www.mescere.net

 

YALNIZ GEZEGEN

 


 

Yard. Doç Dr. İbrahim ÖZDEMİR

 

 
 
  

Yard. Doç. Dr. İbrahim ÖZDEMİR

1960 yılında İslahiye’de doğdu. Lisansını Ankara Üniversi­tesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı (1985). 1987-1992 yıllarında Başbakanlık Devlet Arşivlerinde uzman ola­rak çalıştı. 1992 yılında İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak göreve başladı. Yük­sek Lisansını ODTÜ, Felsefe Bölümünde Some Aspects of Ibn Mis­kawayh’s Moral Philosophy konulu te­ziyle 1989’de, doktorasını ise yine ODTܒde The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature konulu te­ziyle 1996 yılında tamamladı.

Yazar özellikle Çevre Felsefesi ve İslâm’ın Çevre Anlayışı konularında olmak üzere yerli ve yabancı birçok bilimsel konferansa katıldı. Hartford İlahiyat Fakültesine (ABD) misafir öğretim üyesi olarak davet edildi ve kendi konu­sunda 6 ay müddetle dersler verdi. (2000)

Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi olarak görevine devam eden yazarın bazı yayınları şunlardır:

The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997.

Çevre ve Din, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997.

Çevre Sorunları ve İslâm, DİB Yay, Ankara, 1995. (Mü­nir Yükselmiş'le beraber). 2. Baskı, Şubat 1998.

Mevlâna Celaleddin-i Rumi’nin Kişilik Çözümlemesi: Aşkta ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş, Reza Arasteh. (Bekir Demirkol ile birlikte), Kitabiyat, Ankara, 2000. (çe­viri)

 

 

 

 

Bu kitap YALNIZ GEZEGEN’i düşünen, onu anla­maya çalışan ve sorunlarını kendine dert edinenlere ithaf edilmiştir.


 

İÇİNDEKİLER

 

 

 

