YALNIZ
GEZEGEN
Yard.
Doç Dr. İbrahim ÖZDEMİR
Yard.
Doç. Dr. İbrahim ÖZDEMİR
1960 yılında İslahiyede doğdu. Lisansını Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı (1985). 1987-1992
yıllarında Başbakanlık Devlet Arşivlerinde uzman olarak çalıştı. 1992
yılında İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi
olarak göreve başladı. Yüksek Lisansını ODTÜ, Felsefe Bölümünde Some Aspects of Ibn Miskawayhs Moral
Philosophy konulu teziyle 1989de, doktorasını ise yine ODTÜde The Ethical Dimension of Human Attitude
Towards Nature konulu teziyle 1996 yılında tamamladı.
Yazar özellikle Çevre Felsefesi
ve İslâmın Çevre Anlayışı konularında olmak üzere yerli ve yabancı birçok
bilimsel konferansa katıldı. Hartford İlahiyat Fakültesine (ABD) misafir öğretim
üyesi olarak davet edildi ve kendi konusunda 6 ay müddetle dersler verdi.
(2000)
Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde
öğretim üyesi olarak görevine devam eden yazarın bazı yayınları
şunlardır:
The Ethical Dimension of Human Attitude Towards
Nature, Çevre Bakanlığı Yayınları,
Ankara, 1997.
Çevre ve Din,
Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997.
Çevre Sorunları ve İslâm, DİB Yay, Ankara, 1995. (Münir Yükselmiş'le
beraber). 2. Baskı, Şubat 1998.
Mevlâna Celaleddin-i Ruminin Kişilik Çözümlemesi: Aşkta
ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş, Reza
Arasteh. (Bekir Demirkol ile birlikte), Kitabiyat, Ankara, 2000.
(çeviri)
Bu kitap YALNIZ GEZEGENi
düşünen, onu anlamaya çalışan ve sorunlarını kendine dert edinenlere ithaf
edilmiştir.
İÇİNDEKİLER
Çevreyi Korumada Çevre Ahlâkının Önemi 21
II. Çevre Sorunlarının
Nedeni Olarak Modernitenin Eleştirisi 23
III. Çevre Ahlâkının
Ortaya Çıkışı 32
IV. Kendimize Ait Bir
Çevre Ahlâkına Doğru 42
Çevre Sorunlarının İnsan-Merkezli
Karakteri 59
1.İnsan-Merkezcilik
Nedir?. 67
2. İnsan-Merkezciliğin
Dinî Kaynağı. 68
3. İnsan-Merkezciliğin
Felsefî Kaynakları. 71
4. Sosyal Çevrenin
Temizliği 100
5. Ağaçların, Ormanların
ve Yeşil Alanların Korunması 101
5.2. Hadis-i Şeriflerde
Ağaç ve Yeşil Alanlar 104
6.1. Kurânda
Hayvanlar.. 108
6.2. Hadis-i Şeriflerde
Hayvanlar.. 110
7. İslâm Tarihinden Bazı
Örnekler.. 113
8. Dünyanın Kaynaklarını
İsraf Etmemek 116
Osmanlı'da İnsan ve Çevre Anlayışı 123
İnsanla İlgili Değer ve
Davranışlar.. 124
Osmanlılarda Çevre
Anlayışı 127
Türkiyede Çevre Sorunları ve Bilincinin
Dünü-Bugünü 137
Hava Kirliliği ve Asit
Yağmurları 145
Toprak Kirlenmesi ve
Erozyon.. 149
Ozon Tabakasının
İncelmesi 151
Türkiyede Çevre Bilinci ve Mevzuatının
Gelişimi 157
Osmanlı Toplumunda Çevre
Bilinci 157
Cumhuriyet Döneminde
Çevre.. 165
Çevreci Sivil Toplum
Örgütleri. 174
Çevrenin Dini ve Kültürel
Boyutunun Keşfi 178
Tabiata Farklı Bir Gözle Bakabilmek 191
Sürdürülebilir Kalkınma Ahlâkı 205
Dünyanın Korunması ve
Kalkınmasında Ahlâka Gösterilen ilgideki Artış. 207
Time'ın M. Gorbaçov'la
Yaptığı Söyleşi 226
YALNIZ GEZEGEN bizim
gezegenimiz. Havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, yetiştirdikleri ile
beslendiğimiz dünyamız ve evimiz. Ancak son zamanlara kadar onu hakkıyla
tanıyamadık ve kadrini bilemedik. Onu cansız, almasız, ruhsuz bir madde
yığını sandık. Onun da canlı olduğunu, geliştiğini ve tıpkı bizler gibi
olumsuzluklardan etkilendiğini yeni yeni öğrendik. Bencil insanoğlu geç fark
etti gezegenimizin yalnızlığını. Ancak bir şeyler yapmak, gezegenimizi ve
bizleri tehdit eden sorunların üstesinden gelmek için henüz geç mış sayılmayız.
YALNIZ GEZEGENi düşünmek hepimizin görevi, hem de en önemli görevi
olmalı. Zira geleceğimiz ve gelecek nesillerimiz onun sağlıklı olmasına bağlı.
Elinizdeki kitap YALNIZ GEZEGENi düşünme, onun
aşkın anlamını ve kutsal boyutunu keşfetme; onu tehdit eden sorunları
anlama çabalarının sonucu olan yazılardan oluşuyor. Bu yazılar çevre, çevre
felsefesi, çevre ahlâkı, çevre-din ilişkisi, İslâmın çevre anlayışı vb
konularında odaklaşıyor. Yazıların bir kısmı daha önce çeşitli dergilerde
yayınlanmış, bir kısmı ise bilimsel toplantılara tebliğ olarak sunulmuştur.
Bunları bir araya getirme ve kitap olarak yayınlama konusunda dostların
teşviki olmasaydı, bu yazılar şurada-burada yalnız yetimler gibi durmayı
sürdüreceklerdi.
Yazılar farklı
bağlamlarda yazıldığından, birbirinden bağımsız. Okuyucu istediği yazıdan
başlayabilir. Yazılarda tekrarların meydana gelmesi bir kusur olarak
görülebilir. Bu da kitabın farklı zeminlerde ve bağlamlarda yazılmış yazılardan
meydana gelmesinden kaynaklanıyor. Hoş karşılanmasını ümit ederim.
Son yıllarda çevre
sorunları, çevre felsefesi, sürdürülebilir kalkınma, dünyamızın geleceği ile
ilgili yayımlanan kitapların sayısındaki artış yeterli düzeyde olmasa da
sevindiricidir. Tüm bu yayınların güçlenen çevre bilincinde elbetteki büyük
katkısı var. Elinizdeki kitap bu tartışmalara mütevazı bir katkıda bulunur ve
çevreye farklı bakma, kâinatın mütevazı bir üyesi olarak YALNIZ GEZEGENe
karşı sorumluluklarımızı hatırlamaya vesile olursa amacına ulaşmış
olacaktır.
Bu yazıların kitap olarak
huzurunuza gelmesinde emeği geçen tüm dostlara teşekkür etmeyi edası gereken bir
görev olarak görüyorum.
Çayyolu / Ankara
Çevre-ahlâk ilişkisi ve
bu bağlamda ifade edilen çevre ahlâkı yeni bir konu
olup, ahlâk felsefesinin bir alt dalı olarak ele alınmaktadır. Dünya
çapındaki çevre sorunlarının ortaya
çıkması ve insanın bunların üstesinden gelme çabaları çerçevesinde ortaya
çıktığı söylenebilir. Bu bakımdan, kendisinden önce ortaya çıkan tıp
ahlâkı, iş ahlâkı vb. pratik ahlâk
kuramlarına benzemekle beraber, konuyla ilgili tartışmaların tarihi
oldukça yenidir. Felsefecilerin konuyla ilgilenmesi ve çevre -ahlâk ilişkisiyle ilgili
tartışmalara katılmaları; konuyu felsefî ve eleştirel olarak ele almaları
ise daha da yenidir. Ömer Naci Soykanın tespitiyle felsefe
ve felsefeciler
çevre sorunlarıyla
ilgilenmekte gecikmiştir.[1]
Her zaman bilimin önünde giden felsefe, her nedense bu sefer onun
arkasında kalmıştır.
Bunda biraz da baskın
bilim anlayışı ve teknolojiye olan sarsılmaz inancın da rolü olduğunu
düşünüyorum. Zira çevre sorunlarının ilk ortaya
çıkışı II. Dünya Savaşından sonraya rastlar. Ancak ilk çevreci hareketler 60lı
yıllarda başlamakla beraber, esas yoğunluk ve büyük gösteriler 70li yıllarda
ortaya çıktı. Ancak bütün bu çevreci hareketlerin ve protestoların
niteliğine bakıldığında olayın Ahlâkî boyutundan çok, teknoloji ve aşırı
sanayileşme sorunu olarak ele alındığı görülür. Bu nedenle alınacak bazı
yasal ve teknolojik önlemlerin veya daha az teknolojilerin uygulanmasıyla
sorunun çözüleceği sanılıyordu.[2]
Çevreci hareketlerin aynı dönemde siyasallaşmasının ve güçlenmelerinin de
yine bununla ilgisi olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak 80li yıllarda
çevre sorunları olarak
adlandırılan ve sadece doğal dengeyi değil, gerekli önlemler alınmadığı
takdirde başta insanın bizzat kendi hayatı olmak üzere, tüm yaşamı tehdit
ettiği ileri sürülen ekosistemdek i bazı sorunların
daha derin boyutları üzerinde durulmaya başlandı. Yeni bir ahlâk felsefesi
geliştirmeye çalışan filozoflara göre çevre sorunlarının
kaynağını çevreye yönelik davranışlarımızı yönlendiren, evrene,
insana, insanın evrendeki yerine, yaşamın anlamına ilişkin temel felsefî
inançlarımız oluşturuyordu.[3]
Böylece ilk defa insan-doğa ilişkileri, insanın doğaya karşı tutum ve
davranışlarının Ahlâkî boyutu vurgulanmaya başlandı. İnsan-doğa
ilişkilerinin boyutları anlaşılmadan, bu boyutun mevcut sorunların ortaya
çıkmasındaki etkileri tartışılmadan ortaya atılacak çözümlerin pek tutarlı
ve yararlı olamayacağı açıktır. Hatta daha çok bilim ve daha çok
teknolojilerin ekonomik olarak da ek yükler getirdiği ileri sürülerek,
zaten sınırlı kaynakları olan dünyamızın geleceği açısından konuyla
ilgili Ahlâkî boyutun vurgulanmasının daha pratik ve makul olduğu görülmektedir.
Schumacherin konuyla ilgili
şu tespitleri aynı zamanda Ahlâkî boyuta da işaret ettiği için
önemlidir:
Çevre kirlenmesine karşı savaşmak, doğanın yaratıklarını korumak,
yeni enerji kaynakları bulmak ve barış içinde yaşamayı sağlayacak daha
iyi işleyen anlaşmalara varmak amacıyla, daha çok kaynak seferber
etmekle çağdaş dünyanın yıkıcı güçlerini denetim altına
alabileceğimizi sanıyorsak, hakikatlerden kaçıyoruz demektir. Gerçi
servet, eğitim, bilimsel araştırma ve daha birçok kaynak uygarlığa
gereklidir; ama bugün en çok gerekli olan bu araçların hizmet edeceği
amaçların yeniden bir gözden geçirilmesi ve değiştirilmesidir.[4]
Başka bir ifade ile,
insanın sahip olduğu dünya görüşü ve değer yargılarının
çevresiyle olan ilişkilerinde temel belirleyici olduğunu vurgularsak,[5]
bu görüşler araştırılmadan, tartışılmadan ve eleştirilmeden
insanların görüş ve tavırlarını değiştirmenin mümkün olmadığı
söylenebilir.
Çevre sorunlarının
sadece teknolojik
önlemler ve yasal düzenlemelerle çözülemeyeceğinin anlaşılması üzerine,
sorunun Ahlâkî boyutunun önemi her kesimce kabul edilmeye başlanmıştır.
Konuyla ilgili yayımlanan bir raporda ortada Ahlâkî seçim yapma sorunu
vardır; ne kadar hesap yapılırsa yapılsın, tek başına yanıtları
bulmaya yetmez... Dünyanın dört bir yanındaki genç insanların
alışılagelmiş değerlerin geçerliliğini sormakta olmaları sanayi
uygarlığından duyulan yaygın rahatsızlığın bir belirtisidir
demektedir.[6]
Bunun diğer bir örneği ise, BMin önerisiyle hazırlanan Ortak Geleceğimiz
adlı kitabın başında komisyon başkanı Gro Harlem Brundlandın bütüncül yeni bir
ahlâk için insanlığa çağrıda bulunmasıdır.[7]
Bu ve benzeri çağrılarla
çevre sorunlarının Ahlâkî
boyutu tartışılmaya başlanmıştır. Aslında daha önceleri Leopold ve Schweitzer
doğaya karşı daha saygılı
yeni ahlâk anlayışları ileri sürmelerine rağmen, gereken ilgiyi
görememişlerdi. Ancak çevre sorunlarıyla
beraber doğayla ilgili tutum ve davranışlarımız, bunları motive eden
dünya görüşümüz ve temel değer yargılarımızla olan ilişkisi kabul edilmeye
başlandı. Bunun sonucu olarak hem bilimsel modern dünya görüşü, hem de geleneksel
görüşler tartışılmaya ve eleştirilmeye başlandı. Çevre ahlâkı tartışmalarının hem
pozitivist bilim anlayışının eleştirildiği ve eski itibarını
yitirdiği, hem de post-modern durum denen, diğer kültür ve geleneklere daha
hoşgörülü baktığını iddia eden bir zamana rastlaması, rastlantı veya
tesadüf değildir. Çevre-ahlâk ilişkisiyle ilgili literatürün büyük çoğunluğunun
son onlu yıllarda[8]
olmasının nedeninin de bu bağlamda düşünülmesi gerekir.
Kısaca, çevre sorunlarının dünya
çapında bir bunalım hâline gelmesi ve insanlığın geleceği için bir tehdit
oluşturması üzerine, sorunun tüm boyutları vurgulanmaya başlanmıştır.
Bu bağlamda insan-doğa ilişkilerinin meşruiyyet zemini
ve tarihi boyutu; insan-doğa ilişkilerinin arkasındaki dünya görüşü
/görüşleri tartışılmaya
başlanmıştır. Geleneksel ahlâk kuramlarında,
çevre gereken ilgiyi görmezken
veya Ahlâkî bakımdan nötr bir durumda iken, yeni ahlâk tartışmalarında
çevre ahlâkı ahlâk
felsefesinin bir alt dalı olarak yerini almaya başlamıştır. Ancak öncelikle
çevre-ahlâk kavramlarıyla
ilgili bir iki noktaya işaret etmek, daha sonra da çevre ahlâkıyla neyin
anlaşıldığını vurgulamak istiyoruz.
Gerek çevre ve gerekse çevre ahlâkı tartışmalarının
henüz yeni olduğu ifade edilmişti. Her yeni alan için olduğu gibi bu alanda
da bir kavram kargaşasının olması normaldir. Konuyla ilgili tartışma ve
araştırmalar arttıkça, hâliyle bu kavramlar da yerine oturacaktır. Bununla
beraber çevre ve çevre ahlâkıyla neyin
anlaşıldığına işaret etmek yararlı olacaktır.
Çevre derken, daha çok,
ekoloji biliminin de etkisiyle
sadece doğal ve fizikî çevre anlaşılmaktadır. Bu
tanım doğru olmakla beraber, bir felsefe öğrencisi için en azından
eksiktir. Zira insanlık tarihine bakıldığında, insanın etkilediği ve
etkilendiği, değiştirdiği ve kendisinin de durumunda değişme meydana
geldiği çevre(ler) sadece doğal
çevreyle sınırlandırılamayacak kadar çeşitlilik göstermektedir. Bundan
dolayı çevre kelimesi bugün çok geniş
bir yelpazede kullanılmaktadır. Bunda çevre sorunlarının sergilediği
karmaşık yapı ve bu sorunların oluşmasında birden fazla ve yine karmaşık
nedenlerin olmasının etkisi olabilir.
Bundan hareketle Ahmet İnam, çevre kavramının daha iyi
anlaşılmasının, insan-toplum ve insan doğa ilişkilerinin daha bütüncül bir
kavrayışı için şart olduğunu vurgulayarak 4095 çeşit çevreden bahsetmektedir.[9]
Ayrıca insanlığın karşı karşıya bulunduğu bozulma ve bunalımın sadece doğal
çevreyle sınırlandırılmasının doğru olmadığını da vurgulamaktadır.
