. (Neml 16-28)

Sebe melikesi, (mektubu aldıktan sonra) (Ey ileri gelenler! Bana, Süleymandan gelen Bismillahirrahmanirrahim diye başlayan ve "Sakın bana karşı baş kaldırmayın ve teslim olarak gelin!" diyen önemli bir mektup bırakıldı.) dedi. (Ey ileri gelenler! Vereceğim emir hakkında bana fikrinizi söyleyin; siz benim yanımda bulunmadıkça, bir iş hakkında kesin bir hüküm vermem.) dedi. (Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, emir senindir, sen ne istiyorsan emret.) dediler. Melike (Hükümdarlar bir şehre girince, orayı perişan, halkın ileri gelenlerini de zelil ederler. Onlar da böyle yapacaklar. Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım.) dedi. (Elçiler hediyelerle) gelince Hz. Süleyman (Bana mal ile yardım etmek mi istiyorsunuz? (Ey elçi git!) söyle! And olsun ki, karşı koyamıyacakları bir ordu ile gelir onları oradan hor ve hakir olarak çıkarırız.) dedi.

Hz. Süleyman (müşavirlerine) (Bana teslim olmalarından önce, hanginiz onun tahtını yanıma getirebilir?) dedi. Cinlerden bir ifrit, (Sen yerinden kalkmadan önce onu getiririm, bunu yapabilecek bir güce sahibim.) dedi. Kitabı bilen biri, (Gözünü açıp kapamadan onu getiririm.) dedi. Hz. Süleyman, tahtı yanına gelmiş görünce (Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin bir lütfudur bu.) dedi.

Hz. Süleyman (Tahtını tanımıyacağı hâle getirin, bakalım tanıyabilecek mi?) dedi. Melike geldiğinde (Senin tahtın böyle miydi?) denildi. O da (Sanki tıpkı o, zaten daha önce bize bilgi verilmiş ve teslimiyet göstermiştik.) dedi.

Belkıs İman Etti

Melikeye (Köşke gir.) dendi; salonu görünce, onu derin bir su zannedip, eteğini çekti. Hz. Süleyman (Bu billurdan yapılmış şeffaf bir zemindir.) dedi. Melike (Rabbim, (Güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim. Hz. Süleymanla beraber, âlemlerin Rabbi olan Allaha teslim oldum.) dedi. (Neml 16-44)

Peygamber efendimizin açıklaması olmasaydı, bu ayetlerden açık bir şey anlamak çok zordu. Mesela Belkısı billur zemin üzerinde niçin yürütmüştü? Getirilen hediyeler ne idi? Belkıs ne gördü de iman etti? Bunun gibi suâller cevapsız kalırdı. Hz. Süleyman ve Belkıs yazımız tekrar okunursa bu ayet-i kerimelerin manaları kolayca anlaşılır. Hz. Süleymanın kuşların ve diğer hayvanların dilinden anladığı yukarıda bildirilmişti.

Kuşlar Ne Diyor?

İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden nakleder ki:

Süleyman (as), bazı kuşların, öterken ekseriya ne dediklerini şöyle bildirmiştir:

Tavus kuşu "Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın" der.

Hüdhüd "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" der.

Göçeğen "Ey günahkârlar, Allahü teâlâdan af ve mağfiret isteyiniz," der.

Kaya kuşu "Her canlı ölecek, her yeni eskiyip, çürüyecektir" der.

Kırlangıç "Ne yaparsanız, onu bulursunuz" der.

Güvercin "Gökleri ve yeri mahlukatla dolduran Rabbimi noksan sıfatlardan tenzih ederim" der.

Kumru "Sübhane Rabbiy-el-ela" der.

Karga "Allahü teâlâdan başka her şey helak olacaktır" der.

Kustat kuşu "Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur" der.

Papağan "Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun" der.

Doğan "Sübhane Rabbi vebihamdihi" der.

Yukardaki kuşların ötüşleri, konuşmaları yalnız bu sözlere ve manalara mahsus değidir. Neml suresinde, karınca ve hüdhüdün konuşmalarının bildirilmesi, ihtiyaca göre öterek ses çıkardıkları, konuştukları anlaşılmaktadır.

Kuşların, diğer vahşi hayvanların sesleri ve kainattaki hareketlerin hepsi, Allahü teâlânın, peygamberlerine ve arifinden olan evliyasına hitabıdır. Evliya, bu ses ve hareketleri makamları ve derecelerine göre anlar. Çünkü, peygamberler (aleyhimüsselam) kuşların ve diğer hayvanların dillerini aynısıyla bilirler. Evliya-i kiram ise, onların dillerini aynen bilemez. Sadece, onların seslerinden kendi hallerine aid olan hususları, Allahü teâlânın kalblerine ilham etmesi ile bilirler. (Ruh-ul-Beyan, Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi)

 

İmam-ı A’zam Hazretleri

Sual: İmâm-ı a’zam hazretleri hakkında hadîs var mıdır?

CEVAP: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri hakkında, meşhûr ve mu’teber fıkıh kitaplarında çeşitli hadîs-i şerîfler bulunmaktadır. Hanefîlerin en kıymetli fıkıh kitaplarından biri olan (Dürr-ül-muhtâr)’ın önsözündeki hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

(Âdem aleyhisselâm, benimle övündüğü gibi, ben de ümmetimden ismi Nu’man, künyesi Ebû Hanîfe olan bir zât ile övünürüm. O ümmetimin ışığıdır.)

(Peygamberler benimle iftihar ettikleri gibi, ben de Ebû Hanîfe ile iftihar ederim. Onu seven, beni sevmiş olur. Onu sevmiyen, beni sevmemiş olur.)

Mevdûât-ül-ulûm ve Hayrât-ül-hisân’ daki hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki:

(Ebû Hanîfe adında biri gelir. Bu, kıyâmet günü, ümmetimin ışığı olur.)

(Ebû Hanîfe denilen biri gelir, Allahın dînini ve benim sünnetimi canlandırır.)