Önsöz.. 1

Çevre - Ahlâk İlişkisi. 3

Çevreyi Korumada Çevre Ahlâkının Önemi  21

I.Giriş: 21

II. Çevre Sorunlarının Nedeni Olarak Modernitenin Eleştirisi 23

III. Çevre Ahlâkının Ortaya Çıkışı 32

IV. Kendimize Ait Bir Çevre Ahlâkına Doğru   42

Çevre Sorunlarının İnsan-Merkezli Karakteri  59

1.İnsan-Merkezcilik Nedir?. 67

2. İnsan-Merkezciliğin Dinî Kaynağı. 68

3. İnsan-Merkezciliğin Felsefî Kaynakları. 71

Çevre ve Din.. 79

İslâmî Bir Çevre Anlayışı. 89

1. Çevre Nedir?. 89

2. İslâm’ın Çevreye Bakışı 90

3. Temizliğin Önemi 98

4. Sosyal Çevrenin Temizliği 100

5. Ağaçların, Ormanların ve Yeşil Alanların Korunması 101

5.1. Kur’ân’da Ağaç. 101

5.2. Hadis-i Şeriflerde Ağaç ve Yeşil Alanlar   104

6. Hayvanların Korunması 107

6.1. Kur’ân’da Hayvanlar.. 108

6.2. Hadis-i Şeriflerde Hayvanlar.. 110

7. İslâm Tarihinden Bazı Örnekler.. 113

8. Dünyanın Kaynaklarını İsraf Etmemek   116

Osmanlı'da İnsan ve Çevre Anlayışı  123

Giriş: 123

İnsanla İlgili Değer ve Davranışlar.. 124

Osmanlılarda Çevre Anlayışı 127

Hayvan Hakları 133

Türkiye’de Çevre Sorunları ve Bilincinin Dünü-Bugünü   137

Giriş: 137

Çevre Nedir?. 141

Temel Çevre Sorunları 142

Hava Kirliliği ve Asit Yağmurları 145

Suların Kirlenmesi 147

Toprak Kirlenmesi ve Erozyon.. 149

Ormanlar.. 150

Ozon Tabakasının İncelmesi 151

Kimyasal Atıklar.. 152

Nüfus Artışı 153

Çarpık Şehirleşme.. 154

Türkiye’de Çevre Bilinci ve Mevzuatının Gelişimi  157

Osmanlı Toplumunda Çevre Bilinci  157

Cumhuriyet Döneminde Çevre.. 165

1982 Anayasası ve Çevre.. 170

Çevreci Sivil Toplum Örgütleri. 174

Çevrenin Dini ve Kültürel Boyutunun Keşfi  178

Sonuç.. 183

Tabiata Farklı Bir Gözle Bakabilmek   191

İslâm Çevre Deklarasyonu 199

İnsanın Sorumluluğu.. 200

Çevre Ahlâkı 202

Sürdürülebilir Kalkınma Ahlâkı 205

Dünyanın Korunması ve Kalkınmasında Ahlâka Gösterilen ilgideki Artış. 207

Ahlâkın Katkısı 215

Yeşil Savaşçı Gorbi. 223

Time'ın M. Gorbaçov'la Yaptığı Söyleşi 226


Önsöz

 

 

 

 

YALNIZ GEZEGEN bizim gezegenimiz. Havasını soludu­ğumuz, suyunu içtiğimiz, yetiştirdikleri ile beslendiğimiz dün­yamız ve evimiz. Ancak son zamanlara kadar onu hakkıyla tanıyamadık ve kadrini bilemedik. Onu cansız, almasız, ruh­suz bir madde yığını sandık. Onun da canlı olduğunu, geliş­tiğini ve tıpkı bizler gibi olumsuzluklardan etkilendiğini yeni yeni öğrendik. Bencil insanoğlu geç fark etti geze­genimizin yalnızlığını. Ancak bir şeyler yapmak, gezegenimizi ve bizleri tehdit eden sorunların üstesinden gelmek için henüz geç mış sayılmayız. YALNIZ GEZEGEN’i düşün­mek hepimizin göre­vi, hem de en önemli görevi olmalı. Zira geleceğimiz ve gelecek nesillerimiz onun sağlıklı olmasına bağlı.

Elinizdeki kitap YALNIZ GEZEGEN’i düşünme, onun aş­kın anlamını ve kutsal boyutunu keşfetme; onu tehdit eden sorunları anlama çabalarının sonucu olan yazılardan oluşu­yor. Bu yazılar çevre, çevre felsefesi, çevre ahlâkı, çevre-din ilişkisi, İslâm’ın çevre anlayışı vb konularında odaklaşıyor. Yazıların bir kısmı daha önce çeşitli dergilerde yayınlanmış, bir kısmı ise bilimsel toplantılara tebliğ olarak sunulmuştur. Bunları bir araya getirme ve kitap olarak yayınlama konu­sunda dostların teşviki olmasaydı, bu yazılar şurada-burada “yalnız” yetimler gibi durmayı sürdüreceklerdi.

Yazılar farklı bağlamlarda yazıldığından, birbirinden ba­ğımsız. Okuyucu istediği yazıdan başlayabilir. Yazılarda tek­rarların meydana gelmesi bir kusur olarak görülebilir. Bu da kitabın farklı zeminlerde ve bağlamlarda yazılmış yazılardan meydana gelmesinden kaynaklanıyor. Hoş karşılanmasını ümit ederim.

Son yıllarda çevre sorunları, çevre felsefesi, sürdürülebilir kalkınma, dünyamızın geleceği ile ilgili yayımlanan kitapların sayısındaki artış yeterli düzeyde olmasa da sevindiricidir. Tüm bu yayınların güçlenen çevre bilincinde elbetteki büyük katkısı var. Elinizdeki kitap bu tartışmalara mütevazı bir katkıda bulunur ve çevreye “farklı” bakma, kâinatın müte­vazı bir üyesi olarak YALNIZ GEZEGEN’e karşı sorumlu­luklarımızı hatırlamaya vesile olursa amacına ulaşmış ola­caktır.

Bu yazıların kitap olarak huzurunuza gelmesinde emeği geçen tüm dostlara teşekkür etmeyi edası gereken bir görev olarak görüyorum.