Buna göre insanın diğer çevreleriyle de sorunları, hem de çok ciddî sorunları
bulunmaktadır. Bununla beraber, burada İnamın dış ve iç çevre diye kavramlaştırdığı
ayrım üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Buna göre dış çevre: Toplumsal
çevre, Politik çevre, Ekonomik çevre Doğal çevreden
oluşmaktadır.
İç çevre ise: Düşünme-düşünce
çevresi, Bilgi çevresi, Duygu çevresi, Anlam çevresi, Sanat çevresinden
oluşmaktadır.
Ayrıca bu iki çevre
arasında köprü görevi
gören; Teknik-teknolojik çevre, Ahlâk, ve tarih çevreleri
bulunmaktadır.
İnam, çevre sorunları yalnızca
doğal çevre sorunu değil
derken, aslında çevre bunalımının
derinlerdeki köklerine işaret ederek soruyor:
Doğal
çevrenin kirlenmesi, toplumsal ve politik çevremizin yanlış
işlemesinden, anlam çevresinin yozlaşmasından değil mi? (....) Büyük
çevreyi oluşturan küçük çevreler teker teker yozlaşmış, bunlar arasındaki
ilişkide uyum yok. Çevre sorunu bu işte.
İşte, ahlâkın çevreyle
ilgili tartışmalara girmesi ve çevre ahlâkının yeni bir dal
olarak ortaya çıkması insan-doğa arasındaki uyumu yeniden kurmaktan
başka bir şey değildir.
Ülkemizde çevre konusuna felsefî bir
açıdan eğilen ve aslında felsefecilerin konuyu ihmal ettiklerini ifade eden
diğer bir filozofumuz ise Ömer Naci Soykandır. Soykan da çevrenin sadece
ekolojinin bize tanımladığı şekliyle algılanmasını eksik bulur. Bu bağlamda
kullanılan ekosophie (çevre bilgeliği) kavramı yerine
kosmosophie (evren ya da dünya bilgeliği) kavramını teklif eder.[10]
Soykana göre ekoloji terimini ilk defa kullanan Haeckel bunu evbilimi anlamında
ve daha çok hayvan ve bitkilerin birbiriyle ve içinde yaşadıkları çevreyle
olan ilişkilerini anlatmak için kullanmıştır. Soykanın bu kavrama itirazı, onun
hayvan ve insanla ilgili yaptığı temel bir kavramlaştırmadan kaynaklanmaktadır.
Ona göre, hayvan çevresine uyum sağlayan bir varlık iken, insan çevresini
değiştirerek, onu kendisine uydurur. Ancak insanın çevreyi kendisine -kendi
dünya görüşüne- (vurgu benim) uydurması bugünkü çevre sorunlarına neden
olmuştur. İnsan hayvan arasındaki farkı vurguladıktan ve böylece bu farkın
pek vurgulanmadığını da ima ettikten sonra Soykan şöyle der: İnsan
dışında hiçbir canlı doğal dengeleri bozamaz.[11]
Görüldüğü gibi
çevre sorunları söz
konusu olduğunda bunu sadece doğal ve fizikî çevreyle sınırlandırmak,
sorunların gerek tam olarak anlaşılması ve kavranması ve gerekse sorunun
insanî boyutunun vurgulanması açısından eksik olacaktır. Böyle olmakla
beraber, çevre sorunları söz konusu
olduğunda, ilk elden doğal ve fizikî çevre anlaşılmaktadır. Ayrıca
çevre ahlâkının temel
sorunlarının başında insanın kendi dışındaki varlıklara karşı olan
sorumlulukları geldiğinden, bu çalışmada biz de çevre derken, öncelikle
insanın içinde yaşadığı, etkilediği ve etkilendiği doğal çevreyi
vurguluyoruz. Bununla beraber konunun karmaşık yapısının da unutulmaması
gerektiğini ifade etmek istiyoruz.
Çevre ahlâkı kavramıyla ilgili olarak
üzerinde ittifak edilmiş bir tanım yoktur. Ancak çevre sorunları çerçevesinde
insan-doğa ilişkilerini Ahlâkî bir bağlamda açıklama girişimiyle beraber
ortaya atılmış bir çok tanım vardır. Hepsinin ortak niteliği ise, çevre -insan ilişkilerinin
şimdiye kadar pek öne çıkmayan veya doğa aleyhine ortaya çıkan Ahlâkî
yönünün vurgulanması; insanın doğal çevreye ve diğer varlıklara karşı
Ahlâkî sorumluluk duygusuyla yaklaşmasıdır. Aslında sorunla ilgili
güçlüklerin temelinde, geleneksel ahlâk kuramlarında insan dışındaki
varlıkların Ahlâkî bir nesne olarak ele alınmaması yatmaktadır.[12]
Ahlâkın gelişimine baktığımızda bunu açıkça görmek
mümkündür. Zira geleneksel ahlâk kuramlarında temel
sorun:
insan-insan,
insan-toplum
ilişkileridir.
Bu ilişkilerin insanın
mutluluğunu (egoist) veya toplumun mutluluğunu (faydacı) sağlayacak şekilde
temellendirildiği görülmektedir.[13]
Bunun istisnası ise deontolojik ahlâk kuramlarıdır. Bu
kuramlarda insanın doğa ve doğadaki varlıklara karşı sorumluluğundan
bahsedilmemekte veya herhangi bir sorumluluğu olmadığı, doğayı ve
doğadaki varlıkları istediği gibi kullanabileceği ve mutluluğunu arttırmak
için bunlardan yararlanabileceği vurgulanmaktadır.
Bu açıdan ahlâkın bir
bilim olarak ilk defa ortaya çıktığı kabul edilen antik Yunana bakıldığında
durum şöyledir: Aristoya göre hayvanların
değeri, sadece insanın menfaatlerine hizmet etmektir.[14]
Aristonun bu tanımı çok önemlidir. Zira onun insan ve hayvanların moral
statüsüyle ilgili bu görüşleri kendisinden öncekilerle aynı doğrultuda
olduğu gibi, kendinden sonraki dönemler için de belirleyici ve çok etkili
olmuştur. Aristocu bilim iki bin yıl kadar bilim dünyasında etkili olmuştur.
Onun siyasî etkileri de hakeza. Örneğin, Aristonun daha aşağıdaki
insanların, üsttekilere hizmet etmeyle (kölelik) ilgili fikirlerini bugün kabul
etmezken, insanlar dışındaki varlıklara karşı fikirlerini hâlâ paylaşmaya
devam ediyoruz.[15]
Stoacılar bile, diğer
fikirlerinde Plato ve Aristoya muhalefet ederken, hayvanların Ahlâkî
alanın dışında bırakılmasında onlardan daha kararlı görünmektediler.[16]
Klâsik Yunanda hayvanlara karşı daha merhametli
davranan ve onları Ahlâkî alanın içine alan iki düşünür Epikür ve Plutachtır. Bunlara göre
hayvanlar bizim gibi akıl sahibi olmasalar da, kendilerine ait bir dünyaları
vardır. Bu nedenle sadece bizim çıkarımız ve kullanmamız için
yaratılmamışlardır. Özellikle Plutach hiç et yemez ve hayvanlara karşı da çok iyi
davranırdı.[17]
Ancak batı dünyasında
hâlâ hakim olan anlayış bilindiği gibi Platon ve Aristo çizgisinin görüşleridir.
Epikürcü ekolün görüşleri ancak 19. yüzyılda tekrar taraftar bulurken, insanı en
üstün varlık olarak gören ve Ahlâkî olanı ona münhasır kılan, insan dışında
kalan her şeyin sadece insanın çıkarı için olduğu, başka bir değeri olmadığını
ileri süren görüş klâsik çağdan sonrada batı düşünce geleneğinde hakim tek
görüş olmuştur. Hristiyanlık, insanın Tanrının bizzat
kendi imgesinden yaratıldığını vurgulayarak, ahlâkın temel hedefinin
insan olduğunu, başka bir şey olmadığı görüşünü iyice pekiştirmiştir.[18]
Kısaca gerek klâsik Yunan ve gerekse Hristiyan anlayışının temel
varsayımı insan doğa ilişkisinin, insanın doğaya hakim olması ve onu
kendine boyun eğdirmesidir.[19]
Geleneksel ahlâkın bu niteliği bugün bü[20]tün
çevre filozofları
tarafından vurgulanmakta ve eleştirilmektedir. Ancak buna ilk defa dikkat çeken,
ahlâkın gelişmeci niteliğini vurgulayarak artık yeni bir adım atarak
insan-doğa arasındaki ilişkileri de Ahlâkî bir boyuta oturtmanın gerektiğini ilk
söyleyenlerden biri Aldo Leopolddur. Leopolda göre ahlâkın gelişimi şu
sırayı takip etmiştir: Ahlâk öncelikle insanlar
arasındaki ilişkileri konu edinmiştir. Daha sonra ise, insan ve toplum
arasındaki ilişkileri temellendirmiş.
Son adım ise, Leopoldın
land ethic dediği, toprağı,
havayı, suyu, bitkileri ve hayvanları ahlâkın sınırları içine
almasıdır. Yani insan-doğa ilişkilerini yeni bir Ahlâkî temele
oturtmaktır[21]
Böylece ahlâkın
insan-doğa ilişkilerinde, doğanın fethedilmesi ve ele geçirilmesiyle ilgili
sağladığı meşrulaştırma, yerini doğa ve doğadaki her şeyle beraber yaşama ve
onların yaşamına saygı gibi yeni bir ahlâkî görüşe bırakmaktadır. Aslında
geleneksel ahlâk kuramlarının temel niteliklerine baktığımızda Leopoldun
eleştirilerinde haksız olmadığı görülür. Geleneksel ahlâkın özellikleri şöyle
özetlenebilir:
İnsan dışındaki
varlıklarla ilgili eylemlerimiz, Ahlâkî bakımdan bir öneme sahip değildir
(bu eylemlerimizden dolayı sorumlu tutulamayız.)
Ahlâkî bakımdan önemli
olan doğrudan insanın-insanla veya bizzat insanın kendisiyle ilgili eylemleriyle
ilgilidir. Bundan dolayı tüm geleneksel ahlâk teorileri
insan-merkezlidir (antropocentric).
Doğayla ilişkilerinde
sadece insan ve onun temel durumu esas olarak alınmakta ve techneyi yeniden şekillendiren
özne olarak ele alınmamaktadır.
İyi ve kötüyle ilgili
eylemler sadece eyleme yakın alanla ilgili olup, gelecek durumlarla ilgili
değildir. Eylemin amaçları zaman ve mekânla sınırlandırılmaktadır. Eylemin
etki alanı dar ve küçük, zamanı ise görülebilen zaman dilimi ve ulaşılan amaç
olmakta, sorumluluk alanı da dardır.[22]
Bütün bunların bir sonucu
olarak ahlâk şimdi ve burada olan durumlar için ve insan-merkezli olarak
anlaşılmıştır. Görüldüğü gibi, insan dışındaki varlıklar ve gelecek nesillere
karşı sorumlu olup olmadığı (eylemlerimizin şu anda olmasa bile ekosistemi
tahrip edici etkileri) gibi konular geleneksel ahlâk kuramları için bir sorun
oluşturmamaktadır. Geleneksel ahlâk kuramlarının birbiriyle
bağımlı şu ortak noktaları içerdikleri unutulmamalıdır:
İnsanın kendi doğası ve
şeylerin doğası tarafından belirlenen durumu bir seferde ve her zaman için
aynı kalacak biçimde verilmiştir;
Bu temel üzerinde insan
için iyi olan belirlenebilir;
İnsan eylemlerinin
sınırının ve bunun sonucunda meydana gelen sorumluluğunun dar bir çerçeve
ile sınırlandırılması.[23]
Ancak bu varsayımlar,
eylemlerimiz söz konusu olduğunda, daha önce de işaret edildiği gibi,
eylemlerimizin doğasını ve içerdiği sonuçları yansıtmamaktadır. Jonasın
ifadesiyle:
belli güçlerimizin gelişmesiyle,
insan eyleminin doğası da değişmiştir. Ahlâk insan eylemiyle ilgilendiğinden, insan eylemlerinin
doğasındaki bu gelişme, ahlâkta da bir değişmeyi gerekli kılar.[24]
Bütün yukarıda işaret
edilen hususlardan dolayı, insan eylemlerinin değişen doğasını da göz önüne alan
yeni bir ahlâk anlayışına ihtiyaç olduğu söylenmektedir. Bu ahlâkın temel
niteliği olarak da, artık insan dışındaki tüm varlıklara karşı insanın daha
duyarlı davranması ve onları istediği gibi kullanamaması, doğal dengeyi bozacak
her türlü eylemden ahlâkî bir duyarlılıkla vazgeçmesi olarak vurgulanmıştır.
Bununla beraber, eğer
çevre ahlâkından
bahsedilecekse[25],
bunun klâsik ahlâktan farkı ne olacaktır? Bütün bu ve benzeri sorular çevre
ahlâkı tartışmalarının
odak noktasını oluşturuyor. Bununla beraber çevre ahlâkının tam bir tanımı
da yapılamamaktadır. Ancak bu konuda iki görüş üzerinde duracağız: Birincisi,
özellikle Frenkane tarafından savunulan
görüştür. Buna göre, yeni bir çevre ahlâkı icad etmeye
gerek yoktur. Geleneksel ahlâk anlayışlarımızı
gözden geçirir ve onların gerektirdiği şekilde yaşamımızı
düzenlersek, çevre koruma için yeni bir
ahlâk icad etmeye gerek kalmayacaktır. Ahlâkî görüşlerimizi yeniden düşünür
ve toplum için en büyük faydayı (gelecek nesilleri de düşünerek)
hedeflersek, insanın dışındaki varlıklara karşı daha korumacı bir tavır
geliştirebiliriz.[26]
Bununla beraber, birçok
yazar insan-merkezci olmayan yeni bir çevre ahlâkından
bahsetmekte ve bunun temel niteliklerini de şöyle
sıralamaktadırlar:
Çevre ahlâkı insanın dışında da
varlıklar olduğunu ve bunların insan için sağladığı çıkar ve menfaatler söz
konusu olmadan, sadece ekosistemde birer varlık oldukları için Ahlâkî
bakımdan önemli olduklarını kabul etmelidir.
Bu kabul etme bilinçli
varlıkların yanında bazı bilinci olmayan varlıkların da Ahlâkî bakımdan
önemli olduklarını içermelidir.[27]
Ancak B. Callicot tun çevre ahlâkıyla ilgili ileri
sürdükleri ise şöyle:
İnsan-merkezci olmayan bir değer
kuramı geliştirmelidir.
Yabancıl ve evcil organizma ve
türler için, insanlar söz konusu olmadan özsel değer (intrinsic value)
sağlamalıdır.
Kavramsal olarak modern evrimci ve
ekolojik biyoloji ile uyum içinde olmalıdır.
Yine şu andaki ekosistem, onu
meydana getiren parçalar, onu tamamlayan türler için özsel değer
sağlamalıdır.[28]
Çevre ahlâkçılarının
vurguladıklarından anlaşıldığı gibi, çevre ahlâkını temellendirmede
esas rolü çevrebilim oynamaktadır. Tabiî bu da beraberinde birçok sorunu
getirmektedir. Burada bunun üzerinde durmaktan ziyade, başka bir
noktaya dikkat çekmek daha yararlı olacaktır. Bu da, çevre ahlâkını çevre bilimi üzerine bina
etmekten çok, insan eylemlerinin değişen niteliklerine bakmak ve Ahlâkî
sorumluluğu bu açıdan yeniden tanımlamaktır. Ancak bu eylemlerin
gerçek boyutu ve etkilerini anlamada çevrebilim yine de bize yardımcı
olabilir.