(Her asırda, ümmetimden yükselen olur. Ebû Hanîfe, zamanının en yükseğidir.)

Mir’ât-ı kâinât’daki birkaç hadîs-i şerîf:

(Ebû Hanîfe adında biri gelir. O, bu ümmetin en hayırlısıdır.)

(Ümmetimden biri, dîni canlandırır. Bid’ati öldürür. Adı Nu’man bin Sâbittir.)

(Ebû Hanîfenin iki küreği arasında ben vardır. Allah dînini onun eliyle canlandırır.)

İbni Âbidîn hazretleri, Dürr-ül-muhtâr’ın önsözündeki yukarıdaki hadîs-i şerîfleri açıklarken buyuruyor ki: (Buhârî ve diğer hadîs âlimlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, (Îmân, süreyya yıldızına çıksa Fâris oğullarından biri elbette alıp gelir) buyuruldu. Buhârî’nin diğer bir rivâyetinde ise, (Allaha yemîn ederim ki, din, süreyya yıldızında asılı olsa, onu Fâris oğullarından, acemlerden bir zât alacaktır) buyuruldu. Fâris, İran’ın Fers denilen memleketindeki insanlar demektir. İmâm-ı a’zamın dedesi buradandır. Bu hadîs-i şerîfin İmâm-ı a’zamı gösterdiği açıktır. İmâm-ı Süyûtî, “Buhârî ile Müslimin rivâyet ettiği bu hadîs, Ebû Hanîfe’ye işâret husûsunda sahîhtir” buyuruyor. Allâme Şâmi, (Üstâdımız İmâm-ı Süyûtî; “Bu hadîste Ebû Hanîfe’nin kastedildiği pek âşikârdır. Bunda şüphe yoktur. Çünkü Acemlerden, ilimde Ebû Hanîfe derecesine varan tek bir kimse yoktur” buyurdu) diyor.)

 

İmâm-ı a’zam ve ictihâd

Sual: Âyet ve hadîs varken ictihâd yapılamıyacağına göre, İmâm-ı a’zam niçin kıyâs yaptı?

CEVAP: Önce kıyâs ve ictihâdın ta’rîfini yapalım:

Kıyâs; bir şeyi başka şeye benzetmek demektir. Fıkıhta, nass’tan anlaşılmayan bir şeyin hükmünü, bu şeye benzeyen başka şeyin hükmünden anlamak demektir. Haşr sûresinin, (Ey ilim sahipleri i’tibâr edin) ma’nâsındaki 2. âyet-i kerîmesi, (Bilmediklerinizi, bildiklerinize kıyâs edin) demektir. İ’tibâr, benzetmek demektir. (Menâr şerhi)

İctihad; ayet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden, ma’nâları açıkça anlaşılmıyanları, açıkça bildirilen diğer hükümlere kıyâs ederek, benzeterek, bunlardan çıkarılan yeni hükümlere ictihâd denir. Kıyâs, ya’nî ictihâd yapabilecek derin âlimlere “Müctehid” denir. Bu benzetme işine “İctihâd” denir. Bir müctehidin ictihâd ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin “Mezheb”i denir. İctihâd, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihâdda yanılmak da günâh değildir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Âlim, ictihâdında hatâ ederse bir, isâbet ederse iki sevâb alır.) (Buhârî)

Nahl sûresinin, (Bizden indirileni insanlara açıklaman için) meâlindeki 44. âyet-i kerîmesi ile Nisâ sûresinin, (Allahın kitâbına ve Resûlün hadîslerine müracaat edin) meâlindeki 59. âyet-i kerîmesi ictihâd etmeyi bildiriyor. Allahü teâlâ, müctehidin hükmünü kabûl ediyor. Bir müctehide, kesin olarak hatâ etti diyen, hüküm olarak onu kabûl eden Allaha hatâ isnâd etmiş gibi olur. İmâm-ı a’zam hazretlerinin her sözü, her işi, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler ile idi. Bir kimse, dört mezheb imâmının sözlerini, kıskanmadan ve inât etmeden, insâf ile incelerse, herbirinin, gökteki yıldızlar gibi olduklarını görür.

İmâm-ı a’zam hazretleri buyurdu ki:

(Nass (ya’nî âyet, hadîs) olan yerde kıyâs yapılmaz. Biz, zarûret olmadıkça kıyâs yapmayız. Bir suâl karşısında kalınca, önce Kur’ân-ı kerîmde ararız. Bulamazsak, hadîs-i şerîflerde ararız. Yine bulamazsak, Eshâb-ı kirâmın herhangi birinin sözlerinde ararız. Bu suâlin cevabını bunlarda da bulamazsak, kıyâs yaparak cevabını buluruz. Bir suâlin cevabını, âyette ve hadîs-i şerîflerde bulamazsak, Eshâb-ı kirâmın çeşitli cevaplarını bulursak, kıyâs yaparak, bu cevaplardan birini seçeriz. Âyette ve hadîslerde bulamadığımız bilgilerde, dört halîfenin cevaplarını seçeriz. Hadîslerin başımız üstünde yeri vardır. Onlara uymayan birşey söylemeyiz.)

İmâm-ı a’zam hazretleri, hiçbir yerde bulamadığı bir bilgi için, kendi kıyâs ettikten sonra, bir sahâbînin sözünü işitirse, kendi re’yini bırakıp, o söze uygun cevap verirdi. Ebû Mutî’ hazretleri diyor ki: Bir Cum’a sabahı Ebû Hanîfe ile birlikte Kûfe Câmi’inde idim. Süfyân-ı Sevrî ve Mukâtil ve Hammâd bin Müslim ve Câ’fer Sâdık ve daha başkaları içeri girip, Ebû Hanîfe’ye, (Senin, din işlerinde kıyâsla cevap verdiğini işittik. Senin için korktuk) dediler. İmâm-ı a’zam, onlarla yaptığı münâzarada, Kur’ân-ı kerîmden, sonra hadîs-i şerîflerden, daha sonra Eshâb-ı kirâmın ittifakla bildirdiklerinden cevap verdiğini anlattı. Hepsi kalkıp, imâmın elini öptüler ve, “Sen âlimlerin seyyidisin, bizi affet, bilmeden seni üzdük” dediler. O da, “Allahü teâlâ, bizi ve sizi affeylesin” dedi.