 

İbrahim ÖZDEMİR

Çayyolu / Ankara


Çevre – Ahlâk

İlişkisi*

 

 

 

 

 

Çevre-ahlâk ilişkisi ve bu bağlamda ifade edilen çevre ahlâkı yeni bir konu olup, ahlâk felsefesinin bir alt dalı ola­rak ele alınmaktadır. Dünya çapın­daki çevre sorunlarının or­taya çıkması ve insanın bunların üstesinden gelme çabaları çer­çevesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Bu bakımdan, kendi­sin­den önce ortaya çıkan tıp ahlâkı, iş ahlâkı vb. pratik ah­lâk kuramlarına benzemekle beraber, konuyla ilgili tartış­ma­ların tarihi oldukça yenidir. Felsefecilerin konuyla ilgilen­mesi ve çevre -ahlâk ilişkisiyle ilgili tartışmalara katılmaları; ko­nuyu felsefî ve eleştirel olarak ele almaları ise daha da ye­nidir. Ömer Naci Soykan’ın tespitiyle “felsefe ve felsefe­ciler çevre sorunlarıyla ilgilen­mekte gecikmiştir.”[1] Her za­man bili­min önünde giden fel­sefe, her nedense bu sefer onun arka­sında kalmıştır.

Bunda biraz da baskın bilim anlayışı ve teknolojiye olan sarsılmaz inancın da rolü olduğunu düşünüyorum. Zira çev­re sorunlarının ilk ortaya çıkışı II. Dünya Savaşından sonraya rastlar. Ancak ilk çevreci hareketler 60’lı yıllarda başlamakla beraber, esas yoğunluk ve büyük gösteriler 70’li yıllarda or­taya çıktı. Ancak bütün bu çevreci hareketlerin ve protes­toların niteliğine bakıl­dığında olayın Ahlâkî boyutundan çok, teknoloji ve aşırı sanayileşme sorunu olarak ele alındığı gö­rülür. Bu nedenle alınacak bazı yasal ve teknolojik önlem­lerin veya daha az teknolojilerin uygulanmasıyla sorunun çözüleceği sanılı­yordu.[2] Çevreci hareketlerin aynı dönemde siyasallaş­masının ve güçlenmelerinin de yine bununla ilgisi olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak 80’li yıllarda çevre sorunları olarak adlandırılan ve sadece doğal dengeyi değil, gerekli önlemler alınmadığı tak­dirde başta insanın bizzat kendi hayatı olmak üzere, tüm yaşamı tehdit ettiği ileri sürülen ekosistemdek i bazı sorun­ların daha derin boyutları üzerinde durulmaya baş­landı. Yeni bir ahlâk felsefesi geliştirmeye çalışan filozoflara göre “çevre sorunlarının kayna­ğını çevreye yönelik davranışları­mızı yönlendiren, evrene, insana, insanın evrendeki yerine, yaşamın anlamına ilişkin temel felsefî inançlarımız” oluşturu­yordu.[3] Böylece ilk defa insan-doğa ilişkileri, insanın doğaya karşı tutum ve davra­nışlarının Ahlâkî boyutu vurgulanmaya başlandı. İnsan-doğa ilişkilerinin boyutları anlaşılmadan, bu boyutun mevcut sorunların ortaya çıkmasındaki etkileri tar­tışılmadan ortaya atılacak çözümlerin pek tutarlı ve yararlı olamayacağı açıktır. Hatta daha çok bilim ve daha çok tek­nolojilerin ekonomik olarak da ek yükler getirdiği ileri sürü­lerek, zaten sınırlı kaynakları olan dünyamızın geleceği açı­sından ko­nuyla ilgili Ahlâkî boyutun vurgulanmasının daha pratik ve makul olduğu görülmektedir. Schumacher’in ko­nuyla ilgili şu tespitleri aynı zamanda Ahlâkî boyuta da işaret ettiği için önemlidir:

Çevre kirlenmesine karşı savaşmak, doğanın yara­tıklarını korumak, yeni enerji kaynak­ları bulmak ve barış için­de yaşamayı sağlayacak daha iyi işle­yen anlaşma­lara varmak amacıyla, daha çok kay­nak seferber etmekle çağdaş dünya­nın yıkıcı güçlerini “de­netim altına alabileceğimizi” sanıyor­sak, hakikat­lerden kaçıyoruz demektir. Gerçi ser­vet, eğitim, bilimsel araştırma ve daha birçok kaynak uygarlığa ge­reklidir; ama bugün en çok gerekli olan bu araçların hizmet edeceği amaçların yeniden bir gözden geçi­rilmesi ve değiştirilmesidir.[4]