Eylemlerimize
baktığımızda bu hem geleneksel ahlâk anlayışını anlamamızı ve hem de onu
tamamlayan veya geliştiren alternatif kuramları geliştirmemizde bize
yardımcı olabilir.[29]
Jonas, daha önce de işaret
edildiği gibi, geleneksel ahlâk öğretilerinin insanın, belli bir zaman ve mekan
içinde meydana gelen ve sınırları belirlenebilen eylemlerini esas olarak
aldıklarını, iyi ve kötüyü buna göre tanımladıklarını ifade eder. Zira insan
eylemleri, doğaları gereği, ne diğer canlı türlerini yok etmek, ne de doğal
dengenin düzenini toptan tehdit gibi sonuçları içermiyordu. Niteliği ve gücü
gereği böyle bir potansiyeli de yoktu. Ancak zamanla, değişen bilim
anlayışı (Bacon), gelişen mekanik yeni
dünya görüşü (Descartes ve Newton), ilerlemeci uygarlık
anlayışı (aydınlanma) ve insanın elinde bir
güç olarak biriken kümülâtif bilgi ve teknolojiyle birleşince, insanın eylemleri
klâsik sınırlarını yıkarak, çok büyük boyutlar kazanmıştır. Çevre
sorunları olarak karşımıza çıkan sorunların çoğunun bu gücün şöyle veya
böyle kullanılması ve doğadaki sınırların aşılmasından başka bir şey
değildir.
İnsan (sanayileşmiş ve
gelişmiş ülkelerin insanı dense daha doğru olur) sahip olduğu bilgi ve
teknolojik güçle tüm ekosistemdeki dengeleri değiştirebilecek bir güce
erişmiştir. İşte bu bağlamda insanın eylemlerinin sınırını ve
sorumluklarını yeniden belirlemek, iyiyi ve kötüyü yeniden tanımlamak
gerekmektedir. Modern insan eylemleriyle ve seçtiği yaşam biçimiyle şu zaman
diliminde bulunan insanlara bir zarar vermese de, gelecek nesiller için aynısı
söz konusu olmamaktadır. Şu andaki yaşam tarzımızın bir sonucu olarak doğal
dengenin gittikçe bozulması ve canlı türlerin yok olması bunu açıkça
göstermektedir.
Öyle ise, insanın
eylemlerinin Ahlâkî boyutları üzerinde yeniden düşünmek, iyi ve kötüyü ona göre
yeniden belirlemek gerekmektedir. Böylece insan, eylemlerinin
sonuçlarının sorumluluğunu duyacak, doğal dengeye, doğadaki diğer
canlılara ve gelecek nesillere karşı daha sorumlu bir tavır takınacaktır.
Ahlâk felsefesinin yapacağı
katkı ise, eylemlerimizin Ahlâkî boyutlarını yeniden tartışarak ve
eleştirerek kendimiz için daha iyi kararlar vermeyi sağlaması olarak
görülebilir. Schumacherin dediği gibi, dünyamızı, ekosistemi ve
gelecek nesilleri tehdit eden çevre sorunları karşısında
duyarlı ve gerçekten ne yapabilirim? diye soran birisine kendi içimize bir
çeki düzen vermeye çalışarak[30]
cevabıyla çevre ahlâkı yardımcı
olabilir. Böylece, kendi dışımızdaki varlıklara ve tüm âleme karşı daha
sağlıklı ve dengeli bir yaşam tarzı geliştirebiliriz. Dünyanın geleceği de
böyle bir ahlâk geliştirip geliştiremeyeceğimize bağlı
görünmektedir.
Ahlâk alanında yaşanan bu
gelişmeye ve Ahlâkîliğin sınırının genişletilmesiyle ilgili taleplerin bir
benzeri de insan haklarıyla ilgili tartışmalarda
görülmektedir. İnsan haklarıyla ilgili bu değişimle ilgili tartışmalara
baktığımızda 15-20 yıllık bir mazisinin olduğu görülmektedir. 1970li yıllarda
Çevre sorunlarının global düzeyde destek
görmesi, 1972de Stockholm Dünya Çevre
Zirvesi ve etkileri yansımasını
hukuk alanında da göstermekte gecikmedi. Bunun bir sonucu olarak
uluslararası çevre hukuku tartışmaları
gündeme geldi. Bu yeni hukuku geleneksel uluslararası hukuktan ayıran temel
fark ise, hukuk için hareket noktası olarak kabul ettikleri temel süjelerinin
farklı olmasıdır. Klâsik hukuk anlayışı şimdiki ve mevcut
neslin üyeleri arasındaki ilişkileri esas alırken, uluslararası çevre hukuku insanoğlu
kavramını hareket noktası olarak ele almaktadır. (Tıpkı biraz önce
tartışılan ahlâkta olduğu gibi.) Böylece hukuk süjesi olarak karşımıza çıkan
insanlık kavramı, geçmiş, şimdiki ve gelecek nesilleri içine alan bir nitelik[31]
arz etmektedir. Gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakma veya onların da
sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ancak böyle bir hareket noktasından sonra söz
konusu olabilmiştir.
Gelecek nesillerin
hukuku ve hakları ancak çevre
sorunlarının gelecek
nesiller üzerindeki etkisi anlaşıldıktan sonra gündeme gelmiştir. Bu yeni
anlayış, çevre sorunlarının bilincimizi ve perspektifimizi genişletmekte ve
bize yeni bakış açıları sağlamadaki sonuçlarından sadece hukuk alanındaki bir
örneği olarak kabul edilebilir.
Klâsik hukuk anlayışlarında gelecek
nesillerin hakkı söz konusu olmadığı gibi, konuya yer bile verilmemiştir.
Konuyla ilgili temel hukuk felsefelerinin görüşlerini ise şöyle
özetlemek mümkündür.
Faydacı (utilitarian) felsefeye
baktığımızda olması gereken; bizim gelecek nesillere sahip olduğumuz fayda
seviyesinde bir şeyler borçlu olduğumuzdur.[32]
Ancak gelecek nesillerin kimlerden oluşacağını ve sayılarını
bilmediğimizden, Bentham, Passmore ve Sidgwick gibi faydacı
düşünürler, bizimle hiçbir bağlantısı olmayan gelecek nesillerin sahip
olabilecekleri menfaatleri tamamen red etmişlerdir[33]
(4) Bunun temel nedeni gelecek nesillerin şimdiki nesillerin
mutluluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin olmayacak
olmasıdır.
Locke un ve onun ve çağdaş
temsilcisi Nozick in kazanım
teorilerine bir göz attığımızda[34]
karşımıza çıkan sonuç şudur. Eğer herhangi birisi (veya bir devlet) belli bir
toprak parçasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye o
şey üzerinde tüketme ve tahrip etme yetkilerini vermektedir. Barry,
özellikle kısa dönemli menfaatler için, ağaçlar, hayvanlar ve toprağın
kirletilip tahrip edilmesini, Locke ve Nozick, liberal
mülkiyetin hakkının doğal bir uzantısı
olduğuna inananlarca gerçekleştirildiğini ifade etmektedir.[35]
Bunun sonucu olarak, şimdiki neslin çevreyi tamamen tahrip etmesi hâlinde
gelecek nesillerin bizleri adaletsizlikle suçlamaları söz konusu
olmamaktadır. Burada problemin kaynağı olan nokta, sözleşmede taraf
olmayan gelecek nesillerin elinde pazarlık gücünün olmamasıdır.[36]
Rousseau nun sözleşmeci
doktrininde de gelecek nesiller için bir Ahlâkî sorumluluk topluluk
içindeki bireylerin birbirlerine karşı ödevlerinden
kaynaklandığından, üyeleri henüz doğmamış nesillerden oluşan bir
toplum içinde, bu nedenle, Ahlâkî sorumluluk ve adalet kavramlarından
bahsetmek imkânsızdır.[37]
Aynı şekilde Thomas Hobbesin gelecek nesiller
için Ahlâkî ve hukukî bir sorumluluk taşımadığını ifade etmek gerekir. Hobbese
göre, başkaları tarafından zarar görmemek için bizim de başkalarına zarar
vermemiz gerekir. Eğer bu Ahlâkî değer, hukukun sosyal temeli olarak kabul
edilirse, gelecek nesiller için herhangi bir sorumluluğumuz olmaksızın
çevreyi tahrip etmemiz, adaletsiz bir davranış sayılmaması
gerekir.
Aristoteles ahlâkla
ilgili ünlü kitabı Ethica
Nicomacheada ahlâkı açıklarken şöyle der: Gözleri ya da bütün bedeni
iyileştirmek zorunda olan bir insan nasıl gözleri ve bedeni tanımak, bilmek
zorundaysa, aynı şekilde, politik bilimler öğrencisi gibi ahlâk öğrencisi de insan ruhu ile ilgili bazı gerçekleri
bilmek zorundadır.[38]
Ünlü filozof böylece ahlâkın insan ruhu ve melekeleriyle olan ilişkisine dikkat
çekerek, bunları tanımadan insanın Ahlâkî eylemlerini anlamanın güçlüğünü
vurgulamıştır. Böylece, insanı tanımanın, onun ruh dünyasını, eylemlerini
yönlendiren temel düşünceleri bilmenin önemini belirtmiştir. Bunları bilmek için
de öncelikle şu soruların cevaplandırılması
gerekmektedir:
İnsan nedir? Kâinattaki
yeri nedir? Diğer varlıklara göre konumu nedir? İnsan dışındaki varlıkların
anlamı ve insana göre anlamı nedir/nelerdir? Bunların kendi başlarına bir anlamı
var mıdır? Hayatın ve insanın anlamı nedir? Hayattan beklentilerimiz
nelerdir?
Tüm bu sorulara verilecek
cevaplar insanın eylemlerinin arkasındaki temel varsayımları ortaya
çıkarabileceği gibi, çevre ahlâkının nasıl bir anlayış üzerine kurulması
gerektiğini de gösterecektir. Başka bir ifadeyle, insanı tanıdığımızda,
özellikle modern insanın kimliğini
çözümlediğimizde, hem bunun günümüz sorunlarıyla olan ilişkisini anlayacak, hem
de muhtemel bir çevre ahlâkının üzerine bina edilmesi gereken anlayışla
ilgili bazı ip uçlarını yakalama imkânımız olacaktır diye düşünüyorum.
Çağdaş filozoflardan Charles Taylor, modern kimlik dediği bu yeni anlayışı
kapsamlı bir çalışmayla ortaya koymaya çalışmıştır.[39]
Taylora göre bu yeni kimlik sadece modern tarihi değil, tüm modern toplumu ve
kültürü de şekillendiren temel unsurdur. Bu nedenle bazı çevreci düşünürler
ısrarla çevre sorunlarının temelinde sahip olduğumuz modern dünya görüşünün
yattığını vurgulamaktadırlar.
Bu görüşün, bilim
felsefesindeki bazı yeni gelişmelerle de desteklendiği görülmektedir. Thomas
Kuhnun başarılı bir şekilde gösterdiği gibi, bilimsel faaliyetleri ve bilimi
belirleyen; neleri, nasıl ve niçin görmemiz gerektiği gibi konularda
bizi yönlendiren temel belirleyici sahip olduğumuz dünya görüşümüz,
varsayımlarımız ve önyargılarımızdır. Onun ifadesiyle sahip olduğumuz
paradigmadır.[40]
Bundan hareketle John Robinson bütün bu sorunların kökeninde kendimiz ve
kâinatla ilgili temel kavramlarımızın yattığını ileri sürmektedir.[41]
Çevre Sorunlarının dünya gündemine girmesinden bu yana,
insan sadece bu sorunu nasıl çözeceğini sormakla kalmamış, bunun
nedenlerini de araştırmıştır. Bu sorgulama ve araştırma tüm yüzyılımızı ve
modern insanın varoluş biçimini de sorgulamayı beraberinde getirmiştir. Böylece
başlangıçta başta çevre kirlenmesi olmak üzere diğer çevre sorunlarını
sorgulamakla başlayan sorgulama süreci, insanın kendi kendini sorgulaması
ve kendini yeniden tanımlamaya çalışmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu bağlamda, çevre
nedir? sorusu sadece doğal çevreyle cevaplandırılmamış, bilâkis birbirini
kuşatan daireler biçiminde yüzlerce çevrenin iç içe olduğu görülmüştür.
Bundan hareketle Ahmet İnam, çevre kavramının daha iyi
anlaşılmasının, insan-toplum ve insan doğa ilişkilerinin daha bütüncül
bir kavrayışı için şart olduğunu vurgulayarak 4095 çeşit çevreden
bahsetmektedir.[42]
Ayrıca o insanlığın karşı karşıya bulunduğu bozulma ve bunalımın
sadece doğal çevreyle sınırlandırılmasının doğru olmadığını da
vurgulamaktadır. Buna göre insanın diğer çevreleriyle de sorunları, hem de
çok ciddî sorunları bulunmaktadır. İşin dramatik yönü ise, insanın sadece
doğal çevresiyle değil, tüm çevreleriyle sorunlarının olduğu
görülmektedir. Günümüzde modern insanın hem kendiyle, hem toplumla ve hem
de doğal çevreyle kavgalı olduğu görülmektedir. İki büyük dünya savaşının bu yüz
yılda olması bu nedenle tesadüf değildir. Yine bu yüz yılda meydana gelen
savaşlarda ölen insanların sayısının180 milyon civarında[43]
olması da bir tesadüf olmasa gerek.
İçinde yaşadığımız asra
bir isim vermek isteyenler endişe, stres, bunalım ve aspirin çağı gibi
isimler bulmuşlardır.[44]
Halbuki 20. yüzyılın başında asrımızın bilim ve teknoloji, akıl ve mantık
çağı olacağına inanılıyordu. Üstelik bilim ve teknolojinin bütün
sorunlarımızı çözeceği, hastalarımıza ilâç, açlarımıza aş temin ederek;
yeryüzünde bir refah toplumu yaratacağı sanılıyordu. Dinlerin öbür
âlemde vadettiği cennetin bu âlemde gerçekleşmesiyle, başta dinler olmak üzere
bütün metafizik dünya görüşlerinin ve geleneklerin değerini ve önemini
kaybedeceğini ileri süren düşünürler çoğunluktaydı.
Bilim ve teknolojinin asrımızda ulaştığı noktayı ve
insanlık için yaptığı olumlu gelişmeleri kimse inkâr etmiyor. Ancak
öncelikle çevre sorunları başta olmak üzere, dünyanın karşı karşıya bulunduğu
diğer sorunların anlaşılması ve çözüm yollarının bulunmasında modern bilimsel
dünya görüşünün şiddetle eleştirildiği de yine bir gerçek. Aslında bu
eleştirilerin özüne bakıldığında bizatihi bilim olarak bilimi
eleştirmedikleri, bilâkis özellikle yüzyılımızda hakim olan ve her türlü
manevî değeri, inancı ve dini reddeden pozitivist ve materyalist yorumunu
eleştirdikleri ve reddettikleri görülür. Başka bir ifadeyle, bilimin arkasındaki
örtük dünya görüşünü eleştirmektir. Bence bu ayırıma dikkat edilmelidir.
Modern bilim ve teknolojinin, başta tabiata hakim olma ve daha sonra da
insanlara ve diğer toplumlara hakim olma ve sömürüde alet olarak kullanılması,
silâhlanmaya ve güce ağırlık verilmesi; bilim ve teknolojideki gelişmelerin
ahlâka ve moral değerlere yansımaması sonucu, gelişen tüm tarım tekniklerine ve
ürün artışlarına rağmen hâlâ dünyada kitleler hâlinde insanların açlıktan ölmesi
böyle bir sorgulamayı zarurî kılmıştır.
Diğer önemli bir noktada
ise, bilim ve teknolojinin gücüne dayanarak dünyanın en gelişmiş ve güçlü
ülkeleri olarak kabul edilen ülkelerde bile, insanların mutlu ve barış
içinde oldukları söylenememektedir. Uyuşturucu, stres, alkol, cinsel ve adi
suçlardaki artış, ailenin parçalanması, çocuklara yönelik cinsel taciz ve
tecavüzlerdeki artış gibi göstergeler, modern toplumun hastalıklı olduğunun
en büyük göstergelerinden kabul edilmektedir. Erich Frommun tespitleriyle
çağdaş insan;
Bunca uygarlığa, bilim, kültür ve
teknoloji alanındaki bunca gelişmeye rağmen (belki de bu gelişmelerden
ötürü?) şaşkın ve güvensiz, ne yapacağını, neye inanacağını, neye bel
bağlayacağını bilemez hale gelmiş.[45]
Görüldüğü gibi, modern
insanın sadece doğal çevresiyle değil, diğer çevreleriyle de başı derttedir.