Hanefî mezhebindeki bütün müctehidler de, diğer mezheb reîsleri ve mezhebdeki müctehidler gibi, zarûret olmadıkça, kıyâs yapmamıştır. Nass olan yerde kıyâs yapılmaz buyururlardı.

(İmâm-ı Şâfiî hazretleri, Hanefî olmadığı hâlde, (İmâm-ı a’zamın rey ve ictihâdını beğenmiyene Allah la’net etsin) buyurdu.

İmâm-ı a’zamın, İmâm-ı Ebû Yûsüf ve İmâm-ı Muhammed gibi müctehid talebelerinin, İmâm-ı a’zama uymayan sözleri, onu beğenmemek değildir. Kendi ictihâdlarını bildirmektir. Bunu bildirmek vazîfeleridir. Peygamber efendimiz, her biri birer müctehid olan Eshâb-ı kirâma, Kitâb ve Sünnette bulamadıkları mes’elelerde ictihâd etmelerini, kendilerinden daha yüksek olsalar da, başkalarının fikir ve ictihâdına uymamalarını emir buyurdu. İşte bunun için İmâm-ı a’zamın müctehid talebeleri, kendilerinden çok yüksek olan hocalarının ictihâdlarına tâbi olmaz, kendi ictihâdları ile hareket ederlerdi. Dört mezheb arasındaki farklar da bundan ileri gelmektedir. (E.Kirâm kitâbı)

İmâm-ı a’zamın ictihâdına i’tirâz eden, Onun mezhebinin inceliğini anlayamıyan veya sapık olandır. Tâceddîn-i Sübkî hazretleri buyuruyor ki: Peygamberlerin vârisi olan mezheb imâmlarına karşı edebli olmalıdır. Din imâmlarına dil uzatan, felâkete gider. Onların her sözü bir delîle dayanır. Onlar gibi olmayanlar, bu delilleri anlayamaz. Müctehidlerin ayrılıkları, Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar gibidir. Resûlullah efendimiz ayrılıkları için, Eshâb-ı kirâma dil uzatmayı yasak etti. Hepsini iyilikle anmayı emretti. (Mîzân-ül-kübrâ)

 

İmam-ı A’zam bu ümmetin ışığıdır

Sual: İmâm-ı a’zam hazretlerinin az uyumasına ateş püskürüp, (Böyle biri, insanlıktan çıkmıştır. “Geceyi örtü, uykuyu istirahat kıldık” âyeti ile çelişmektedir) diyorlar. Bu hususta açıklama yapar mısınız?

CEVAP: Böyle demek ne kadar yanlıştır. (Kurân-ı kerîmi kendi görüşüne göre tefsîr eden kâfir olur) hadîs-i şerîfini düşünerek, İslâm âlimlerinin kitaplarındaki yazılara dil uzatmaktan sakınmalıdır. Bir hastalık sebebiyle hiç uyumıyanlar bulunduğu gibi, kerâmet olarak da uyumıyanlar vardır. İmâm-ı a’zam hazretleri ise, hem ulemâ’dan, hem de evliyâ’dan bir zât idi.

Bugün bile birkaç saat uyku ile idâre eden kişiler çoktur. Meselâ Prof.Dr.Ayhan Songar, Prof.Dr.A.Yüksel Özemre, fıkıh hocası Mehmet Savaş bunlardandır.

İmâm-ı a’zam hazretleri, kırk sene, yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldığı yanî yatsıdan sonra uyumadığı Hayrât-ül-hisân, Mir’ât-i kâinât, Mevdû’ât-ül-ulûm, Dürr-ül-muhtâr, İbni Âbidîn, Mîzân-ül-kübrâ ve daha birçok kitapta yazılıdır. Gündüz kaylûle yapardı, yanî birkaç saat uyurdu. Bu büyüklerin hanımları da, kendileri gibi, Allahü teâlâya ibâdet etmeyi, O’nun dînine hizmet etmeyi zevk edinmişler, kendi hak ve zevklerini, Allah yolunda fedâ etmişlerdi.

Eshâb-ı kirâmın hepsi de, hanımlarının izinleri ile, Allahın dînini yaymak için uzak yerlere cihâda gitmişler, çoğu şehîd olup geri dönmemişlerdi. Hanımları da, bu sevâblara ortak oldukları için sevinmişlerdi.

Mu’cize gibi kerâmetin hak olduğu Kur’ân-ı kerîmde bildiriliyor. İlim sahibi bir zât, iki aylık mesâfedeki Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar getirmiştir. (Neml 40)

Hazret-i Ömer, Medîne’de hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun mağlup olmak üzere olduğunu görüp, (Yâ Sâriye arkanı dağa ver) buyurdu. O da, dağa yanaştı. (Şevâhid-ün-nübüvve)

Bir kimse, hiç uyumasa, gökte uçsa, denizde yürüse, bu kimse, Peygamberse mu’cizedir, velî ise kerâmet, kâfir ise sihirdir. Bunların hepsini yapan Allahü teâlâdır. Allahın, mu’cize ve kerâmet yaratamıyacağını söyliyen kâfir olur. Evliyânın kerâmetlerini mu’teber eserlerden alarak bildirince, İsrâîliyyâtçılar, sanki Allahü teâlâ kerâmet yaratmaktan âcizmiş gibi, bu kerâmetlere hurâfe diyorlar. Allahü teâlânın kudretinden şüphe edilmez.