Başka bir ifade ile, insanın sahip olduğu dünya görüşü ve değer yargılarının çevresiyle olan ilişkilerinde temel belir­leyici olduğunu vurgularsak,[5] bu gö­rüşler araştırılmadan, tar­tışılmadan ve eleştirilmeden insan­ların görüş ve tavırlarını değiştirmenin mümkün olmadığı söylenebilir.

Çevre sorunlarının sadece tekno­lojik önlemler ve yasal düzenlemelerle çözülemeyeceğinin anlaşılması üzerine, soru­nun Ahlâkî boyutunun önemi her kesimce kabul edilmeye başlanmıştır. Konuyla ilgili yayım­lanan bir raporda “ortada Ahlâkî seçim yapma sorunu var­dır”; “ne kadar hesap yapı­lırsa yapılsın, tek başına yanıtları bulmaya yetmez... Dün­yanın dört bir yanındaki genç insan­ların alışılagelmiş değer­lerin geçerliliğini sormakta olmaları sanayi uygarlığından du­yulan yaygın rahatsızlığın bir belir­tisidir” demektedir.[6] Bu­nun diğer bir örneği ise, BM’in önerisiyle hazırlanan Ortak Geleceğimiz adlı kitabın başında komisyon başkanı Gro Harlem Brundland’ın bütüncül yeni bir ahlâk için insanlığa çağrıda bulunmasıdır.[7]

Bu ve benzeri çağrılarla çevre sorunlarının Ahlâkî boyutu tartışılmaya başlanmıştır. Aslında daha önceleri Leopold ve Schweit­zer doğaya karşı daha saygılı yeni ahlâk anlayışları ileri sürmelerine rağmen, gereken ilgiyi göreme­mişlerdi. An­cak çevre sorun­larıyla beraber doğayla ilgili tutum ve dav­ranışlarımız, bun­ları motive eden dünya görüşümüz ve temel değer yargı­larımızla olan ilişkisi kabul edilmeye başlandı. Bunun sonucu olarak hem bilimsel modern dünya görüşü, hem de geleneksel görüşler tartışılmaya ve eleştiril­meye baş­landı. Çevre ahlâkı tartışma­larının hem pozitivist bilim anla­yışının eleştirildiği ve eski iti­barını yitirdiği, hem de post-mo­dern durum denen, diğer kültür ve geleneklere daha hoş­görülü baktığını iddia eden bir zamana rastlaması, rastlantı veya tesadüf değildir. Çevre-ahlâk ilişkisiyle ilgili literatürün büyük çoğunluğunun son onlu yıllarda[8] olmasının nedeninin de bu bağlamda düşü­nülmesi gerekir.

Kısaca, çevre sorunlarının dünya çapında bir bunalım hâline gelmesi ve insanlığın geleceği için bir tehdit oluştur­ması üzerine, sorunun tüm boyutları vurgulanmaya başlan­mıştır. Bu bağlamda insan-doğa ilişkilerinin meşruiyyet ze­mini ve tarihi boyutu; insan-doğa ilişkilerinin arkasındaki dünya görüşü /görüşleri tartışılmaya başlanmıştır. Geleneksel ahlâk kuramlarında, çevre gereken ilgiyi görmezken veya Ahlâkî bakımdan nötr bir durumda iken, yeni ahlâk tar­tışmalarında “çevre ahlâkı” ahlâk felsefesinin bir alt dalı ola­rak yerini almaya başlamıştır. Ancak öncelikle çevre-ahlâk kavramlarıyla ilgili bir iki noktaya işaret etmek, daha sonra da çevre ahlâkıyla neyin anlaşıldığını vurgu­lamak istiyoruz.

Gerek çevre ve gerekse çevre ahlâkı tartışmalarının he­nüz yeni olduğu ifade edilmişti. Her yeni alan için olduğu gibi bu alanda da bir kavram kargaşasının olması normaldir. Ko­nuyla ilgili tartışma ve araştırmalar arttıkça, hâliyle bu kav­ramlar da yerine oturacaktır. Bununla beraber çevre ve çev­re ahlâkıyla neyin anlaşıldığına işaret etmek yararlı olacaktır.