Bunun en temel nedeni ise insanın kendine, topluma ve doğal çevresine
yabancılaşmasıdır. Yine Frommdan alıntılarsak:
Çağdaş insan, kendini tedirgin ve
gitgide daha şaşkın hissetmektedir. Çalışıp çabalamakta, ama yaptığı
işlerin boşluğunu belli belirsiz bir şekilde hissetmektedir. Madde üzerindeki gücü artıkça, özel
hayatında ve toplum içerisinde kendini güçsüz hissetmeye başlamıştır.
Tabiata egemen olmak için yeni ve daha güçlü araçlar yarattıkça, bu araçların
karmaşık ağına düşmüş ve onlara anlam kazandıran biricik gayeyi- yani kendisini-
gözden kaçırmıştır. Tabiatın efendisi oldukça, kendi elleriyle yapmış
olduğu makinenin kölesi haline gelmiştir. Madde konusundaki tüm bilgisine rağmen,
insan varlığının en önemli ve temel sorunları konusunda bilgisizdir.[46]
Dahası, kendine
yabancılaşan insan iç dünyasıyla da savaş hâlindedir. Ruhu bedenine, bedeni
de ruhuna isyan etmektedir. Modern toplumlarda intiharların artışını bu
olguyla açıklayan bilim adamları az değildir.[47]
İşte, bu çağa aspirin çağı diyen ilim adamları, bütün bu sıkıntılardan kurtulmak
için hemen aspirine koşan, aspirin ve benzeri ilaçlardan medet uman
insandan hareketle bu tanımı yapmışlardır. Ancak uyuşturucunun ülkemizde bile
büyük boyutlara ulaştığı düşünülürse, aspirin çağının çoktan gerilerde
kaldığı söylenebilir.
Durumun abartıldığını,
zira bu tür olaylara tarihin her döneminde rastlanabileceğini ileri
sürenler olabilir. Ancak bizzat gelişmiş batı toplumlarının düşünürlerinin
yaptığı araştırmalar bu olayların bu kadar yaygın, yoğun ve bu kadar
kalıcı olarak tarihin hiç bir döneminde rastlanmadığını ortaya
koymuştur.[48]
Konumuzla da ilgili olduğu için modern dünya görüşüne ana hatlarıyla da olsa
değinmek gerekmektedir.
Bir toplumu diğer bir
toplumdan ayıran, sadece insanla değil, etrafındaki her şeyle olan ilişkisini ve
her şeye bakışını belirleyen toplumsal değerler sistemine, o toplumun sahip
olduğu dünya görüşü diyoruz. Birey bunun farkında olmasa da, hepimiz sahip
olduğumuz dünya görüşünün etkisi altındayız, daha doğrusu onun ürünüyüz. Bu
bakımdan Hindu, Budist, Hristiyan, Musevi ve Müslümanın dünya görüşleri farklı
olduğu gibi, modern veya bilimsel dünya görüşünün de bunların tümünden farklı
olduğu görülmektedir
Modern dünya görüşü, dinî
temelli Ortaçağ Hristiyan dünya görüşüne bir tepki olarak doğduğundan zamanla,
özellikle de 18. Yüzyılın son çeyreğinde ve 19. yüzyılda dinî, manevî ve
metafizik olan her şeyi reddetme eğilimine girmiştir. Tek geçerli bilgi ve
bilgi edinme yöntemi olarak da deney ve gözleme dayanan bilimsel bilgiyi kabul
etmiştir. Sonuçta başta semavî dinler olmak üzere, tüm dinî anlayışlar,
metafizik ve toplumsal değer yargıları geçersiz kabul edilmiştir. Bireyin
toplum ve tabiatla olan ilişkileri tamamen seküler ve insan merkezli
(antropocentic) bir anlayış üzerine bina edilmiştir. Bunun sonucu olarak
da, daha önceleri bu kâinatın Allah tarafından yaratıldığı, kâinattaki düzenin,
ahengin ve güzelliklerin tüm kaynağının Allah olduğu inancının, yerini
Neo-Darwinizmin her şeyi tesadüf ve evrimle temellendirmeye çalışan;
günümüzde geçerliliğini ve popülaritesini yitiren anlayışa bıraktığı
görülmektedir. Bu anlayışın bir sonucu olarak insan Allahın yarattığı en
mükemmel varlık değil, evrim sonucu ve tesadüfen gelişmiş; hayattaki tek
amacı var olmak için mücadele etmek olan bir varlığa dönüşmüştür. Hayatta
kalmanın tek ilkesi olarak mücadeleyi ve savaşmayı kabul eden bu
anlayışın sonucu olarak, insan aklı, bilgisi ve teknolojisiyle başta tabiat
olmak üzere zayıfa, güçsüze, az gelişmişe ve gelişmemişe hayat hakkı
tanımamıştır. Bunu en veciz şekilde tanımlayanlardan birisi Karl
Menningerdır. Şöyle diyor Menninger:
Dünyanın nefretle dolu olduğunu,
insanların birbirlerini yok ettiklerini ve uygarlığımızın (batı
uygarlığının) yağmalanmış halkların ya da toplumların ve tüketilmiş olan tabiî kaynakların külleri
üzerinde yükseldiğini söylemek yeni bir şey söylemek değildir[49]
Yeni değildir; zira bu
uygarlık ve dünya görüşü, sevgi, barış, kardeşlik, yardımlaşma ve diğerkâmlığa
yabancıdır. Hatta bu değerleri zayıflığın belirtisi olarak görür ve
küçümser. Evrim kuramında ve bu kuramın yaşamaya en elverişli olanın
hayatta kalmasına ağırlık vermesinden etkilenen 19. Yüzyıl Alman
düşünürlerinden Nietzsche, sevgiyi, diğergamlığı (altruism) ve
fedakârlığı bir zayıflık ve
kendini inkâr etme olarak görmüş ve suçlamıştır. Nietzscheye göre, vicdan azabı duymaksızın kendi
menfaatleri uğruna sayısız insanı feda etmeye hazır olmak, iyi ve sağlıklı bir
soylular sınıfının özel niteliğidir.[50]
Hırs ve açgözlülük bunun diğer bir boyutunu meydana getiriyor. Çağdaş insanın kendi çıkarı için maddî hırs
tutkusu ve egoist olmasının temelinde bu güçlü olma ve zayıfı ezme tutkusu
vardır. Kendi çıkarı ve zevki için her şeyi göze alması ise modern insanın en
belirgin özelliğidir. İngiliz tarihçi ve düşünür Arnold Toynbee çağdaş
insanın bu durumunu konumuz olan çevre sorunları bağlamında şöyle ifade
ediyor:
Bugün kirlenmenin insanoğlunun
geleceğine bir tehdit oluşturduğu ve maddesel hırs sınırlandırılmadıkça
ortadan kaldırılamayacağını kabul etmiş bulunuyoruz. Fakat bu çare
yeterince güçlü bir özendirici değildir. Maddî hırsa kapılan insanlar dar
görüşlü bir tavırla benden sonra
tufan demektedirler. Hırslarını sınırlamayı başaramazlarsa
çocuklarını yok olmaya mahkum edeceklerini bilebilirler. Çocuklarını
sevebilirler, yalnız bu sevgi çocuklarının geleceğini güvence altına almak için
varlıklarının bir kısmını feda etmeye yetmeyebilir. Kanımca dinsel bir inanç
biçiminde bu hedefe bağlanmadıkça (din kelimesini en geniş anlamında
kullanarak) ileri ülkelerin çağdaş kuşaklarını, kendi pahâlârı (eko
sistemler) için hemen fedakârlık yapmaya yöneltmek mümkün olmayacaktır.[51]
Modern dünya görüşünün
yukarıdaki tezlerine ahiret âlemini reddeden görüşü de eklenmelidir. Böylece
insan için yegane yaşamın bu âlemde olduğu görüşü vurgulanarak, insanın her
fiilinin tam ve özgür olarak icra etmesi gerektiği, hayatın tek olduğu ve
geçmekte olduğu, bu nedenle insana haz, mutluluk ve fayda veren her şeyin meşru
olduğu vurgulanmıştır. Tüm bu görüşlerin etkisiyle modern toplum
dinden ve geleneksel manevî değerlerden uzaklaşmaya ve dini değerleri
dışlamaya başlamıştır. Nietzscheinin Tanrı öldü sözü hem bu bağlamı
göstermekte, hem de modern insan için artık Tanrının buyruklarının ve manevî
değerlerin bir değerinin olmadığını göstermektedir. Bilindiği gibi
Nietzschenin çağdaşı Rus düşünür ve romancısı Dostoyevski ise şöyle
diyordu: Tanrı ölmüşse, artık yoksa her şey mubah, her şeye izin var
demektir.[52]
Böylece Tanrının
olmadığı, güçlünün haklı olduğu, bencilliğin ve başkasını sömürmenin, kendi
menfaati ve çıkarı için harcamanın meşru ve haklı olarak kabul gördüğü bir
değerler sitemi oluşmuştur. Burada çağımızın bir diğer boyutuna da değinmek
gerekir.
19. yüzyılın Tanrıyı
hayattan ve dünyadan dışlayan bu felsefî görüşleri, 20.yüzyılda metafizik olan
her şeyin dışlanmasıyla daha da güçlendi. Bu görüşe göre kâinatın en temel
özelliği saçma olmasıydı. Her şey tesadüfün, rastlantının ve zorunluluğun bir
sonucuydu: Kâinatın var olmasında bir amaç olmadığı gibi, bir anlamı da yoktu.
Bu görüşü en çok vurgulayan filozoflar varoluşçu filozoflardı (existentialist).
Jean-Paul Sartreın popüler romanlarından birisinin adı Bulantı idi.[53]
Evrenin anlamsızlığı ve boşluğu, her şeyin saçmalığı karşısında duyulan bir
bulantı. Yine kâinatın anlamsızlık ve saçmalığının tüm çalışmalarına
yansıdığı ve saçmalığı Ahlâkî bir ilke hâline getiren diğer bir düşünür ise
Alber Camuydu. Ona göre kâinattaki en temel ve açık olan şey, her şeyin saçma
oluşuydu. Geriye tek şey kalıyordu: Bu saçmalığa uygun ve onu tamamlayan
bir yaşam tarzı. Bütün geleneksel ve toplumsal değerleri yadsıyan bir saçma
ahlâkı öneriyordu Camu. Ona, dini, geleneksel ve toplumsal tüm değer yargıları
ve normlar geçersizdi. İnsanın özgürlüğünün önündeki engeller ve tuzaklardı.
İnsan var olmak için özgür olmalıydı. Bunun için de şimdi ve burada ilkesinden
hareketle, tüm değerlerden sıyrılmış, sadece kendisini
gerçekleştirmeyi esas almalıydı. Görüldüğü gibi, bu anlayış tüm Ahlâkî
öğretilerin, dini ve toplumsal değerlerin reddini içermektedir.
Günümüzde insanın karşı
karşıya bulunduğu sorunları ve krizleri bu fikri ve felsefî bağlamın dışında
anlamanın mümkün olmadığını düşünüyoruz. Zira sorunlarımızın çoğunun bu
anlayışın bir sonucu olduğunu bugün sadece postmodernistler değil, bizzat
modern dünya görüşünü savunanlar da kabul etmeye başlamışlardır. Çevre sorunları
açısından düşünecek olursak: Tabiatta bir düzen, bir ahenk ve ekolojik bir
sistem ve dengenin olduğunu kabul etmeyen, en temel ilke olarak mücadeleyi ve
zayıf olanı ele geçirme olarak gören; ayrıca hayattaki en önemli ilke olarak
kendi menfaat ve çıkarını gören, bu uğurda değil çevreyi insanları bile feda
etmeyi meşru ve haklı gören bir anlayış ve varsayımlar yumağının hakim olduğu
bir dünya görüşünü benimseyen birey ve topluluk için çevre sorunları bir anlam
ifade eder mi? Bu dünyaya bir kez gelmiş ve öteki âleme de inanmayan,
haklılığın ve gerçekliğin tek ölçütü olarak gücü; hayatın yegane amacı
olarak da nefsinin ve arzularının sonsuz isteklerinin ve ihtiyaçlarının sınırsız
bir tarzda yerine getirilmesi olarak gören bir bireyin, çevre sorunlarına
ilgi duyması, gelecek nesillerin hukukuyla ilgilenmesi ve ya nesli tükenen
türleri sorun edinmesi beklenebilir mi?
Tüm bu sorunların önemle ele alınması ve
cevaplandırılması gerekmektedir. Böylece insanın ne olduğu, kim olduğu,
hürriyeti, kâinatın bir anlamı olup olmadığı vb sorular yeniden
cevaplandırılacaktır. Ancak bu sorulara cevap verirken, sadece bilimsel
bilginin ölçüt ve yöntemleriyle değil, bilimsel bilgiyi insanlığın engin
tecrübesinin sadece bir boyutu olarak algılayıp, onun yanında başta semavî
dinler, diğer kültür ve medenîyetler olmakla birlikte; sanat, edebiyat,
mitoloji ve kadim geleneklerin hepsinden yararlanarak; kapsamlı, tutarlı ve
tabiatla uyum içinde yaşamayı esas alan bir anlayış geliştirmek zorundayız.
Postmodern dönem olarak
da adlandırılan içinde yaşadığımız dönemin en büyük özelliği de budur:
Modernizmi ve sebep olduğu sorunları eleştirirken, insanlığın tüm
tecrübesinden yararlanmak. Hiçbir öğretiye önceliği ve hakemliği vermemek.
Özellikle Batılı düşünür, sanatçı ve çevre duyarlı kişilerin doğu felsefelerine
ve dinlerine ilgi duymaları, genel dinî değerlerin, metafizik, geleneksel ve
manevî değerlerin tekrar yükselişe geçmelerinin temelinde bu anlayış
yatmaktadır. Bu girişten sonra çevre ahlâkının çevre koruma için arz ettiği
önemi daha iyi ortaya koyabileceğimize inanıyorum.
Çevre sorunlarına paralel
olarak, çevre ahlâkı da yeni ve gelişmekte olan bir konudur. Çevre ahlâkı, ahlâk
felsefesinin bir dalı olarak ortaya çıkmış, bugün dünyanın önde gelen bir çok
üniversitesinde ders olarak okutulmaktadır. Bundan amaç ise, öğrencilerin
çevreyi yeni baştan ve ekolojik bir bakış açısıyla yeniden keşfetmelerini
sağlamak, çevreye karşı ahlâkî duyarlılıklarını geliştirmek ve çevre
sorunlarıyla ilgilenme, katılım ve çözüm üretmede sorumluluk almaya
motive etmektir. Böylece çevre sorunlarının ortaya çıkmadan önlenmesi ve
fertlerin ve dolayısıyla toplumun çevreye ve çevrenin içerdiği canlı cansız tüm
varlıklara karşı daha duyarlı olmasını sağlamayı hedeflemektedir. Çevre
ahlâkının kaynaklarına baktığımızda, başta dünyanın büyük dinleri, organik âlem
anlayışı, ekoloji ve yeni fiziğin geldiği görülmektedir.
Şunu hemen ifade edelim
ki, çevre ahlâkı oldukça yeni bir kavramdır. Ahlâk kavramı insanlığın tarihi
kadar eski olmasına rağmen, insanın çevreye ve çevresindeki
canlı-cansız varlıklara karşı Ahlâkî manada bir sorumluluğunun olup
olmadığı, varsa nasıl bir sorumluluk olduğu son yıllarda tartışılmaya
başlanmıştır. Aslında ahlâk felsefesinin tarihine baktığımızda, insanlığın
Ahlâkî ve moral değerlerde bir krizle karşı karşıya kaldığı zamanlarda ahlâkın
daima öne çıktığı ve yeniden temellendirildiği görülmektedir. Zamanın büyük
düşünürlerinin de bu ahlâk krizinin üstesinden gelebilmek için yeni ahlâk
teorileri ve ahlâk sistemleri geliştirdiklerini biliyoruz. Bunun en tipik
örneklerini büyük dinlerin ortaya çıkışında gördüğümüz gibi, büyük felsefe
sistemlerinin ortaya çıkışlarında da görmek mümkündür.
Sokratın antik Yunanlı gençlerin ahlâkıyla uğraştığı ve
onlara iyiyi öğrettiği için öldürüldüğünü biliyoruz. Hz. Musanın toplumunu
ahlâk krizinden kurtarmak için Allahtan temel Ahlâkî prensipleri kapsayan
on emri getirdiğini ve yine Hz. İsanın da kendi toplumunu ahlâk bunalımından
kurtarmak için, bir ahlâk timsali, sevgi ve şefkat peygamberi olarak
gönderildiğini de biliyoruz. Özellikle son peygamber Hz. Muhammedin (s.a.v):
Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim. buyurması da bu tezimizi
desteklemektedir. Zira İslâmiyet Arap yarımadasında ortaya çıktığında,
başta Arap yarımadası olmak üzere dünyanın büyük bir ahlâk kriziyle karşı
karşıya olduğunu tarih söylemektedir.