İmâm-ı a’zam hazretleri, son haccında, Kâ’be-i şerîfte, iki rek’at namaz kıldı. Namazda, Kur’ân-ı kerîmin tamamını okudu. Sonra, ağlayarak, (Yâ Rabbî, sana lâyık ibâdet yapamadım. Fakat, senin akıl ile anlaşılamıyacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusûrumu, bu anlayışıma bağışla) diyerek duâ etti. O anda bir ses işitildi ki, (Ey Ebû Hanîfe, sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin. Seni ve kıyâmete kadar, senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve magfiret ettim) buyurulduğu, yine Dürr-ül-muhtâr, Redd-ül-muhtar, Hayrât-ül-hisân, Hazânet-ül-müftîn, Mir’ât-i kâinât gibi bir çok kitapta yazılıdır.

Burada iki husûs var: Biri, iki rek’at namazda Kur’ân-ı kerîmi hatmetmek, öteki de, hâtiften bir ses işitilmek. Mu’cizeye, kerâmete inanmıyanlar bunları inkâr ediyor. Evliyâ menkıbesini anlatan Resûlullahın vârislerini yalancılıkla suçlamak ne kadar çirkindir.
Bir rek’at namazda Kur’ân-ı kerîmi hatmetmek, yalnız, Osmân bin Affân, Temîm-i Dârî, Sa’îd b. Cübeyr ve İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye nasîb olmuştur. Kur’ân-ı kerîmi üç günden önce hatmetmemelidir. (Kur’ân-ı kerîmi üç günden önce hatmeden, ma’nâsını anlıyamaz) hadîs-i şerîfi, bir namazı hatm ile kılmayı yasaklamıyor. Çünkü namaz kılarken okuduğu sûrelerin ma’nâsını anlamak emredilmedi. Resûlullah efendimiz, suâl edenlerin, hâline ve işine uygun bir zamanda hatmetmesini emrederdi. (Şir’a)

Allah, Mûsâ’dan başkası ile konuşmadı demek, sapık bir fırkanın görüşüdür. Bu fırka, Peygamber efendimizin Mi’râc’da Allahü teâlâ ile konuştuğunu da inkâr ediyor. Sadece İmâm-ı a’zama değil, birçok evliyâ ve enbiyâya böyle ses gelmiştir. Bir enbiyâ, bir de evliyâ için misâl verelim: Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Eyyüb, yıkanırken üstüne yağan altın çekirgeleri toplamaya başlayınca, Allahü teâlâ nida etti ki: “Yâ Eyyüb, seni, ganî kılmamış mıydım?” O da, “İzzetin hakkı için ganî kılmıştın. Fakat senin ni’metine doyulmaz” dedi.) (Buhârî)

Büyük islâm âlimi A.Nâmıkî Câmî anlatır: Arkadaşlarıma getirmek üzere, bağ evinden aldığım şarapları merkebime yükledim. Hayvan yürümedi. Ne kadar dövdümse de yürütemedim. Kulağıma, “Yâ Ahmed, hayvanı niçin incitiyorsun? Onu yürütmiyen biziz” diye bir ses geldi. Hemen secdeye kapanıp, “Yâ Rabbî, tevbe ettim. Bir daha içki içmiyeceğime söz veriyorum. Arkadaşlara mahçup olmamam için, şu merkep yürüsün” diye yalvardım. Merkep yürümeye başladı. Arkadaşlarımın yanına varınca, şarabı kadehlerine doldurdum. Kendime koymadığımı görünce, sebebini sordular. Ben de tevbe ettiğimi söyledim. “Bizimle alay mı ediyorsun” dediler. Bu anda yine kulağıma, “Yâ Ahmed, kadehin birini al, tadına bak! Onlar da tadına baksın” diye bir ses geldi. Hemen kadehin birini alıp tattım. Baktım ki, güzel bir bal şerbeti. Oradakilerin hepsine taddırdım. Onlar da tevbe ettiler. (Nefehât-ül-ün

 

Rahmet olan ayrılıklar

Sual: Bazı kimseler, dinimizi bilmedikleri için, “Allah bir, peygamber bir, mezhep neden dört?” diyerek, güya mezhepleri bölücülük gibi kabul ediyorlar. Bazıları da, (Herkes başka bir mezhebin hükmü ile amel eder) diyerek temel inançlarımızı yıkmak istiyorlar. Bu hususları açıklar mısınız?

CEVAP: Peygamber efendimiz, (Ümmetimin âlimlerinin farklı mezheplere ayrılması rahmettir) buyuruyor. Rahmet olan ve Peygamber efendimiz tarafından övülen bir şey kötü olabilir mi?

İmam-ı Rabbanî hazretleri (Mezhebimizin hükmüne aykırı gibi görülen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz.) buyuruyor.

M. Hadimi hazretleri de, (Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü bizler, ayet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, ayete, hadise uymuyor gibi görünse de yanlış değildir. Çünkü ayet ve hadis ictihad isteyebilir, başka bir ayet veya hadisle değiştirilmiş olabilir veya başka bir tevili olabilir.) buyuruyor.

Mezhepler kardeştir, mensupları birbirini çok sever. Emredilen bir ibâdeti yaparken güçlük çeken, hak mezheplerden birini taklit eder. Bir ihtiyaç olmadan, bu daha kolay, bu daha işime gelir diyerek mezhep taklidi yapılmaz. İhtiyaç yokken veya mezheplerin kolay gelen taraflarını taklit etmek (telfik) caiz değildir, haramdır. Dinin bir emrini yapmak için, başka mezhebi taklit gerekince, o mezhebin bu husustaki şartlarına da uymak gerekir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Müslümanları sıkıntıya sokmak haramdır. Şafiî âlimleri, Şafiîde yapılması güç şeylerin Hanefi'ye göre yapılmasına fetva vermişlerdir.) buyuruyor.

Dört mezhebin hali, bir şehir halkının haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzetip yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı, devletin maksadı, beldeleri tamir ve halkın rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefî mezhebine benzer.

Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır, derler. Bunlar da, Mâlikî mezhebine benzer.

Bazısı ise ifadeye, yazının gidişine bakıp, o işi yapma yolunu bulur. Bu da, Şâfiî mezhebine benzer.

Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbelî mezhebine benzer.

İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biridir. Fakat, bunların farklı anlayışları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Hatta böyle uğraştıkları için, beğenilir, doğrusunu bulan daha çok mükâfat alır. İşte dört mezhebin hali de böyledir.

Şimdi birkaç örnek verirsek, bu konu daha iyi anlaşılır. Hacca giden Şâfiî’ler, kadının eline dokununca abdestleri bozulur. Hanefî ve Mâlikî’de bozulmaz. Hak olan bu iki mezhepten birisi taklit edilirse, abdestleri bozulmadan tavaflarını yaparlar. Bu bir rahmettir

Bir kız, babası razı olmazsa, Şâfiî’de evlenmek caiz olmaz. Babası razı olmadığı için bir kız, her bakımdan uygun temiz bir Şâfiî gence kaçsa, Şâfiî’de babasının rızası olmadan evlenmesi mümkün değildir. O halde, Hanefî mezhebini taklit ederek evlenebilir. Bu da bir rahmettir.

Seferde iken, Hanefî hariç, diğer üç mezhepte namazları cem etmek, yani öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek kılmak caizdir. Namazlarını kaçırma tehlikesi varsa, Hanefîler, diğer 3 mezhepten birini taklit ederek öğle ile ikindiyi veya akşam ile yatsıyı cem ederek kılabilir. Bu da bir rahmettir.

Müslüman kadının, gayrı müslim ve fâsık kadınların ve mürted amca ve dayının yanında örtünmesi üç mezhepte farzdır, Hanbelî’de caizdir. İhtiyaç olunca, Müslüman bir kadın, Hanbelî mezhebini taklit ederek, onların yanında başını açabilir. Bu da bir rahmettir.

Gusülde ağız ve burnu yıkamak Hanefî ve Hanbelî’de farz, Mâlikî ve Şâfiî’de farz değildir. İhtiyaç olunca diş dolduran bir kimse, Mâlikî veya Şâfiî’yi taklit ederse, guslü sahih olur. Bu da bir rahmettir.

Zaruret veya ihtiyaç olunca, başka mezhep taklit edilerek, o mezhepteki helal olan bir hayvan yenir. Mesela kirpi etinin egzama, kaşıntı, sedef, baras gibi deri hastalıklarına ve gelincik denilen fil hastalığına iyi geldiği bildirilmektedir. Hanefî ve Hanbelî’de kirpi eti yemek haramdır. Şâfiî ve Mâlikî’de caizdir. Tesirli başka mubah bir ilaç yoksa, hastanın, bu iki mezhepten birini taklit ederek kirpi eti yemesi caiz olur. Bu da bir rahmettir. Rahmete vesile olmak ve müslümanlara bir hizmet olması için, ihtiyaç olan konularda dört mezhepteki farklı hükümleri öğrenip öğretmek gerekir. İhtiyaç yokken mezheplerin kolay gelen taraflarını taklit etmek telfik olur, caiz değildir, haramdır.

Âlimler hata eder mi?

Selefi görüşlü biri ile âlimlere olan itimat hakkındaki konuşmamız ilgi çekici olduğu için aynen nakletmek istiyorum. Selefi sordu:

- Namazda rükua eğilirken ayakları birleştirmenin kitapta yeri var mı?

- Halebi-yi Kebir ve Sagir, Miftahülcenne, Dürrülmuhtar ve İbni Abidin’de var.

- İbni Abidin’e inanmam.

- Nasıl olur? İbni Abidin hanefi mezhebinde en muteber ve en geniş bir fıkıh kitabıdır.

- İbni Abidin kitabına uydurma hadis almıştır. Uydurma hadis alan birinin diğer yazılarına nasıl itimat edilir?

- Hangi hadis uydurmaymış?

- Ebu Hanifeyi öven hadis... Mezhep taassubuyla kitabına almış.

- İbni Abidin hanefidir ama, aynı hadis-i şerif, Şâfii âlimlerinden İbni Hacer-i Mekkî’nin Hayrât-ül-hisân kitabında da vardır. Mezhep taassubu olsaydı, Ebu hanife ilgili hadis-i şerifi kitabına alır mıydı? Hiçbir İslam âliminin kitabında uydurma hadis olmaz.

- Niye olmasın, Gazalinin kitabında bir sürü uydurma hadis var. Iraki bunları tespit etmiştir.

- Iraki kaynağını bulamadığı hadis-i şeriflere, kaynağını bulamadım demiştir. Bulamadım demek uydurma demek değildir. Sonra islam Âliminin kitabındaki bir hadis-i şerife uydurma denebilir mi?

- Kurana aykırı ise elbette denir.

- İbni Hacer-i Mekki, İbni Abidin ve imam-ı Gazali gibi Âlimlerin kitaplarında uydurma dediğin hadisler Kur’ana aykırı mıdır?

- Aykırı ki uydurma denmiştir.

- Kurana aykırı olduğunu kim anlamış?

- Kim olacak onlara uydurma diyenler.

- Peki onlara uydurma diyenler, Kur’ana aykırı olduğunu anlamış da, İmam-ı Gazali hazretleri gibi büyük bir Âlim anlayamamış mı? Ne çirkin bir iftira bu? İmam-ı Gazalinin kitabında uydurma olarak bildiğin en meşhur hadis hangisidir?

- Çok... Mesela (İlim Çinde de olsa alın)

- Bu hadis-i şerife mezhepsizler uydurma demişlerse de, Taberânî, Beyhekî ve İbni Adiy gibi hadis âlimleri buna sahih demişler ve kitaplarına almışlardır.

- Peki namazda rükua eğilirken ayakların birleştirilmesi Kur’anda var mı?

- Namazın farzları Kur’anda var mı da sünnetleri olsun?

- Peki sünnette var mı?

- Dinimizde delil sadece kitap ve sünnet değil, icma ve kıyas da vardır. Âlimlerin icitihadı da senettir.

- Ben kıyası, ictihadı kabul etmem. Âlim hata edemez mi?