Çevre derken, daha çok, ekoloji biliminin de etkisiyle sa­dece doğal ve fizikî çevre anlaşıl­maktadır. Bu tanım doğru olmakla beraber, bir felsefe öğ­rencisi için en azından eksiktir. Zira insanlık tarihine bakıl­dığında, insanın etkilediği ve et­kilendiği, değiştirdiği ve ken­disinin de durumunda değişme meydana geldiği çevre(ler) sadece doğal çevreyle sınırlan­dırılamayacak kadar çeşitlilik göstermektedir. Bundan dolayı çevre kelimesi bugün çok geniş bir yelpazede kullanılmak­tadır. Bunda çevre sorunlarının sergilediği karmaşık yapı ve bu sorunların oluşmasında birden fazla ve yine karmaşık nedenlerin olmasının etkisi olabilir.

 Bundan hareketle Ahmet İnam, çevre kavramının daha iyi anlaşılmasının, insan-toplum ve insan doğa ilişkilerinin daha bütüncül bir kavrayışı için şart olduğunu vurgulayarak 4095 çeşit çevreden bahsetmektedir.[9] Ayrıca insanlığın karşı kar­şıya bulunduğu bozulma ve bunalımın sadece doğal çev­reyle sınırlandırılmasının doğru olmadığını da vurgulamak­tadır. Buna göre insanın diğer çevreleriyle de sorunları, hem de çok ciddî sorunları bulunmaktadır. Bununla beraber, bu­rada İnam’ın dış ve iç çevre diye kavramlaştırdığı ayrım üze­rinde kısaca durmak isti­yoruz. Buna göre dış çevre: Top­lumsal çevre, Politik çevre, Ekonomik çevre Doğal çevreden oluşmaktadır.

İç çevre ise: Düşünme-düşünce çevresi, Bilgi çevresi, Duygu çevresi, Anlam çevresi, Sanat çevresinden oluşmak­tadır.

Ayrıca bu iki çevre arasında köprü görevi gören; Teknik-teknolojik çevre, Ahlâk, ve tarih çevreleri bulunmaktadır.”

İnam, “çevre sorunları yal­nızca doğal çevre sorunu de­ğil” derken, aslında çevre buna­lımının derinlerdeki köklerine işaret ederek soruyor:

Doğal çevrenin kirlenmesi, toplum­sal ve politik çevremizin yanlış işleme­sinden, anlam çevresinin yozlaşma­sından değil mi? (....) Büyük çev­reyi oluşturan küçük çevreler teker teker yozlaşmış, bunlar arasındaki iliş­kide uyum yok. Çevre sorunu bu işte.

İşte, ahlâkın çevreyle ilgili tartışmalara girmesi ve çevre ahlâkının yeni bir dal olarak ortaya çıkması insan-doğa ara­sındaki uyumu yeniden kur­maktan başka bir şey değildir.

Ülkemizde çevre konusuna felsefî bir açıdan eğilen ve as­lında felsefecilerin konuyu ihmal ettiklerini ifade eden diğer bir filozofumuz ise Ömer Naci Soykan’dır. Soykan da çev­renin sadece ekolojinin bize tanımladığı şekliyle algılanma­sını eksik bulur. Bu bağlamda kullanılan “ekosophie” (çevre bilgeliği) kavramı yerine “kosmosophie” (evren ya da dünya bilgeliği) kavramını teklif eder.[10] Soykan’a göre ekoloji teri­mini ilk defa kullanan Haeckel bunu “evbilimi” anlamında ve daha çok hayvan ve bitkilerin birbiriyle ve içinde yaşa­dıkları çevreyle olan ilişkilerini anlatmak için kullanmıştır. Soykan’ın bu kavrama itirazı, onun hayvan ve insanla ilgili yaptığı temel bir kavramlaştırmadan kaynaklanmaktadır. Ona göre, hayvan çevresine uyum sağlayan bir varlık iken, insan “çev­resini değiştirerek, onu kendisine uydurur.” Ancak insanın çevreyi kendisine -kendi dünya görüşüne- (vurgu benim) uydurması bugünkü çevre sorunlarına neden olmuş­tur. İnsan hayvan arasındaki farkı vurguladıktan ve böylece bu farkın pek vurgulanmadığını da ima ettikten sonra Soy­kan şöyle der: “İnsan dışında hiçbir canlı doğal dengeleri bozamaz.”[11]