Aynı şekilde insanlığın
bugün karşı karşıya bulunduğu en önemli ve ciddî krizlerinden birisinin çevre
krizi olduğunu biliyoruz. Bu krizin varlığı ve hâlâ devam etmesi çevre ahlâkını
gündeme getirmiştir. Öyle ki 1979 yılından bu yana sadece bu konuların fikri ve
felsefî tartışmalarına yer veren bir Çevre Ahlâkı (Environmental Ethics) dergisi bile
yayınlanmaktadır.[54]
Konuyla ilgili yayınlanan kitaplar büyük bir hızla artmaya devam etmektedir. Bu
nedenle çevre sorunlarının varlığı ile çevre ahlâkı tartışmalarının aynı
zamana rastlaması bir tesadüf değildir[55]
İnsanlık bir krizle karşı
karşıya geldiğinde ilk yapılan şey bu krizin nereden kaynaklandığıdır. Bu
nedenle temel varsayımlar, ön kabuller ve genel geçer görüşler tekrar
gözden geçirilir ve böylece sorunun kaynakları bulunmaya çalışılır.
İkinci merhalede ise, bu krizin nasıl aşılacağı ve sorunun nasıl çözüleceği ile
ilgili görüşler ortaya atılır. Bütün bu tartışmalar sağlıklı bir zeminde cereyan
ettiği ve objektif olarak değerlendirilebildiği takdirde, olumlu sonuçların
çıkması o derece mümkün olmaktadır. İnsanların önyargılarına sıkı sıkıya
bağlı oldukları, değişime ve yeni fikirlere kapalı oldukları sürece bu
krizin atlatılması ve yeni çözümlerin bulunması da o derece güçleşmektedir.
Çevre ahlâkının ortaya
çıkışındaki temel neden/nedenlere ise, şu anda sahip olduğumuz ve modern
kültürün bir sonucu olan insan/tabiat ilişkileriyle ilgili temel
varsayımlarımızın yanlış veya en azından yetersiz olduğuna işaret
etmiştik. Başka bir ifadeyle, çevreye karşı olan modern tavrımızı tek
taraflı, sadece insanın menfaatlerini esas olan bir temele oturttuğumuzdan, uzun
vadede çevrenin tahribiyle sonuçlanmıştır. Böylece, tabiatın değişmez,
değiştirilemez (nitelik olarak), bitmez ve tükenmez bir doğal kaynak
olduğuyla ilgili görüşlerimiz miadını doldurmuştur. Mevcut çevre sorunları
başka bir delile ihtiyaç bırakmadan, bu görüşlerimizi, çağımız bilim
felsefecilerinden K. Popperin tabiriyle yanlışlamıştır.
Çevre ahlâkının ortaya
çıkışında dikkat çeken diğer önemli bir boyut da, klâsik ve modern ahlâk
teorilerinin antropocentric (insan merkezli) olmalarıdır. Çevre ahlâkının,
ahlâkın yeni bir alt dalı olarak ortaya çıkmasındaki en temel nedenler, daha
önceki ahlâk anlayışlarının insan-merkezli karakterleridir. Bu ahlâk
sistemlerinin temel niteliği, insan-insan, insan-doğa ve insan-Tanrı ilişkisini
temellendirmeye çalışmalarıydı. Özellikle de modern ahlâk teorilerine
baktığımızda, insanın doğaya karşı bir Ahlâkî sorumluluğunun olup olmadığı
bir yana, insanın gelecek nesillere karşı herhangi bir Ahlâkî sorumluluğunun
bile söz konusu olmadığı görülmektedir.
Farklı bir açıdan bakınca
bir dereceye kadar bunu anlamanın mümkün olduğu düşünülebilir. Zira modern
ahlâk teorilerinin formüle edildiği ve geliştirildiği bilgisel alana
baktığımızda, yukarıda kısaca işaret etmeye çalıştığımız modern
insanın kendisi ve dış dünyayla ilgili bilgilerinin bulunduğunu
görmekteyiz. Bu anlayışa göre de, insanın şu anda yaptıklarından gelecek
nesillerin etkileneceği veya olumsuz olarak etkileneceği bilinmemekteydi. İnsanî
eylemlerin temel karakteri ve bunun iyi veya kötü olarak ölçütü şu andaki
görünen ve gözlemlenebilen sonucuydu. Bundan dolayı da bir eylem Ahlâkî, iyi
veya kötü olarak tanımlanırken burada ve
şimdi olan durumlar söz konusu edilmekteydi.[56]
Errol Harrisin işaret ettiği gibi, XVII. yüzyılda ortaya çıkan felsefî
fikirlerin bir sonucu olarak deontolojik, faydacı, hedonist ve benzer ahlâk
teorilerinin gelecek durumları Ahlâkî sorumluluk alanına sokmadıkları
görülmektedir. Ahlâkî iyi olarak sadece insanın arzularını tatmin etme ve
mutluluğu elde etmeyle sınırlandırılmıştır. Ahlâkî bakımdan sorumluluğun ise
sadece insana karşı olan davranışlarımızla sınırlandığı görülmektedir.[57]
Konuyla ilgili olarak şu ahlâk teorilerine kısa bir göz atmak yeterli
olacaktır.
Örneğin faydacı
(utilitarian) felsefeye baktığımızda bizim gelecek nesillere sahip olduğumuz
fayda seviyesinde bir şeyler borçlu olduğumuzu ileri sürdüğünü görüyoruz.[58]
Bununla beraber, gelecek nesillerin kimlerden oluşacağını ve sayılarını
bilmediğimizden, Bent ham, Passmore ve Sidgwick gibi yararcı düşünürler, bizimle
hiçbir bağlantısı olmayan gelecek nesillerin sahip olabilecekleri
menfaatleri tamamen reddetmişlerdir. Bunun temel nedeni gelecek nesillerin
şimdiki nesillerin mutluluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin
olmayacağıdır.[59]
Yine John Locke ve onun
çağdaş temsilcisi Nozickin kazanım teorilerine bir göz attığımızda,
karşımıza çıkan sonuç şudur. Eğer herhangi birisi (veya bir devlet) belli
bir toprak parçasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye
o şey üzerine tüketme ve tahrip etme yetkilerini vermektedir. Barry, özellikle
kısa dönemli menfaatler için, ağaçlar, hayvanlar ve toprağın kirletilip tahrip
edilmesini, Locke ve Nozick, liberal mülkiyetin hakkının doğal bir uzantısı
olduğuna inananlarca gerçekleştirildiğini ifade etmektedir. Bunun sonucu
olarak, şimdiki neslin çevreyi tamamen tahrip etmesi halinde gelecek nesillerin
bizleri adaletsizlikle suçlamaları söz konusu olmamaktadır. Burada problemin
kaynağı olan nokta, sözleşmede taraf olmayan gelecek nesillerin elinde
pazarlık gücünün olmamasıdır.[60]
Rousseaunun sözleşmeci
doktrininde de gelecek nesiller için bir ahlâkî sorumluluk topluluk içindeki
bireylerin birbirlerine karşı ödevlerinden kaynaklandığından, üyeleri
henüz doğmamış nesillerden oluşan bir toplum içinde, bu nedenle,
ahlâkî sorumluluk ve adalet kavramlarından bahsetmek imkânsızdır. Aynı
şekilde Thomas Hobbesin gelecek nesiller için Ahlâkî ve hukukî bir sorumluluk
taşımadığını ifade etmek gerekir. Hobbese göre, başkaları tarafından zarar
görmemek için bizim de başkalarına zarar vermemiz gerekir. Eğer bu Ahlâkî değer,
hukukun sosyal temeli olarak kabul edilirse; gelecek nesiller için herhangi bir
sorumluluğumuz olmaksızın çevreyi tahrip etmemizin adaletsiz bir davranış
sayılmaması gerekir.[61]
Bununla beraber, bugün
çevre sorularının ortaya koyduğu ve çevre biliminin de bilimsel olarak
kanıtladığı gibi eylemlerimizin niteliği tamamen değişmiştir. Şu andaki bir
eylemimizden ve yaşam tarzımızdan hem gelecek nesiller, hem de tüm eko sistemler
etkilenebilmektedir. Bu nedenle, çevre ahlâkçıları Ahlâkî sorumluluğu yeniden
tanımlamaya çalışmaktadırlar. Böylece, Ahlâkî sorumluluğun
sınırlarını, eylemlerimizin etkisinin uzanabildiği gelecek durumları da
içerisine alabilecek şekilde yeniden tanımlıyorlar. Bu eylemler sadece
burada ve şimdi olanlar için Ahlâkî ve hukukî sorunlar ortaya çıkarmakla
kalmayıp, gelecek nesillerin veya başka ülkelerde yaşayan insanlar için de
olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.
Bütün bunları
algılamamızda ve tartışmamızda klâsik insan-merkezli anlayışın, yerini
çevre-merkezli ve bütüncül bir anlayışa bırakmaya başlamasının bir sonucu
olduğunu düşünmekteyiz. İnsan olarak sadece kendimizi ve kendi
çıkarlarımızı değil, tüm ekosistemin çıkarlarını düşünüyoruz. Zira
biliyoruz ki, bizler bu eko sistemin sahibi ve efendisi değil, sadece bir
parçasıyız. Bu bağlamda daha önceki ahlâk ve hukuk sistemlerinin insan-merkezli
karakterine biraz daha yakından bakmak ve bunu biraz açmanın gerektiğini
düşünüyoruz. Bu teoriler Ahlâkî sorumluluğun sınırlarını insan-insan ve
insan-toplum sınırlandırmış, böylece zımnen de olsa insanın çevreye ve çevrede
yaşayan varlıklara karşı en azından Ahlâkî manada da olsa bir
sorumluluğunun olmadığını kabul etmişlerdir. İşte çevre ahlâkının ortaya
çıktığı yer de burasıdır: İnsan çevreye ve tabiata karşı da
sorumludur.
Bu sorumluluğun
niteliğine bakıldığında, dikkat çeken ilk nokta insanın eyleminin değişen
yapısıdır. Gelişen teknolojilerin ve sanayiinin etkisiyle insanın eylemleri
sonucu ortaya çıkan sonuçlar, sadece şu andaki insanları değil,
gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşamalarını da olumsuz yönden
etkilemektedir. Sebep oldukları çevre sorunlarının etkileri hali hazırda şimdi
tam olarak hissedilemese de, bunların gelecek nesiller için arz edeceği
tehlikeler bilim adamlarınca tahmin edilebilmektedir. Böylece klâsik ve
modern ahlâk teorilerinin insanın eylemlerinin sonuçlarıyla ilgili
değerlendirmeleri yetersiz kalmaktadır. Zira bu teoriler
eylemlerimizin sadece şu andaki sonuçlarına göre iyi veya kötü olduklarını
belirtiyorlardı. Ancak modern insanın eyleminin sonuçları ve etkileri çok
genişlemiş, başka ülkelerde yaşayan insanları etkilediği gibi, daha doğmamış
insanları bile etkileyebilmektedir.[62]
Daha önceki ahlâk teorilerinde insanın çevreye ve gelecek nesillere karşı hiçbir
sorumluluğu yok iken, çevre ahlâkı böyle bir sorumluluğun olması
gerektiğini ileri sürmektedir.
Görüldüğü gibi, çevre
ahlâkı bir yandan insan ve tabiatla ilgili temel varsayımlarımızı, diğer yandan
da eylemlerimizin değişen yapısını irdelemektir. Bu özelliği onu tıp ahlâkı, iş
ahlâkı, vb. uygulamalı ahlâk teorilerinden ayırmaktadır. Zira bu teoriler mevcut
bir ahlâk sitemi çerçevesinde kendilerini temellendirirken, çevre ahlâkı mevcut
ahlâk teorilerinin dayandığı temel varsayımları sorgulamakta, sonuçta iyi
ve kötüyü yeniden tanımlamaktadır.
Çevre ahlâkının temel
amacına baktığımızda, çevrenin korunmasıyla ilgili tüm çabalardan farklı olarak,
daha çevre sorunları meydana gelmeden devreye girmiş olduğu görülmektedir.
Özellikle tabiî çevreyi de ahlâkın
sınırlarına katarak, her tür hukukî yaptırımdan önce, kişinin kendiliğinden
eylemlerini kontrol etmesi ve çevreye zarar vermeyecek davranışlar
geliştirmesidir. Kişinin tabiata sahip olunması, ele geçirilmesi ve sömürülmesi
gereken doğal bir kaynak olmaktan farklı olarak, tabiatın estetik boyutunu,
bütünlüğünü, insanın bu bütüncül ve organik âlemde sadece mütevazı bir
varlık olduğunu, tabiata verilecek zarardan kendisinin de sonuçta
zarar göreceğini vurgular. Tabiî burada asıl konu tabiatın kendiliğinden
(intrinsic) bir değerinin olup olmağıdır. Zira klâsik teorilere göre tabiatın
bizatihi bir değeri olmayıp, yegane değeri insana verdiği kâr ve menfaatle
ölçülür. Böylece tabiatın araçsal bir değeri vardır. Ancak çevre sorunları
bu nosyonun değişmesine neden olmuş; artık insan tabiatın diğer boyutlarını
keşfetmeye ve daha geniş bir perspektiften çevreye bakmaya
başlamıştır.
İnsan çevreyle yeni bir
diyaloga girerken, şimdiye kadar küçümsediği en azından görmezden geldiği her
tür geleneksel değerlere tekrar dönmektedir. Günümüz dünyasındaki diğer
krizlerle beraber çevre krizi de insanların özellikle kutsal değerleri,
semâvî dinleri ve hatta bazı
ilkel dinlere bile ilgi duyduklarını göstermektedir. Özellikle batıda çevre
ahlâkına öncülük eden bir çok bilim adamı ve düşünür uzak doğu dinî geleneklerine büyük bir
ilgi duymaktadırlar. Bu sıradan bir değişim olmayıp, batı düşüncesinde bir dönüm
noktasını işaretlemektedir.[63]
Zira son üç yüzyıldır batı hep Avrupa merkezli (Eurocentric) bir değerler
sistemine sahipti. Tek medenîyet ve tek kültür vardı. Diğer medenîyet ve
kültürler ya yok edilmiş (Kızılderililer,vb.) ya da batılılaştırılarak
asimile edilmişlerdir. Yukarıda alıntıladığımız Karl Menningerin
sözlerini burada hatırlayabiliriz. Ancak özellikle çevre krizinin neden
olduğu tartışmalar batı kültürünün kalbinde yatan hasatlığın ve zayıflığın
keşfedilmesine katkıda bulundu. Bunun bir sonucu olarak bugün Batıda
Pasifik Değişmesi veya Doğuya Dönüşolarak nitelendirilen bir değişim
yaşanmaktadır.[64]
Böylece ortaçağdan
modernizme ve Protestan reformlarına olan değişim gibi, şimdi de Avrupa
merkezcilikten küreselleşmeye doğru bir değişim şeklinde ortaya
çıkmaktadır. Böylece batılı insan uzak doğu dinlerini ve İbrahimî geleneği
keşfetmeye çalışmaktadır Bu yeni evrensel kültürde eski haritalar, ufuklar ve
maddenin eski katılığı kaybolmaktadır. Uzun yıllardır batının ilgisini çekemeyen
ve ilkel bir din olarak görülen Budizm şimdilerde bir çok batılının ilgisini
çekmektedir. Burada onları en çok etkileyen noktanın bu geleneklerin animist ve
bütün canlıların birlikteliğini ve kutsallığını vurgulayan görüşleridir.[65]
Son tahlilde Pasifik değişme, hakim olma ve güç anlamındaki bilimden,
anlama, aydınlanma; şefkatli ve sorumlu, sınırını ve haddini bilen bir
bilim anlayışına geçişi temsil etmektedir. Bu yeni anlayışın belirgin özelliği
ise, insanın mütevazı bir şekilde kendini ve tabiatı yeniden tanımlaması;
sorumluklarını, görevlerini ve tabiatla olan ilişkilerini ekolojik ilkeleri göz
önüne alarak yeniden tanımlamasıdır.