- Âlim hata etmez dense yanlış olmaz. Çünkü Âlimin ictihadı hatalı bile olsa senettir. Allah ahirette onun ictihadına göre amel edip etmediğimizi soracaktır. Buhari’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) buyuruldu. Bunun için hak mezhepler meydana gelmiştir.

- Birinin ak dediğine öteki kara demiştir.

- Ama bu yetkiyi Allah ve Resulünden almıştır. Bir hadis-i şerifte, (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) buyuruluyor. (Beyhekî)

- Hatalı bir ictihadla amel etmek caiz olur mu?

- Bir müctehidin hata ettiğini başka müctehid bilemez. İctihad ictihadla nakzedilemez. Mesela Hanefi ve Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafiî’de farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Yanlış da olsa müctehidin ictihadı ile amel eden kurtulur. Çünkü müctehid bu yetkiyi Kitap ve sünnetten almıştır. Farklı ictihadda bulunmak gibi, her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması da farklıdır. Hatta bir müctehidin sahih dediği bir hadis-i şerife, başka bir müctehid uydurma da diyebilir. O uydurma dedi diye o hadis uydurma olmaz. Uydurma diyen âlim, o hadise göre kendisi amel edemez. Ama sahih diyen âlim, bu hadis-i şerife göre amel eder, ona tabi olan insanlar da amel eder

Âlimlere uyan doğruyu bulur

Âlimin kıymetini bilmeyenler (Âlim de insandır, o da yanılır. Kur'an var iken âlime ne lüzum var) diyenler olduğu gibi, (Kuran varken peygambere de ihtiyaç yoktur) diyenler çıkmıştır.

Kur'an-ı kerimi herkes kolayca anlasa idi, Peygambere ihtiyaç kalmazdı. Hadis-i şerifler, Kur'an-ı kerimin açıklaması mahiyetindedir. Hakiki âlimler de, hadis-i şerifleri açıklamışlardır. Arapça bilen herkese âlim denmez. Hakiki âlim, Kur'an-ı kerimi, hadis-i şerifleri açıklayan yetkili, yüksek insandır. Sünneti, bid'ati bilir. Hakkı bâtıldan ayırır. Selef-i salihin itikadındadır. Yani Ehl-i sünnet vel cemaat itikadındadır.

Çok ilmi olduğu hâlde, hakkı bâtıldan ayıramayan, hakiki âlim değildir. 72 sapık fırkanın önderleri de derin âlim idi, hakkı bâtıldan ayıramadıkları, Ehl-i sünnetten ayrıldıkları için dalalete düşmüşlerdir. Mesela Vasıl bin Ata, Hasan Basri hazretlerinin talebesi iken, hocasına itiraz edip, Ehl-i sünnetten ayrılarak Mutezile fırkasını kurdu. İbni Teymiyyenin de ilmi çok idi. Selef-i salihinin yani Ehl-i sünnet âlimlerinin sözbirliğinden ayrıldı. Necdi fırkasının kurulmasına sebep oldu. Bugünkü mezhepsizlerin de önderi durumundadır.

Şu hâlde, âlim çok bilen değil, hakkı bâtıldan ayıran Ehl-i sünnet itikadındaki kimsedir. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde övülen âlimler böyle kimselerdir. Bunların sözleri senettir. Bunlar peygamberlerin varisleri, vekilleridir. İctihadlarında isabet etmeseler de yine sevap alırlar. Bunlara tabi olanlar da kurtulur.

Ehl-i sünnet âlimleri çok yüksek insanlardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Âlimin âlim olmayana üstünlüğü, peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.) (Hatib)

(Âlimin abide üstünlüğü, dolunayın, yıldızlara olan parlaklığı gibidir.) (Ebu Nuaym)

(Âlim, abidden yetmiş derece üstündür. Bid'at ortaya çıkınca âlim, halkı ikaz eder. Abid bid'atten habersiz, ibâdetle meşgul olur. Bu bakımdan da âlim, abidden kıymetlidir.) (Deylemî)

(Âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır, âlimlerin mürekkebi, ağır gelir.) (İ.Neccar)

(Allahü teâlâ, âlimleri almak suretiyle ilmi ortadan kaldırır. Âlim kalmayınca da, cahiller bilmeden yanlış fetva verir, hem kendilerini, hem de başkalarını sapıtırlar.) (Buharî)

(Âlim, Allahın emin olduğu, güvendiği kimsedir.) (Deylemî)

(Âlimler, yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleri, benim ve diğer peygamberlerin varisleridir.)  (Ebu Nuaym)

(Âlim ölünce, denizdeki balıklar bile, kıyamete kadar ona istiğfar eder) (Deylemî)

(Kıyamette abide Cennete gir, âlime ise halka şefaat için bekle! denir.) (İ Maverdi)

(Âlimlere tabi olun! Onlar, dünyanın ışığıdır.) (Deylemî)

(Âlimler (ebedi saadet yolunu gösteren) birer kılavuzdur, rehberdir.) (İ.Neccar)

Âlimleri kötülemek

Dinimiz ilme ve âlime büyük önem verir. Bize ilmi bildiren âlimlerdir. Hadis-i şerifte, (Âlimler, Peygamberlerin varisleridir) buyuruldu. Peygamberlerin varisleri olan âlimlere dil uzatan, onları âlim oldukları için kötüleyen kimsenin imanı gider. Bir de İslâm âlimi sanılan ve dinimizi içten yıkmaya çalışan dinde reformcular vardır. Bunların ihanetlerini söylemek, kötülemek olmaz. Dinin emrine uymak olur. Kötüye kötü, kirliye pis demek yanlış değildir. Temize pis demek kötülemek olur.