Görüldüğü gibi çevre sorun­ları söz konusu olduğunda bunu sadece doğal ve fizikî çev­reyle sınırlandırmak, sorun­ların gerek tam olarak anlaşılması ve kavranması ve gerekse sorunun insanî boyutunun vur­gulanması açısından eksik ola­caktır. Böyle olmakla beraber, çevre sorunları söz konusu olduğunda, ilk elden doğal ve fizikî çevre anlaşılmaktadır. Ayrıca çevre ahlâkının temel sorunlarının başında insanın ken­di dışındaki varlıklara karşı olan sorumlulukları geldiğin­den, bu çalışmada biz de çevre der­ken, öncelikle insanın içinde yaşadığı, etkilediği ve etkilen­diği doğal çevreyi vurgu­luyoruz. Bununla beraber konunun karmaşık yapısının da unutulmaması gerektiğini ifade etmek istiyoruz.

Çevre ahlâkı kavramıyla ilgili olarak üzerinde ittifak edil­miş bir tanım yoktur. Ancak çevre sorunları çerçevesinde insan-doğa ilişkilerini Ahlâkî bir bağlamda açıklama girişi­miyle beraber ortaya atılmış bir çok tanım vardır. Hepsinin ortak niteliği ise, çevre -insan ilişkilerinin şim­diye kadar pek öne çıkmayan veya doğa aleyhine ortaya çıkan Ahlâkî yö­nünün vurgulanması; insanın doğal çevreye ve diğer varlık­lara karşı Ahlâkî sorumluluk duygusuyla yak­laşmasıdır. As­lında sorunla ilgili güçlüklerin temelinde, gele­neksel ahlâk kuramlarında insan dışındaki varlıkların Ahlâkî bir nesne olarak ele alınmaması yatmaktadır.[12]

Ahlâk’ın gelişimine baktığımızda bunu açıkça görmek mümkündür. Zira geleneksel ahlâk kuramlarında temel so­run:

insan-insan,

insan-toplum ilişkileridir.

Bu ilişkilerin insanın mutluluğunu (egoist) veya toplumun mutluluğunu (faydacı) sağlayacak şekilde temellendirildiği görülmektedir.[13] Bunun istisnası ise deontolojik ahlâk ku­ramlarıdır. Bu kuramlarda insanın doğa ve doğadaki var­lıklara karşı sorumluluğundan bah­sedilmemekte veya her­hangi bir sorumluluğu olmadığı, do­ğayı ve doğadaki varlık­ları istediği gibi kullanabileceği ve mutluluğunu arttırmak için bunlardan yararlanabileceği vurgulanmaktadır.

Bu açıdan ahlâkın bir bilim olarak ilk defa ortaya çıktığı kabul edilen antik Yunan’a bakıldığında durum şöyledir: Aristo’ya göre hayvanların değeri, sadece insanın menfaat­lerine hizmet etmektir.[14] Aristo’nun bu tanımı çok önemlidir. Zira onun insan ve hayvanların moral statüsüyle ilgili bu gö­rüşleri kendisinden öncekilerle aynı doğrultuda olduğu gibi, kendinden sonraki dönemler için de belirleyici ve çok etkili olmuştur. Aristocu bilim iki bin yıl kadar bilim dünyasında etkili olmuştur. Onun siyasî etkileri de hakeza. Örneğin, Aris­to’nun daha aşağıdaki insanların, üsttekilere hizmet etmeyle (kölelik) ilgili fikirlerini bugün kabul etmezken, insanlar dışın­daki varlıklara karşı fikirlerini hâlâ paylaşmaya devam edi­yoruz.[15]