Kızılderili Büyük Reis
Seattlen mektubunun elden ele dolaşmasının ve çevreye duyarlı herkesin ilgisini
çekmesi bunun değişik bir göstergesidir. Yakın zamanlara kadar ilkel olarak
kabul edilen bir ırk ve kültürün, birden, tabiat ve tabiatın anlamı söz
konusu olunca modern ve çağdaş insana üstat olduğu görülmektedir. Bu mektuptaki
tabiatla ilgili derin kavrayışın modern insanı cezbettiği görülmektedir.
Çok kısa bir alıntı yaparsak:
Toprağın her parçası bizim için
kutsaldır. Parıldayan her bir çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık
ormanlardaki sis, ağaçsız köşe, vızıldayan böcek, halkımızın düşüncesinde ve
yaşayışında kutsaldır. Biz toprağın bir parçasıyız ve o da bizim bir
parçamızdır. Kokulu çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyikler, at,
büyük kartal da erkek kardeşlerimiz... Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar,
midillinin ve insanın vücut harareti, hep aynı aileye aittir. Her şey birbirine
bağlıdır. Toprağa ne olursa, toprağın doğurduklarına da aynısı olur.
Toprak, anamızdır. İnsan toprağa tükürürse kendi suratına tükürmüş
olur.
Şu kadarını belirtelim
ki, Batı bir çevre ahlâkı oluşturma çabasında, kendi kültürel kaynaklarından çok
şimdiye kadar küçümsediği kültürlere gitmek zorunda kalmıştır. Bu aynı zamanda
batı kültürünün insan-tabiat ilişkisi söz konusu olduğunda farklı ve zengin
bakış açıları açısından yoksulluğunu da
göstermektedir.
Peki biz ne yapacağız?
Bir çevre ahlâkının oluşmasını nasıl sağlayacağız? İnsanımızın çevreye
karşı duyarlılığını ve bilincini artırmak için ne gibi bir yorum getireceğiz. Bu
konuda temel referans olarak neleri alacağız/alabiliriz? Yoksa bizler de Büyük
Reis veya Uzak Doğu din ve felsefelerinin gizemine mi sığınacağız?
Bir çevre ahlâkı
oluşturmada bütün kaynaklarıyla kültürümüzün ve tarihî mirasımızın bize
yeteceğini ve yeterli olacağını düşünüyorum. Asırlardır medenîyetlere
beşiklik etmiş Anadolu, İslâmın etkisiyle yepyeni bir kültür ve medenîyete
sahne olmuştur. Bunun en güzel örneklerini Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı
Veli ve diğer düşünürlerimizin görüşlerinde bulmak mümkündür. Bugün bu
düşünürlerimiz başta Batılı entelektüeller olmak üzere, dünyanın dikkat ve
ilgisini çekiyorsa, bu onların gerek insan ve gerekse insan-kâinat ilişkisiyle
ilgili derin kavrayış ve anlayışlarından; sevgi, aşk, kardeşlik ve hoşgörüye
dayanan bir dünya görüşüne sahip olmalarından kaynaklanmaktır. Dahası bu anlayış
ve kavrayışı bizzat kendi hayatlarıyla pratiğe aktarmadaki başarıları, bu
fikirlerin felsefî ve teorik bir seviyede kalmasını
engellemiştir.
Bununla beraber bir
noktayı da itiraf etmek gerekiyor: Çevre bilinci, çevre ahlâkı ve insan-çevre
ilişkisi söz konusu olduğunda, bugün çevrecilerimiz de dahil Kızılderili Büyük
Reisi tanıdığımız kadar bu düşünürlerimizin fikirlerini yeterince
tanımıyoruz. Şimdiye kadar sivil çevreci teşkilatlarımız olsun, Çevre Bakanlığı
olsun bu konuda tanıtıcı kitap, broşür ve afiş gibi çalışmalarla Anadolunun ve
halkımızın bağrından ve tarihinden fışkıran bu fikirleri topluma ve gezegen
kültürüne doğru kayan dünyaya sunamamıştır. III. Çevre Şurasını bu açıdan bir
fırsat olarak telâkki ediyorum. Burada sadece tebliğ çerçevesinde başta Mevlâna
olmak üzere bazı düşünürlerimizden ve tarihimizden bazı örnekler vermekle
yetinilecektir. Bu fikirlerin iyi işlenmesiyle, sadece insanımız için değil,
yeni bir yüzyıla girerken tüm insanlık için kültürümüzün özgün katkılar
yapabilecek güçte olduğunu düşünüyorum.
Çevre sorunlarının
insanları birbirine yaklaştırdığı, ön yargıları kırdığı ve insanların tarihin
hiç bir döneminde görülmemiş bir şekilde yeni bir kimlik aradığı bir
dönemde, bu katkıyı yapmak, üzerimizde bir görev olarak durmaktadır. Bu Şuranın
bu bakımdan tarihi bir önemi olduğunu düşünüyorum. Burada alınacak karar ve
tartışılacak fikirler sadece insanımıza değil, tüm insanlığa ışık tutmalı
ve gelecek için ümit vermelidir. Söz konusu çevre ahlâkı böyle köklü bir temele
dayanmadıkça fantezi ve entelektüel bir birikim olarak kalmaya mahkum
olacağını düşünüyorum.
Bir çevre ahlâkı
oluşturmada, insan-tabiat ilişkilerini yeniden düzenlemede Mevlânanın
fikirlerinin hâlâ özgünlüğünü ve canlılığını koruduğu görülmektedir.
Mevlâna yeni bir yüzyıla girerken tabiatı ve etrafımızdaki âlemi yepyeni bir
gözle görmemize katkıda bulunmaktadır. Bir araştırmacının da işaret ettiği gibi,
Bir din bilgini olarak Rumî, maddî ve manevî fenomenlerin manasına nüfuz etmek
ve realitenin önündeki perdeyi kaldırıp gerçeği gün ışığına çıkarmakla ün
yapmış. ve bundaki başarısıyla da tüm dünyada saygı duyulan bir
düşünürdür.[66]
Âdeta gözümüzdeki modern dünya görüşünün taktığı gözlüğü çıkartarak,
yepyeni bir gözlük takıyor. Bu gözlükle baktığımızda etrafımızdaki her şey
canlı, her şey anlamlı ve kardeş gibi görünüyor. Mücadele, çarpışma ve
hakim olma yerine, yardımlaşma, beraber yaşama, barış ve kardeşlik nosyonlarının
hakimiyetini müşahede ediyoruz. Mevlâna etrafımızdaki âleme sadece çıkarcı ve
araçsal bir nazarla bakan mantalitemizi de değiştirerek, her şeye bütüncül bir
gözle bakan yeni bir mantalite veriyor bize.
Mevlânanın etrafımızdaki
tabiatı ve içindekileri nasıl gördüğüyle ilgili birkaç alıntıyla yetinmek
istiyoruz:
Toprak, su, hava bize ölü
görünseler de, Allah nezdinde canlıdırlar.[67]
Rüzgar, toprak, su ve ateş
kölelerdir. Benimle, seninle ölüdür. Hakla diridirler, ancak onun emrini
tutarlar.[68]
Bu cansız olan bulut vaktinde
yağmur yağdırmanın gerekli olduğunu ne bilir? Bu bitkiyi kabul edip, bir
yerine on veren toprağı da görüyorsun. Bunları bir kimse yapıyor. İşte sen
asıl Onu gör.[69]
Toprak bile ulu Tanrının
kendisine verdiği her şeyden, camid (cansız) olmasına rağmen, haberdardır.
Eğer öyle olmasaydı suyu nasıl kabul ederdi ve her şeye nasıl
süt-annelik eder ve onu beslerdi.[70]
Dünya her nefeste yeniden
yaratılmada, yenilenmektedir. Fakat biz dünyayı öylece durur
gördüğümüzden, bu yenilenmeden haberdar değiliz.
Her an âlem yenilenmekte,
ve biz, görünüşte aynı kaldığından,
onun yenilenmiş olduğunun farkında
değiliz,
bedende, benzerinin devamlılığı
olmasına rağmen
hayat, ırmak gibi her zaman bir
yeniliğe akmakta.[71]
Ey gün, doğ! Atomlar oynuyor,
cezbeye kapılmış ruhlar oynuyor. Kulağına, dansının onu nereye
sürüklediğini söyleyeceğim. Havada ve çöldeki bütün atomların bizim
gibi divane olduklarını iyi bil.[72]
Bu deniz, can balıklarıyla
dopdoludur. Sen görmüyorsun ama etrafında uçuşup duruyorlar. O
balıklar sana kendilerini çarpmaktadırlar. Gözünü aç da apaçık gör.
Balıkları görmüyorsan bile, bari kulağın tesbihlerini duysun.[73]
Kısacası Mevlâna
mahlukatın her birinin, akıl ve temyiz sahibi olanların da, olmayanların da
Allahı tesbih ettiklerinden, her birinin tesbihinin farklı olduğundan
bahsetmektedir.[74]
Mevlânaya göre hayatsız madde yoktur; madde en düşük derecedeki
varlıklarda bile canlıdır.[75]
Bu görüşün kaynaklarına bakıldığında, diğer Müslüman düşünürler gibi,
Mevlânada da Kurânın etkisi ve yansımasının açık olduğu anlaşılmaktadır.
Kurândaki bazı âyetlerin Mevlânanın dilinde şiirleştiği görülüyor. Söz
konusu âyet-i kerimelerle ilgili birkaç örnek verirsek, Mevlânanın
görüşlerinin Kurânî temellerini anlamak hiç de güç
olmayacaktır:
Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan
her şey Allahı tesbih eder. Onu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, Ne
var ki siz, onların tesbihini anlayamazsınız, O, çok halîm (merhametli) ve
bağışlayıcıdır.[76]
Görmedin mi ki, göklerde olanlar
ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve
insanların birçoğu Allaha secde ediyor[77]
Göklerde ve yerde ne varsa, her
şeyin hakiki sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan,
kudreti her şeye galip olan ve hikmeti her şeyi kuşatan Allahı tesbih
eder.[78]
Bildiğiniz şeyleri size veren,
size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allaha karşı gelmek)
den sakının. [79]
Takvâ sahiplerine vâdolunan
cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve
gölgesi süreklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sakınanların (mutlu)
sonudur. Kâfirlerin sonu ise ateştir.[80]
Size tohumlar, bitkiler,
(ağaçları) sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler yetiştirmek için üst
üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik.[81]
Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık.
Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin
ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.
(Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir. [82]
(Allah) su sayesinde sizin için
ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir.
İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.[83]
Görüldüğü gibi,
zikredilen bu Kurân âyetleri âdeta bu büyük düşünürümüzün idrak, bilinç ve
kalbinden yansıyarak, sadece bizleri değil tüm insanlığı aydınlatmakta;
insan-tabiat ilişkisinin metafizik temellerini oluşturmaktadır. Zaten çevre
ahlâkı da insan-tabiat ilişkisi söz konusu olduğunda bu sorumluluğu belirleme ve
sağlam bir metafizik temele oturtma çabasından başka bir şey değildir. Bu
anlayışta cansız, ruhsuz, anlamsız ve amaçsız kâinat yoktur. Etrafımızdaki her
şey canlı, her şey anlamlı ve her şey her şeyle bir ahenk ve birliktelik içinde.
Ekoloji, organik biyoloji ve süreç felsefesinin savunduğu ve günümüzde çok
etkin olmaya başlayan organik âlem anlayışı da bu konuda Mevlânayı
desteklediği görülmektedir. Bütün bunların vurguladığı, bütün
ekosistemlerin bir bütün olduğu ve bizim de bu bütünün bir parçası olduğumuzdur.
Öyle bir parça ki bu bütünün korunması ve geliştirilmesinden sorumluluk
duyabilen, hissedebilen tek varlık. İşte yeni anlayışın oluşturmaya
çalıştığı ve adına çevre ahlâkı denilen olgunun amacı; kâinattaki bütünlük,
güzellik, ahenk ve birliktelik karşısında ürperen ve kendi konumunu yeniden
sorgulayarak kendine yeni bir görev ve sorumluluk yüklemesine çevre ahlâkı
denilmektedir. Zira böyle bir temel olmadan çevre ahlâkını kuru bir
çevrecilik üzerine bina etmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Kültür
tarihimize geniş bir perspektiften bakınca bu bakış açısının Mevlânayla
sınırlı olmadığı görülmektedir. Batı dünyasının insan-tabiat kardeşliği söz
konusu olduğunda tek azizi Asisili Aziz Francis iken, bizim
kültürümüzün, Hoca Ahmed-i Yesevi, Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı
Veliden günümüze bu konuda çok zengin olduğu görülmektedir.
İnsan-tabiat ilişkisi söz
konusu olduğunda aynı bakış açısını çağdaş bir İslâm âlimi olan Bediüzzaman
Said Nursinin Nur Risalelerinde de
görmekteyiz. Kâinatı bir kitap (kitab-ı kâinat) olarak kabul eden Bediüzzaman,
hem tabiata yeni bir anlam ve metafizik bir boyut getirmiş, hem bu kitabın nasıl
okunacağını öğretmiştir. Bunu yaparken daha önceki mutasavvıf-düşünürlerin
kullandığı dili kullansa da Şerif Mardinin de vurguladığı gibi[84]
o buna meta-poetik bir boyut kazandırmıştır. Böylece kâinatı bir kitap gibi
telâkki eden geleneksel İslâm düşüncesine yeni bir boyut kazandırdığı
görülmektedir Allahın varlığı, isim ve sıfatları hakkında konuşurken,
kullandığı malzemeyi kâinat kitabından aldığı görülmektedir. Aşağıdaki alıntıda
da görüleceği gibi bu dil ve kullanım insanın tabiatla olan ilişkisine yeni bir
boyut kazandırmakta, modern insanın tabiatı cansız, ruhsuz, anlamsız
ve saçma olarak gören anlayışına tamamen ters düşmektedir. Aslında onun böyle
bir dil kullanmasının bir amacı da modernitenin dine meydan okumasına bir
cevaptır. Böylece o, tabiata ve tabiî fenomenlere Kurânî bir anlam
yükleyerek, insan-tabiat ilişkisini yeniden tesis etmeye çalışmıştır. Bu
bağlamda şu ifadeler dikkatimizi çekmektedir:
Bir bahçeye benzeyen arzını,
sanatının sergisi, yaratıklarının toplanma yeri, kudretinin aynası,
hikmetinin medarı, rahmetinin çiçekdanlığı, Cennetinin tarlası,
mahlukatının geçiş yeri, mevcudatının mecrası, masnuatının ölçeği yapan Allah,
bütün noksan sıfatlardan beridir. Süslü canlılar, nakışlı kuşlar, meyveli
ağaçlar, çiçekli bitkiler ilminin mucizeleri, sanatının harikaları,
cömertliğinin hediyeleri, lütfunun müjdecileridir. Meyvelerin zinetinden,
çiçeklerin tebessümü, seher meltemlerinde kuşların ötüşmesi, çiçeklerin
yaprakları üzerine yağmurların ahenkle düşmesi, annelerin küçük
yavrulara karşı şefkat beslemeleri bir Vedudun, cin ve insanlara ruhanî ve
canlılara, meleklere ve cinlere kendisini tanıttırması, bir
Rahmanın merhametini sergilemesi, bir Mennanın şefkatini
göstermesidir.[85]
Aynı bakış açısı,
Mevlânanın da ilham aldığı ve yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz âyet-i
kerimelerden hareketle tabiatı Allahın varlığının ve birliğinin delilleri
olarak görmekte ve şöyle demektedir:
Şimdi rüzgarlara bak ki: Sair
hakimane, kerimane faydalarının ve vazifelerinin şehadetiyle, gâyet
mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak, bir Sani-i Hâkim
tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır.
Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbaninin çabuk yerine getirilmesine süratle
çalışmaktır.
Şimdi bak çeşmelere, çaylara,
ırmaklara: Yerden, dağlardan kaynamaları, tesadüfî değildi. Çünkü onlara
terettüp eden, âsâr-ı rahmet olan faydaların ve semerelerin
şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının ifadesiyle ve
bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki, bir
Rabb-i Hakimin teshiriyle ve idharıyladır. Ve kaynamaları ise, Onun
emrine heyecanla imtisal etmeleridir.