Kötülerin kötülüğünü açıklamak, Müslümanları onların zararından korumaya çalışmak farzdır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Bid'atler yayılıp, bu ümmetin sonra gelenleri, öncekilere lânet edince, ilim sahipleri bunu herkese bildirsin! Bildirmeyip ilmini gizleyen, Kur'an-ı kerimi gizlemiş sayılır.) (İ.Asakir)

(Ortalık karışır, yalanlar yazılır, adetler ibâdetlere karıştırılır ve Eshabıma dil uzatılırsa, doğruyu bilen herkese bildirsin! Doğruyu bilip de gücü yettiği hâlde bildirmezse, Allahın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerine olsun!) (Deylemî)

Bu durumda bir Müslüman nasıl olur da "Bana ne" diyebilir? Gücü yettiği hâlde nasıl lânete müstahak olabilir?

Reformcunun biri çıkıyor, (Ortalık iyice aydınlandıktan sonra oruca başlanır) diyerek milletin orucunu ifsada çalışıyor. Bekara suresinin 187. Ayetinde, (Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden ayırdedilinceye kadar yiyip için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın!) buyurulmuştur. Bu ipliklerin, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı olduklarını anlatmak için, daha sonra fecrin kelimesi nazil oldu. Gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı, iplik gibi birbirinden ayrılınca, oruca başlanır. Sabah namazının vakti girmeden önce yiyip içme kesilir.

Bir başka reformcu, (Bugün camilerde kılınan namazlar, peygamberin kıldığı namaza uymuyor) diyor. Namazın nasıl kılınacağını da bildirmiyor. Namaz kıldırmamak için her yola başvuruyor. Namaz kılmadığı, oruç tutmadığı, her çeşit günahı işlediği için, (Amelsiz iman makbul, fakat imansız amel makbul değildir.) diyor. Sözü doğru ise de, maksadı başkadır. (Namaz kılmasam da, her günahı işlesem de bana kâfir diyemezsiniz.) demek istiyor.

Yine aynı reformist kişi, (Kur'anı zamana ve mekana göre yeniden ictihadımla yorumlayıp "Çağdaş ilmihal" yazacağım.) diyor. Yani, ictihad adı altında dinde reform yapmak ve bütün sapık fikirlerini buraya koymak, böylece halkı zehirlemek istiyor.

Böyle reformcular için, (Bu kimselerin hiç iyi tarafı yok mudur?) denilmesi doğru değildir. Cenab-ı Hak, imansızların yol, köprü, cami, yaptırmak gibi hiç bir ameline sevap vermiyor, cehenneme atıyor. Böyle kimselerin ihanetlerini açıklamak, onları kötülemek olmaz. Böyle kötü din adamları, din, iman hırsızlarıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü ise, insanların en kötüsüdür.) (Bezzar)

(Yazıklar olsun kötü âlimlere ki, ilmi ticarete alet ederler. Devlet adamlarına yaklaşır, menfaat temin etmeye çalışırlar. Bunların yaptıkları ticaret, kesada (darlığa, kıtlığa) uğrasın!) (Hakim)

(Bir zaman gelir ki, âlimler fitne çıkarır, camiler ve hafızlar çoğalır, ama, (hakiki) âlim bulunmaz.) (Ebu Nuaym)

(Zebaniler, günahkâr hafızlara, puta tapanlardan daha önce azap yapar. Çünkü bilerek yapılan günah, bilmeyerek yapılandan daha kötüdür.) (Taberânî)

 

Bin yıl önceki mezhepler

Sual:  “Teknolojinin ilerlediği günümüzde yeni fen vasıtaları çıktı, devir değişti. Yeni olaylarla karşılaşıyoruz. İctihad kapısı açılıp yeni  ictihadlar yapılmalı, farzlar azaltılmalı, kolaylıklar getirilmeli, bin yıl önce kurulan mezhep devri kapanmalı, İslâm âlimlerinin bin yıl önce verdiği fetvalar bizi bağlamamalı, böylece geri kalmışlıktan kurtulmalıyız” diyenler türemeye başladı. Bunlara cevap verir misiniz?

CEVAP: Mecellenin Dürer-ül-hükkam şerhinde, (Zamanın değişmesi ile, örf ve adete dayanan hükümler değişebilir. Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez) deniyor.

İmam-ı Rabbanî hazretleri de buyurdu ki: (Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid'atler çıkarıyorlar. Bid'atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değildir. Kur'an-ı kerimde, mealen, (Bugün dininizi tamamladım, size din olarak İslâmiyeti verdim) buyuruluyor. Dini noksan sanıp, tamamlamaya (dinde reform yapmaya) çalışmak, bu ayete inanmamak olur.) (m.260)

İctihad kapısı, ehli olmadığı için kendiliğinden kapanmıştır. Kapalıya kapalı demek, kapatmak değildir. Kapatmaya yetkisi olanın açmaya da yetkisi olur. İctihad edip etmemekle, geri kalışımızın bir alakası yoktur. Milyonlarca insan ehil olup olmadığına bakmadan, kitap yazıyor, ictihad yapıyor. Madem ictihad yüzünden geri kaldık. Şimdi herkes ictihad yaptığı hâlde niçin ilerlemiyoruz?

Mason Abduh ve çömezi Reşit Rıza gibi gibi mezhepsizler, (mezhepler birleşsin) dediler, mezhepleri kaldırmaya çalıştılar. İngiliz casusu Hempher de aynı yolda hareket ederek Necdiliği kurdurmuştur. Aynı art niyetli kimseler, (Herkes ictihad etmeli) diyerek ehli olmayanların da ictihada yeltenmelerine sebep olmuşlardır. Hadis-i şerifte, (Her asır, bir öncekinden daha kötü olacaktır) buyuruldu. Bu bakımdan sonraki asırlarda birinci asırdaki gibi büyük âlimler yetişmedi.

Bugün mutlak müctehide ihtiyaç da yoktur. Çünkü Allahü teâlâ ve onun Resulü Muhammed (as), kıyamete kadar, hayat şekillerinde ve fen vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şamil olan hükümlerin hepsini bildirdi. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladı. Sonra gelen âlimler, bu hükümlerin, yeni olaylara nasıl tatbik edileceğini tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirdi. Müceddid denilen bu âlimler kıyamete kadar mevcuttur.