Stoacılar bile, diğer fikirlerinde Plato ve Aristo’ya muha­lefet ederken, hayvanların Ahlâkî alanın dışında bıra­kılma­sında onlardan daha kararlı görünmektediler.[16] Klâsik Yu­nan’da hayvanlara karşı daha merhametli davranan ve on­ları Ahlâkî alanın içine alan iki düşünür Epikür ve Plutach’tır. Bunlara göre hayvanlar bizim gibi akıl sahibi olmasalar da, kendilerine ait bir dünyaları vardır. Bu ne­denle sadece bizim çıkarımız ve kullanmamız için yaratıl­mamışlardır. Özellikle Plutach hiç et yemez ve hayvanlara karşı da çok iyi davra­nırdı.[17]

Ancak batı dünyasında hâlâ hakim olan anlayış bilindiği gibi Platon ve Aristo çizgisinin görüşleridir. Epikürcü ekolün görüşleri ancak 19. yüzyılda tekrar taraftar bulurken, insanı en üstün varlık olarak gören ve Ahlâkî olanı ona münhasır kılan, insan dışında kalan her şeyin sadece insanın çıkarı için olduğu, başka bir değeri olmadığını ileri sü­ren görüş klâsik çağdan sonrada batı düşünce geleneğinde hakim tek görüş olmuştur. Hristiyanlık, insanın Tanrının bizzat kendi imgesin­den yaratıldığını vur­gulayarak, ahlâkın temel hedefinin insan olduğunu, başka bir şey olmadığı görüşünü iyice pekiştir­miştir.[18] Kısaca gerek klâsik Yunan ve gerekse Hristiyan an­layışının temel varsa­yımı insan doğa ilişkisinin, insanın do­ğaya hakim olması ve onu kendine boyun eğdirmesidir.[19]

Geleneksel ahlâkın bu niteliği bugün bü[20]tün çevre filo­zofları tarafından vurgulanmakta ve eleştirilmektedir. Ancak buna ilk defa dikkat çeken, ahlâkın gelişmeci niteliğini vur­gu­layarak artık yeni bir adım atarak insan-doğa arasındaki ilişkileri de Ahlâkî bir boyuta oturtmanın gerektiğini ilk söy­leyenlerden biri Aldo Leopold’dur. Leopold’a göre ahlâkın gelişimi şu sırayı takip etmiştir: Ahlâk öncelikle insanlar ara­sındaki ilişkileri konu edinmiştir. Daha sonra ise, insan ve toplum arasındaki ilişkileri temellendirmiş.

Son adım ise, Leopold’ın land ethic dediği, “toprağı, ha­vayı, suyu, bitkileri ve hayvanları” ahlâkın sınırları içine al­masıdır. Yani insan-doğa ilişkilerini yeni bir Ahlâkî temele oturtmaktır[21]

Böylece ahlâkın insan-doğa ilişkilerinde, doğanın fethe­dilmesi ve ele geçirilmesiyle ilgili sağladığı meşrulaştırma, yerini doğa ve doğadaki her şeyle beraber yaşama ve onla­rın yaşamına saygı gibi yeni bir ahlâkî görüşe bırakmaktadır. Aslında geleneksel ahlâk kuramlarının temel niteliklerine baktığımızda Leopold’un eleştirilerinde haksız olmadığı gö­rülür. Geleneksel ahlâkın özellikleri şöyle özetlenebilir:

İnsan dışındaki varlıklarla ilgili eylemlerimiz, Ahlâkî ba­kımdan bir öneme sahip değildir (bu eylemlerimizden dolayı sorumlu tutulamayız.)

Ahlâkî bakımdan önemli olan doğrudan insanın-insanla veya bizzat insanın kendisiyle ilgili eylemleriyle ilgilidir. Bun­dan dolayı tüm geleneksel ahlâk teorileri insan-merkez­lidir (antropocentric).

Doğayla ilişkilerinde sadece “insan” ve onun temel du­rumu esas olarak alınmakta ve techne’yi yeniden şekillendi­ren özne olarak ele alınmamaktadır.