Şimdi yerdeki bütün taşların ve
cevherlerin ve madenlerin envaına bak: Bunların tezyinatları ve menfaatli
hâsiyetleri bir Sâni-i Hakîmin tezyiniyle, tertibiyle, tedbiriyle,
tasviriyle olduğunun, onlara müteallik hakimane faydaları ve mesâlih-i
hayatiye ve levazımat-ı insaniye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda
ihzarları gösteriyor.
Şimdi çiçeklere, meyvelere bak:
Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku
vermeleri bir Sani-i Kerîmin, bir Münim-i Rahîmin sofrasında birer tarife,
birer davetname hükmünde olarak, muhtelif renk ve koku ve tadlarla her
neve ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.
Şimdi kuşlara bak: Onların
söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları bir Sani-i Hakimin intak ve söyletmesi
olduğuna delil-i kati ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle
müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir.
Şimdi bulutlara bak: Yağmurun
şıpıltıları manasız bir ses olmadığına ve şimşek ve gök gürlemesi boş bir
gürültü olmadığına kati delil ....
Şimdi göğe bak: Gök içinde hadsiz
ecramdan yalnız kamere dikkat et. Onun hareketi bir Kadir-i Hakimin emriyle
olduğu.... [86]
Düşünürümüzün bir
duasında kullandığı dil ve Allaha hitap şekli de, hem tabiata bakış
açısını ve hem de bir Müslümanın duasında bile insan-tabiat ilişkisini
göstermesi açısından dikkatimizi çekmektedir:
Işık, Senin aydınlatman ve yeryüzü
sergisinde mahlukatını gösterme isteğinle parlar.
Rüzgârlar senin estirmen ve
görevlendirmenle eser.
Sen her türlü noksan sıfatlardan
münezzehsin! Senin saltanatın ne büyük!
Nehirler Senin varidatın depolaman
ve emirlerine boyun eğdirmenle yerden fışkırırlar.
Kıymetli taşlar Senin tedbirin ve
tasvirin ile süslenirler. Senin hikmetin ne eşsiz!
Çiçekler Senin süslemen ve
güzelleştirmen ile tebessüm ederler.
Meyveler Senin ihsanın ve ikramın
ile kendilerini rızk isteyenlerin nazarlarına arz ederler.
Kuşlar Senin ötme kabiliyetini
vermen ve birbirlerine arkadaş yapmanla âhenkle ötüşürler.
Yağmurlar Senin yağdırman ve
kullarına ihsanınla damlalarını serpiştirirler.
Ay ve gezegenler Senin plânlaman,
idare etmen ve aydınlatman ile hareket ederler.
Seni her türlü noksan sıfattan
tenzih ederiz,. Senin burhanın ne nurlu, saltanatın ne açık![87]
İslâm kültüründe
konumuzla ilgili örnekler çoğaltılabilir. Ancak maksadımız açısından bu
kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum. Kendimize ait bir çevre ahlâkı
geliştirmek ve bunu diğer kültürlerle paylaşmak istiyorsak, öncelikle bunun
sistematik olarak ortaya konması gerekir. Bu nedenle öncelikle
kültürümüzdeki bu tür insan-çevre ilişkileriyle ilgili görüşlerin ortaya
çıkarılması gerekmektedir. Edebiyat, tarih, şiir, masal, hikâye, tasavvuf,
tefsir, resim, minyatür, mimarî vb mirasımızın çevreci bir bakış açısıyla
insan-tabiat ilişkileri bazından yeniden araştırılması gerekmektedir. Böylece
toplumumuzun dünya görüşünü oluşturan ve onunun insan-tabiat ilişkileri söz
konusu olduğunda temel genel-geçer değer yargılarını bilimsel olarak ortaya
konabilecektir. Zira tarihimize baktığımızda şimdikinden farklı bir ilişkiler
mekanizması olduğu görülmektedir. Hem buna örnek olması, hem de yukarıda
zikrettiğimiz araştırmaların önemini göstermesi bakımından bir-iki
örnek vermek istiyorum.
Bu bağlamda yakın
zamandaki ecdadımızın insan-çevre ilişkisi çerçevesinde ve çevre ahlâkı olarak
değerlendirilebilecek davranışları gerçekten ilginç ve dikkat çekicidir. Bu
örneklerden birisi ecdadımızın ağaçlarla ilgili sahip olduğu değer
yargılarını ve bakış açısını, diğeri ise hayvanlarla ilgili bakış açılarını
örneklemektedir. Bu konuda elimizde birçok örnek bulunduğunu ve bunun ayrı bir
çalışma konusu olacağını belirtmek isterim. Birincisi İstanbul hayranı Fransız
yazar Claude Farréredir. Bir gözlemini
şöyle anlatmaktadır:
Hikâye, Tophane rıhtımının
merdivenlerinde başladı. O devirde, İstanbul, henüz tamamen Türktü...
Yani hemen hemen bugünkü Fransa, yahut İngiltere gibi. Kruvazörümüzün sandalı
rıhtımdaydı. İçinde gemiye dönmek üzere olan üç subaydık. Tam rıhtımdan
ayrılmak üzereyken nereden çıktıysa, bir tekir kedi peyda oluverdi.
Sandalımıza yaklaştı, kürekleri koklamaya başladı. Arkadaşlardan
biri:
-Hele bak, dedi bir Türk
kedisi!
Evet bizden korkmadığına göre, hiç
şüphesiz bir Türk kedisiydi. Gerçekten İstanbulun kedileri çok bariz şekilde
ikiye ayrılır. Müslüman mahallelerinde yaşayan Türk kedileri -bu
mahallelerde herkes hayvanlara karşı daima iyi davranır- ve Rum yahut
Ermeni kedileri; bunlar reaya mahallelerinde yaşar; buralardaki Doğu
Hristiyanları, Gregoryenler yahut Ortodokslar zayıf olan her şeye karşı
alçakçasına zalim davranırlar. Bu mahallelerde yaşayan kediler, daha insan yüzü
görür görmez selameti kaçmakla bulur.[88]
İkinci olay da
İstanbulda geçmektedir. Fransız doktor A. Brayer anlatıyor:
Bir gün bir Hristiyan hastamın
bahçesinde gezinirken âilesinin kalabalıklaşmış olduğundan bahsederek
evine bir dâire daha ilâve etmek istediğini, fakat beş altı ağaç yıkmak icâb
ettiği için arzusunu yerine getirmesine mâni olan müşkil bir vaziyet içinde
bulunduğunu söyledi ve sözüne şöyle devam etti:
Bu
ağaçların mevcud olduğunu Müslüman komşularımın hepsi biliyor ve hepsi her
gün görüyor. Şimdi bunların yerine ev yaptırdığımı görecek olurlarsa, neden
dolayı ağaçları yıkmaya cüret ettiğimi gelip benden sorarlar ve beni tahkir ve
terzil ederler (aşağılarlar).
Onlar bâtıl Müslüman itikadlarının
himâyesindedirler. Bununla beraber maksadımda muvaffak olmak için elimde bir
çâre yok değil; ama o mâlûm yol uzun bir yol: Diplerine civa koyarak ben bu
ağaçları yavaş yavaş kurutabilirim. Eğer komşularım gözle görülür bir sebep
olmadığı halde birer birer mahv (yok) olup gittiklerini görecek olurlarsa,
tabiî benden şüphe ederler. Fakat ben de işte o tereddüt içinde ucuz kurtulmuş
olurum.
Müslüman -Türklerin asırlardan beri
gölgelerinde dinlendikleri bu güzel tabiat mahsullerine karşı besledikleri
hürmet sâyesinde Türkiyede altı, sekiz ve hattâ on ayak çapında
çınarlar vardır: Bazen bunlar tâzeliklerinde letâfet ve şöhretini temin
ettikleri evi havasız ve zıyâsız bırakacak nisbetler almaktadır.[89]
Görüldüğü gibi, tarihimiz insan-çevre
ilişkileri söz konusu olduğunda, bugün çevre ahlâkı olarak karşımıza çıkan
örneklerle, geniş ve zengin bakış açılarıyla doludur. Ancak şunu da hemen
belirtelim ki, Müslüman toplumlarda Ahlâkî değerler, her zaman hukukî norm ve
yaptırımlardan önce gelmişlerdir. İslâmın ilk ortaya çıkışından bu yana öncelik
her zaman imana, inanca, İlâhî iradeye teslim olmaya, güzel ahlâkı
tamamlamak için gönderilen peygambere uymaya verilmiştir. Bunlara uymayan
veya toplumun değer yargılarına ters düşenlerle ilgili hukuk düzenlemeler
daha sonra ortaya çıkmış ve sistemleşmiş olduğu görülmektedir. İnsan-çevre
ilişkisini Kurân merkezli bir metafizik temele oturtan Müslüman âlimler, takip
eden erken bir dönemde de çevre hukukuyla ilgili düzenlemelere gittiklerini
görüyoruz. Bunun en ilginç örneklerinden birisi, sadece örnek olması
bakımından zikrediyorum, 12.yüzyıl İslâm hukukçularından İzz. B.
Abdisselamdır. İslâm Hukukuyla ilgili bir kitabının bir alt başlığı aynen
şöyledir: Hukuku'l-Behaim ve'l- hayvan
alel insan (Hayvanların İnsanlar Üzerindeki Hakları). Buna
göre, insanlara yüklenen sorumluluğu şu şeklide tespit
etmektedir:
Faydalanılamayacak kadar hasta ve
yaşlı olunca da, onun bakımını ve yiyeceğini en güzel şekilde temin
etmek.
Çekemeyeceği hiç bir yükü
yüklememek.
Gerek kendi cinsinden, gerekse
başka cinsten, kendisine eziyet edecek hiç bir hayvanla aynı yerde
bulundurmamak.
Keserken onu incitmemek. Canı
tamamen çıkmadan, derisini yüzmemek. Kemiklerini
kırmamak.
Yavrusunu gözünün önünde
kesmemek.
Ağıl ve ahırlarını mümkün olduğunca
temiz tutmak.
Çiftleşme döneminde, dişisini ve
erkeğini yan yana getirmek.
Boş yere ve eğlence amacıyla av
yapmamak. Av esnasında avın kemiğini kırmamak, yahut etini haram
kılacak herhangi bir davranışta bulunmamak.[90]
Kanaatimce sahip
olduğumuz çağdaş tecrübe ve birikimle bu değerleri yeniden yorumlayarak ve
sistemleştirerek günümüze taşıyabilirsek, hem kendi toplumumuz ve hem de
insanlık için çok değerli bir iş yapmış olacağız. Pasifik Değişimi ve Doğuya
Dönüş olarak adlandırılan batı toplumlarındaki zihinsel değişim ve arayış
çabaları da, Hint, Çin ve diğer uzak doğu kültürlerine giderken, Anadolunun
bereketli ve münbit toprakları üzerinde boy vermiş, İslâm kültürünün
temel referansı olan Kurânın bakış açısıyla beslenmiş bu fikirlere bigane
ve ilgisiz kalmayacaktır. Bize ait bir çevre ahlâkı oluşturmak, insan-tabiat
ilişkilerini daha sağlam ve metafizik temele oturmak isteyen herkesi ve hatta
dünyanın tüm çevrecilerini kültürümüzdeki bu zengin insantabiat ilişkisini
ve kaynaşmasına incelemeye davet ediyorum.
Bununla beraber,
kültürümüzdeki çevreyle ilgili bakış açılarının ve toplumsal değerlerin ortaya
çıkarılabilmesi için de somut bir öneride bulunmak istiyorum. Bu da çevreyle
ilgili tezlerle ilgili bir projedir. Bu projenin esası: Mastır ve Doktora
tezlerini çevre konusunda yapmak isteyen öğrencilere (Fen ve Sosyal
Bilimler dahil) Çevre Bakanlığı tarafından Çevre Bursu verilmesidir.
Projenin takip ve uygulanması Çevre Bakanlığı Eğitim ve Yayın Daire
Başkanlığınca yürütülecektir. Bakanlıktan burs alan bu öğrenciler,
karşılık olarak da, hem bakanlık tarafından istihdam edilebilirler,
hem de bu tezlerin telif hakları bakanlığa ait olabilir. Kanaatime göre, bu
büyük bir teşvik olacak ve kısa zamanda çevre konusunda yüzlerce çalışma ve
kitap ortaya çıkmış olacaktır. Ülkemizdeki çevre bilincinin daha sağlam bir
temele oturması ve kendimize ait bir çevre anlayışı ve çevre ahlâkı
geliştirmemiz, öncelikle sahip olduğumuz bu tarih mirasını ortaya koymamızda ve
daha sonra da onu yorumlayabilmemizde gerçekleşeceğine
inanıyorum.
Çevre Hukuku kavramının,
en azından bugün kullandığımız şekliyle, çevre sorunlarının ortaya çıkması
ve sadece etrafımızdaki doğayı değil, tüm canlıları ve hatta insanın bizzat
kendi varlığını tehdit eder bir boyuta ulaştığı bir bağlamda ortaya çıktığı
görülmektedir. Aslında bu olgu sadece Çevre Hukukuna ait bir durum da değildir.
Çevre bilim, çevre ahlâkı, sürdürülebilir kalkınma, ekolojik denge vb bir çok
kavram da yine böyle bir bağlamda ortayı çıkmıştır. İnsan-doğa ilişkilerini
düzenleyen bazı normların varlığı kabul edilse bile, bugün anladığımız
anlmdaki çevre hukukunun tarihinin oldukça yeni olduğunu biliyoruz. Zira
çevre hukukunun ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkması 1970li yıllara
rastlamaktadır.[91]
Bu çalışmanın amacı çevre
sorunlarının ortaya çıkışındaki temel felsefî fikirleri incelerken, çağdaş
insanın kimliğinin antroposentrik (insan-merkezli) niteliğine dikkat çekmektir.
Böylece sadece çevre sorunlarının ve çevre hukukunun değil, diğer önemli
çağdaş sorunların temelinde de bu antopocentric anlayışın yattığına dikkat
çekmektir. Sonuç kısmında da, modern insanın kendini her şeyin merkezinde
ve bütün değerlerin kaynağı olarak gören insan-merkezli anlayışının
değişmeye başladığını, böylece 21. Yüzyıla girerken eco-sentrik (çevre-merkezli)
ve bütüncül bir anlayışın hakim olmaya başladığı vurgulanacaktır. Başta
çevre ahlâkı, çevre hukuku vb tartışmaların ise hep bu yeni anlayışın bir ürünü
ve sonucu olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Böylece hukukta, ahlâkta vb.
alanlarda hakim olan insan-merkezli anlayış, yerini çevre-merkezli bir anlayışa
bırakmaktadır. Çevre Hukukunun meşruiyyet zeminini de bu çevre merkezli yeni
anlayışın sağlayabileceğini düşünüyorum.
Bilindiği gibi, çevre
sorunları yoğun olarak II. Dünya Savaşını takip eden yıllarda hissedilmeye
başladı. Bu savaş, sadece milyonlarca insanın ölümü ve yaralanması; bir o kadar
ailenin parçalanması ve tam bir sefalete uğramasına neden olmakla kalmamış, aynı
zamanda medenîyetin ve gelişmişliğin sembolü olan şehirlerin, sanayi
kuruluşlarının ve doğal çevrenin tahrip edilmesinde de çok büyük bir etken
olmuştur. En değerli ve kutsal varlık olan insan varlığına saygı duyulmayan;
ideolojik saplantılarla insanların kitleler halinde yok edildiği bir ortamda,
doğal çevrenin korunmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Bugün çevre
duyarlı insanların aynı zamanda barış ve özgürlük taraftarı olmaları, savaşın,
şiddetin ve işkencenin her türlüsünü reddetmelerinin temelinde böyle bir
tecrübe yatmaktadır. Olaya böyle bütüncül bir anlayışla bakılmadığı ve bunların
arkasındaki temel nedenlere inilmediği takdirde yapılanların fantezi
olarak kalması kaçınılmazdır.
Çevre sorunlarının
yoğunlaşmasıyla, bunların nedenleri üzerinde duranların çoğaldığı görülmektedir.
1960lı yıllarda bu sorunların çarpık kentleşme ve özellikle de aşırı
sanayileşmenin bir sonucu olarak algılandığı görülmektedir.
Özellikle bazı büyük sanayii kuruluşları kârlarını maksimize etmek
için çevreyi kirlemekteydiler. Bunların protesto edilmesi ve ayrıca hükümetlerin
de bazı ciddî tedbirler almasıyla bu sorunların çözüleceği sanılmaktaydı.