İctihad kapısı açık diye herkes destursuz girerse, birbirine zıt gibi görünen ayet ve hadisleri görünce ne yapacaktır? Ayete ve hadise şüphe ile bakabilir. Dünya işlerinde bile ehli olmayan kimse, yaptığı işi başaramaz. Mesela, (Ehliyeti olan şoför olmalı) diyene, (Herkes araba kullansın) demek doğru olur mu? (Herkes ameliyatı yapmalı) demek ne kadar saçmalıktır. (Herkes Kur’an meali ve hadis   okuyup hüküm çıkarmalı) demek daha tehlikelidir. Araba kullanmasını bilmeyen, bir kaza yapabilir ve canından olabilir. Fakat Kur'anı ve hadisi anlamayan kimse, bunlarla amel edeceğim derken dininden olur. Her işi ehline bırakmak kadar tabii ne olabilir? Biz, (İş ehline verilmeli) diyoruz. Mezhepsiz ise, (Herkes meal ve hadis okumalı, anladığı gibi amel etmeli) diyor. (Halbuki kendileri de dünya işlerinde işin ehline gitmektedirler. Siz hiç mide rahatsızlığı olanın notere gittiğini gördünüz mü? Notere gitmesi gerekenin baytara gittiğini duydunuz mu? Kendi kendini ameliyat eden oluyor mu? Ama iş dini hususlara gelince, (işin ehline verilmesi, işin ehline gidilmesi) gerçeğinden ayrılıp, herkes işini kendi yapsın deniyor. Herkes meal ve hadis okumalı, anladığı gibi amel etmeli deniyor. Bu koyu bir cehalet değilse, çok büyük hainliktir.) Bu, ilme düşmanlıktır. Herkesin âlim olmasını, müctehid olmasını istemek, akla da, ilme de aykırıdır. Müctehid olmanın birçok şartları vardır. Bunlardan biri de ilahi mevhibeye sahip olmak yani evliya olması da gerekir. Fakat her evliya da müctehid değildir. İctihad, ayağa düşürülmemelidir.

Nasıl inanıyoruz?

Sual: Sizin yazılarınızdan anladım ki, mezhepsizlerin kitaplarını okuya okuya neye ve nasıl inanacağımı da karıştırmışım. Bu yüzden, imanımın doğru ve sahih olması için gerekli şartları bildirir misiniz?

CEVAP: Bid'at ehlinin amelleri boşa gider. Onun için bid’at karışmamış bir itikada sahip olmak gerekir. Doğru iman, Allaha, meleklerine, gönderdiği mukaddes kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allaht’an olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. İmanın sahih olması için gerekli şartlardan bazıları şunlardır:

1- İmanda sabit olmak.

2- Allahın azabından korkup, rahmetinden ümit kesmemek. 

3- Can boğaza gelmeden iman etmek.

4- Güneş batıdan doğmadan önce iman etmek.

5- Gaibi yalnız Allahü teâlâ bildiğine ve Allahın bildirdiği peygamber veya evliyanın da bilebilieceğine inanmak.

6- küfrü gerektiren söz ve işten kaçmak.

7- Dini bir hükümde şüphe etmemek: Mesela namaz farz mı, kumar haram mı diye tereddüt etmemek.

8- İtikadını İslâm dininden almak: Tarihçilerin, felsefecilerin değil, Muhammed (as)ın bildirdiği şekilde iman etmek gerekir. 

9- Sevgi ve buğzu yalnız Allah için olmak.

Doğru imanı açıklayan alimler bildiriyor ki: Bir müslüman şu şekilde imana sahip olmak lazımdır:

Kuran-ı kerimin Kelam-ı İlâhî olup mahluk (yaratık) olmadığına inanmak. Kendi imanından şüphe etmemek. Eshab-ı kiramın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek. Cennetten Allahü teâlânın görüleceğine inanmak. İslam diyarında açıkça günah işlediği bilinmeyen her imamın arkasında namaz kılmak. Namaz kılan Müslümana işlediği günahlardan dolayı kâfir dememek. İbadetler, imandan parça değildir. Yani ibâdet etmeyen ve günah işleyen mümine kâfir denmez. Allahü teâlâ, küçük günaha azab edebilir, büyük günahları affedebilir. Mest üzerine mesh caizdir.  İman artıp eksilmez. (Parlaklığı, kuvveti artıp eksilir.)

Miracın ruh ve bedenle birlikte olduğuna inanmak. Miracın Mescid-i aksaya kadar olan kısmını inkar eden kâfir olur. Bundan sonrasına inanmayan ise, bid'at ehli, sapık olur. Tasavvufu inkâr etmemek.  Mucize ve keramet haktır.

Bugün için dört hak mezhepten birine uymak, mezhepsiz olmamak.

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömerin halifeliklerine ve üstünlüklerinin halifelik sırasına göre olduğuna inanmak. Kabir ziyareti caizdir. Kabirde yatan enbiyadan ve evliyadan yardım istemek caizdir. Okunan Kur'an-ı kerimin ve verilen sadakanın sevabını ölülere göndermenin caiz olduğuna, bu sevapların ve duâların ölülere vasıl olarak, azaplarının azalmasına sebep olacağına inanmak. Kabir suâli haktır. Kabir azabı ruh ve bedene olacaktır. Sırat köprüsü vardır. Şefaata, hesaba ve mizana inanmak. Öldürülenin kendi eceli ile öldüğüne inanmak. Herkes kendi rızkını yer, kimse kimsenin rızkını yiyemez. Allahü teâlâ, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır. Cennet ve cehennem şu anda vardır. Günahkâr müminler, cehennemde sonsuz kalmaz, kâfirler sonsuz kalır. Aşere-i mübeşşereye inanmak. Eshab-ı kiramın tamamının cennetlik olduğuna inanmak. Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hz. Mehdi’nin geleceğine, Hz. İsa’nın gökten ineceğine ve diğer bildirilenlere inanmak.

Bunlardan birine bile inanmamak tehlikelidir.