Bunun bir sonucu olarak bu yıllardaki çevre hareketlerinin temel niteliğini bu
tür protesto eylemlerinin oluşturduğu görülmektedir.
Ancak Lynn White 1968de
yayımladığı Çevre Krizinin Tarihi Kökenleri adlı makalesiyle, ilk defa bu
sorunun dini, felsefî, bilimsel ve teknolojik temeline dikkat çekerek, çevre
sorunlarının farklı bir boyutunun tartışılmasına neden oldu. Whiteın temel
tezi şuydu: Çevre krizinin temelinde insan-merkezli (antropocentric)
Yahudi-Hristiyan dini geleneği yatmaktadır. Whitea göre sorunun bilimsel
ve teknolojik temelleri olmakla beraber, geniş bir perspektiften
bakıldığında batı medenîyetinin, biliminin ve teknolojisinin temel
varsayımlarının, en azından konumuz açısından çok önemli olan doğaya hükmetme varsayımının
kaynağı bu dini gelenekti. Ayrıca sorunun bu boyutu tüm detayları ile
tartışılmadan ve bunlara alternatif ve yine dinî temelli bir bakış açısı
geliştirilmedikçe insan-tabiat ilişkilerinde daha uyumlu bir davranış
geliştirmek ve bu sorunların üstesinden gelmenin mümkün olmadığına inanıyordu.[92]
Bu iddia büyük bir
tartışmaya neden oldu. Sonuçta, çevre sorunlarının modern insanın, insan ve
doğayla ilgili temel dinî ve felsefî fikirlerinin bir sonucu olarak ortaya
çıktığı görüşü kabul edilmeye başlandı. Bu görüş, bilim felsefesindeki
bazı yeni gelişmelerle de desteklendi. Thomas Kuhnun başarılı bir şekilde
gösterdiği gibi, bilimsel faaliyetleri ve bilimi belirleyen ve yönlendiren;
neleri görmemiz, nasıl görmemiz vb konularda bizi yönlendiren asıl unsur
sahip olduğumuz dünya görüşümüz, varsayımlarımız ve önyargılarımızdır.
Onun ifadesiyle sahip olduğumuz paradigmadır.[93]
Bundan hareketle John Robinson bütün bu sorunların kökeninde kendimiz ve
kâinatla ilgili temel kavramlarımızın yattığını ileri sürmektedir.[94]
Konumuzla ilgili olarak
da, insan-doğa ilişkisinin temelini 17. yüzyıl bilimsel devrimleri sonucu oluşan
bilimsel dünya görüşü oluşturmaktaydı. Bu görüşün en belirgin niteliği ise insan
merkezli bir anlayış olmasıydı. 17. yüzyıl bilimsel devrimlerinden bu yana
kendimizi ve etrafımızdaki doğal dünyayı algılama biçimimiz tamamen
değişmiştir. Çok genel olarak alırsak, Francis Baconun bilim felsefesi,
Descartesin metafiziği ve Newtonun Aristo fiziğinin yerini alan modern mekanik
fiziği kadim ve ortaçağların hakim dünya görüşünün yerini alarak, modern
çağın başlamasının ve şekillenmesinin en belirleyici unsurları oldukları
görülmektedir. Bütün bunların bir sonucu olarak, modern insan şimdiye kadar
baktığından çok farklı ve yeni bir şekilde kendisine ve doğaya bakmaya ve
ilişkilerini de bu bakış açısı üzerinde temellendirmeye başlamıştır. Bu yeni
anlayışın nirengi noktasını ise, bu modern anlayışın daha önceki hakim
dünya görüşlerinden tam bir kopuşu temsil etmesidir. Çağdaş filozoflardan
Charles Taylor, modern kimlik dediği
bu yeni anlayışı kapsamlı bir çalışmayla ortaya koymaya çalışmıştır.[95]
Taylora göre bu yeni kimlik sadece
modern tarihi değil, tüm modern toplumu ve kültürü de şekillendiren temel
unsurdur. Modern hukuku da şekillendiren bu anlayış, insanın doğayı kullanma ve
doğayla olan ilişkilerinin meşruiyyetinin belirleyicisi
olmuştur.
Bundan hareketle, birçok
çevreci düşünür, sadece tüm modern kurumların belirleyicisi olarak değil, aynı
zamanda insan-doğa ilişkilerinin de temel belirleyicisi olarak gördükleri
bu yeni modern kimliği eleştirmişlerdir. Bu kimliğin nirengi noktasını ise,
Descartesin metafiziğinde ifadesini bulan ruh-beden (mind-body) düalizmi
oluşturmaktadır. Bunun üzerinde daha sonra duracağız. Ancak şunu hemen
belirtelim ki, insan-merkezci anlayışın sorunlarımızın temel nedenlerinden
birisi olarak algılanmasının bir sonucu olarak, yüzyılımızın büyük
filozoflarından Hiedegger insanın tabiattaki yeri ve konumuyla ilgili
olarak yeni bir ethos ve yeni bir anlayışa muhtacız demektedir. Böylece bu yeni
anlayışın insan-merkezli olmayıp, insanın tabiattaki konumunun daha
gerçekçi bir temellendirmeye dayandırması gerektiğini vurgulamıştır.
Çevre sorunlarının
insan-merkezli karakterini vurgularken, çevre ahlâkının[96]
da aynı sorunla karşı karşıya kaldığını belirtmemiz gerekir. Çevre ahlâkının,
ahlâkın yeni bir alt dalı olarak ortaya çıkmasındaki en temel nedenler, daha
önceki ahlâk anlayışlarının insan-merkezli karakterleridir. Bu ahlâk
sistemlerinin temel niteliği, insan-insan, insan-doğa ve insan-Tanrı ilişkisini
temellendirmeye çalışmalarıdır. Özellikle de modern ahlâk teorilerine
baktığımızda, insanın doğaya karşı bir ahlâkî sorumluluğu olup olmadığı bir
yana, insanın gelecek nesillere karşı herhangi bir ahlâkî sorumluluğunun
bulunup-bulunmadığına şahit olmuyoruz.
Farklı bir açıdan bakınca
bir dereceye kadar bunu anlamanın mümkün olduğu düşünülebilir. Zira modern
ahlâk teorilerinin formüle edildiği ve geliştirildiği bilgisel alana
baktığımızda, yukarıda kısaca işaret etmeye çalıştığımız modern insanın
kendisi ve dış dünyayla ilgili bilgilerinin bulunduğunu görmekteyiz. Bu
anlayışa göre de, insanın şu anda yaptıklarından gelecek nesillerin etkileneceği
veya olumsuz olarak etkileneceği bilinmemekteydi. İnsanî eylemlerin temel
karakteri ve bunun iyi veya kötü olarak ölçütü şu andaki görünen ve
gözlemlenebilen sonucuydu. Bundan dolayı da bir eylem Ahlâkî olarak iyi veya
kötü olarak tanımlanırken burada ve
şimdi olan durumlar söz konusu edilmekteydi.[97]
Errol Harrisin de işararet ettiği gibi, 17. yüzyılda ortaya çıkan felsefî
fikirlerin bir sonucu olarak deontolojik, faydacı, hedonist ve benzer ahlâk
teorilerinin gelecek durumları Ahlâkî sorumluluk alanına sokmadıkları
görülmektedir. Ahlâkî iyi olarak iyi, sadece insanın arzularını tatmin
etme ve mutluluğu elde etmeyle sınırlandırılmıştır. Ahlâkî bakımdan
sorumluluğun ise sadece insana karşı olan davranışlarımızla sınırlandığı
görülmektedir.[98]
Konuyla ilgili ahlâk teorilerine kısa bir göz atmak yeterli
olacaktır.
Örneğin yararcı
(utilitarian) felsefeye baktığımızda bizim gelecek nesillere sahip
olduğumuz yarar seviyesinde bir şeyler borçlu olduğumuzu ileri sürdüğünü
görüyoruz.[99]
Bununla beraber, gelecek nesillerin kimlerden oluşacağını ve sayılarını
bilmediğimizden, Bentham, Passmore ve Sidgwick gibi yararcı düşünürler, bizimle
hiçbir bağlantısı olmayan gelecek nesillerin sahip olabilecekleri menfaatleri
tamamen reddetmişlerdir. Bunun temel nedeni gelecek nesillerin şimdiki
nesillerin mutluluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin olmayacak
olmasıdır.[100]
Lockeun ve onun ve
çağdaş temsilcisi Nozickin kazanım teorilerine bir göz attığımızda, karşımıza
çıkan sonuç şudur. Eğer herhangi birisi (veya bir devlet) belli bir toprak
parçasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye o şey
üzerine tüketme ve tahrip etme yetkilerini vermektedir. Barry, özellikle
kısa dönemli menfaatler için, ağaçlar, hayvanlar ve toprağın kirletilip
tahrip edilmesini, Locke ve Nozick, liberal mülkiyetin hakkının doğal bir
uzantısı olduğuna inananlarca gerçekleştirildiğini ifade etmektedir.
Bunun sonucu olarak, şimdiki neslin çevreyi tamamen tahrip etmesi halinde
gelecek nesillerin bizleri adaletsizlikle suçlamaları söz konusu
olmamaktadır. Burada problemin kaynağı olan nokta, sözleşmede taraf olmayan
gelecek nesillerin elinde pazarlık gücünün olmamasıdır.[101]
Rousseaunun sözleşmeci
doktrininde de gelecek nesiller için bir ahlâkî sorumluluk topluluk içindeki
bireylerin birbirlerine karşı ödevlerinden kaynaklandığından, üyeleri
henüz doğmamış nesillerden oluşan bir toplum içinde, bu nedenle,
ahlâkî sorumluluk ve adalet kavramlarından bahsetmek imkânsızdır. Aynı
şekilde Thomas Hobbesin gelecek nesiller için ahlâkî ve hukukî bir sorumluluk
taşımadığını ifade etmek gerekir. Hobbese göre, başkaları tarafından zarar
görmemek için bizim de başkalarına zarar vermemiz gerekir. Eğer bu ahlâkî değer,
hukukun sosyal temeli olarak kabul edilirse, gelecek nesiller için herhangi bir
sorumluluğumuz olmaksızın çevreyi tahrip etmemiz, adaletsiz bir davranış
sayılmaması gerekir.[102]
Bununla beraber, bugün
çevre sorularının ortaya koyduğu ve çevre biliminin de bilimsel olarak
kanıtladığı gibi eylemlerimizin niteliği tamamen değişmiştir. Şu andaki bir
eylemimizden ve yaşam tarzımızdan hem gelecek nesiller, hem de tüm eko sistem
etkilenebilmektedir. Bu nedenle, çevre ahlâkçıları Ahlâkî sorumluluğu yeniden
tanımlamaya çalışmaktadırlar. Böylece, Ahlâkî sorumluluğun
sınırlarını, eylemlerimizin etkisinin uzanabildiği gelecek durumları
da içerisine alabilecek şekilde yeniden tanımlıyorlar. Hukukçuların Çevre
Hukuku ve Uluslararası Çevre Hukuku tartışmalarını temellendirirken aynı
endişelerden ve modern insanın eylemlerinin niteliğinin ve sonuçlarının
genişlemiş karakterinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu eylemler sadece burada
ve şimdi olanlar için hukukî sorunlar ortaya çıkarmakla kalmayıp, gelecek
nesillerin veya başka ülkelerde yaşayan insanlar için de hukukî sonuçlar
doğurmaktadır.
Bütün bunları
algılamamızda ve tartışmamızda klâsik insan-merkezli anlayışın, yerini
çevre-merkezli ve bütüncül bir anlayışa bırakmaya başlamasının bir sonucu
olduğunu düşünüyorum. İnsan olarak sadece kendimizi ve kendi
çıkarlarımızı değil, tüm ekosistemin çıkarlarını düşünüyoruz. Zira
biliyoruz ki, bizler bu eko sistemin sahibi ve efendisi değil, sadece bir
parçasıyız. Bu bağlamda daha önceki ahlâk ve hukuk sistemlerinin insan-merkezli
karakterine biraz daha yakından bakmak ve bunu biraz açmanın gerektiğini
düşünüyorum.
R.L. Clarkın da ileri
sürdüğü ve çağdaş ahlâk ve çevre krizinin kalbinde yatan[103]
temel unsur olarak gördüğü insan-merkezciliğin (antropocentrizmin) anlamına
baktığımızda iki önemli nokta dikkat çekmektedir. Birincisi, insanın her şeyin
merkezi ve kâinatın da tek amacı olduğuyla ilgili görüş, ikincisi ise, önemli olanın sadece ve
sadece insanın değerleridir. Kâinat bu değerin devamı ve
geliştirilmesi için vardır. Bu nedenle kâinatın kendi başına ve
münhasıran bir değeri yoktur.[104]
Callicott da
insan-merkezli değer teorisini tanımlarken, onun en belirgin özelliğinin sadece
insana değer atfetmesi ve insan dışında kalan her şeyin sadece araçsal
(instrumental) (yani insanın amaçlarına hizmet ettiği ölçüde) bir değerinin
olduğunu ileri sürmesi olduğunu vurgular.[105]
Bu anlamda aldığımızda antropocentrizmin felsefî, dinî ve diğer
bakımlardan da buna yakın bir şekilde tanımlandığını görmekteyiz. İnsanı
kâinatın efendisi olarak gören bu anlayışa işler yolunda gittiği sürece
ciddî bir eleştiri gelmedi. Ancak, çevre sorunlarının ortaya çıkması, insanın
kendisinin ve sahip olduğu toplumsal değerlerin tüm eko-sistemi tehdit eden
boyutunu gündeme getirdi. Bu bağlamda, çevre ahlâkı, çevre hukuku,
uluslararası çevre hukuku, gelecek nesillerin durumu vb söylemler ortaya
çıkmaya başladı. Böylece sadece antropocentrizm değil, onun şekillendirdiği
tüm kavramlar ve bunların somutlaşmış şekli olan yapılanmalar, yani bilim,
teknoloji, ilerleme, refah toplumu yeni baştan sorgulanmaya ve
eleştirilmeye başlandı.
İnsan-Merkezciliğin dinî
temellerine baktığımızda, Whiteın haklı olarak işaret ettiği gibi
Yahudi-Hristiyan geleneğini, felsefî kökenleri araştırıldığında ise
kartezyen felsefeyi bulmaktayız. Antropocentrizmin kökenleri için kadim Yunan
felsefesine gidilebilirse de, bizim açımızdan önemli olan modern felsefeye
damgasını vuran Kartezyen felsefenin ruh-beden ayırımı ve bunun ortaya koyduğu
sonuçlardır.
İçinde bulunduğumuz çevre
krizinin ilk kez tarihi kökenlerini araştıran Lynn White şu sonucu
ulaşmıştı. Şu andaki bilim ve teknolojimiz Ortodoks Hristiyan kibir/gururumuza
o derece batmıştır ki, sadece onlardan medet isteyerek bu sorunları çözemeyiz.
Sorunlarımızın temeli dinî olduğuna göre, çözümü de dinî olmalıdır.[106]
Whitea göre dünyadaki en
antropocentrik din Hristiyanlıktır. Kadim pagan ve Asya dinlerinin tersine
(Zerdüştlüğü istisna edersek) Hristiyanlık tabiat-insan ayrılığını
vurgulayarak, tabiata hükmetmeyi Tanrının iradesi olarak görmüştür.[107]
Görüldüğü gibi Whitea göre, bilimsel devrimlerin ve bu devrimlerin sebep
olduğu sanayii devrimi, endüstrileşme ve teknolojinin de temelinde Hristiyan
kültüründen gelen dünyaya egemen olma ve boyun eğdirme anlayışı
yatmaktadır.[108]
Bununla beraber burada konunun detaylarına girmek istemiyoruz. Ancak şu kadarını
belirtelim ki, Hristiyanlığın insan-merkezli bir din oluşunda ,Hz. İsanın özel
konumunun rolü unutulmamalıdır. Bu diğer semavî dinlerde görülmeyen bir
özelliktir.
Dini temelli Hristiyan
Ortaçağ dünya görüşünün özü konumuz açısından şöyle
özetlenebilir:
İnsanoğlunun tabiat üzerindeki gücü sınırsızdır. İnsan tabiatı ve içindekileri menfaat ve zevkini artırmak amacıyla istediği gibi kullanabilir. Bitkilerin ruhu ve duyguları olmadığından, ayrıca acı da hissetmediklerinden hiç bir hakları yoktur. Hayvanların da aynı şekilde bir hakları söz konusu değildir.