İyi ve kötüyle ilgili eylemler sadece eyleme yakın alanla ilgili olup, gelecek durumlarla ilgili değildir. Eylemin amaç­ları zaman ve mekânla sınırlandırılmaktadır. Eylemin etki alanı dar ve küçük, zamanı ise görülebilen zaman dilimi ve ulaşılan amaç olmakta, sorumluluk alanı da dardır.[22]

Bütün bunların bir sonucu olarak ahlâk şimdi ve burada olan durumlar için ve insan-merkezli olarak anlaşılmıştır. Görüldüğü gibi, insan dışındaki varlıklar ve gelecek nesillere karşı sorumlu olup olmadığı (eylemlerimizin şu anda olmasa bile ekosistemi tahrip edici etkileri) gibi konular geleneksel ahlâk kuramları için bir sorun oluşturmamaktadır. Gelenek­sel ahlâk kuramlarının birbiriyle bağımlı şu ortak noktaları içerdikleri unutulmamalıdır:

İnsanın kendi doğası ve şeylerin doğası tarafından belirle­nen durumu bir seferde ve her zaman için aynı kala­cak bi­çimde verilmiştir;

Bu temel üzerinde insan için iyi olan belirlenebilir;

İnsan eylemlerinin sınırının ve bunun sonucunda mey­dana gelen sorumluluğunun dar bir çerçeve ile sınırlandırıl­ması.[23]

Ancak bu varsayımlar, eylemlerimiz söz konusu olduğun­da, daha önce de işaret edildiği gibi, eylemlerimizin doğasını ve içerdiği sonuçları yansıtmamaktadır. Jonas’ın ifadesiyle:

belli güçlerimizin gelişmesiyle, insan eyleminin doğası da değişmiştir. Ahlâk insan eylemiyle ilgilen­diğinden, insan eylemlerinin doğasın­daki bu gelişme, ahlâkta da bir değiş­meyi gerekli kı­lar.[24]

Bütün yukarıda işaret edilen hususlardan dolayı, insan eylemlerinin değişen doğasını da göz önüne alan yeni bir ahlâk anlayışına ihtiyaç olduğu söylenmektedir. Bu ahlâkın temel niteliği olarak da, artık insan dışındaki tüm varlıklara karşı insanın daha duyarlı davranması ve onları istediği gibi kullanamaması, doğal dengeyi bozacak her türlü eylemden ahlâkî bir duyarlılıkla vazgeçmesi olarak vurgulanmıştır.

Bununla beraber, eğer çevre ahlâkından bahsedile­cekse[25], bunun klâsik ahlâktan farkı ne olacaktır? Bütün bu ve benzeri sorular çevre ahlâkı tartışmalarının odak nokta­sını oluş­turuyor. Bununla beraber çevre ahlâkının tam bir tanımı da yapılamamaktadır. Ancak bu konuda iki görüş üzerinde duracağız: Birincisi, özellikle Frenkane tarafından savunulan görüştür. Buna göre, yeni bir çevre ah­lâkı icad etmeye gerek yoktur. Geleneksel ahlâk anlayışlarımızı göz­den geçirir ve onların ge­rektirdiği şekilde yaşamımızı düzen­lersek, çevre koruma için yeni bir ahlâk icad etmeye ge­rek kalmayacaktır. Ahlâkî görüşlerimizi yeniden düşünür ve top­lum için en büyük faydayı (gelecek nesilleri de düşüne­rek) hedeflersek, insanın dışındaki varlıklara karşı daha korumacı bir tavır geliştirebiliriz.[26]

Bununla beraber, birçok yazar insan-merkezci olmayan yeni bir çevre ahlâkından bah­setmekte ve bunun temel nite­liklerini de şöyle sıralamak­tadırlar:

Çevre ahlâkı insanın dışında da varlıklar olduğunu ve bunların insan için sağladığı çıkar ve menfaatler söz konusu olmadan, sadece ekosistemde birer varlık oldukları için Ah­lâkî bakımdan önemli olduklarını kabul etmelidir.

Bu kabul etme bilinçli varlıkların yanında bazı bilinci ol­mayan varlıkların da Ahlâkî bakımdan önemli olduklarını içermelidir.[27]

Ancak B. Callicot t’un çevre ahlâkıyla ilgili ileri sürdükleri ise şöyle:

İnsan-merkezci olmayan bir değer ku­ramı geliştirmelidir.

Yabancıl ve evcil organizma ve türler için, insanlar söz konusu olmadan öz­sel değer (intrinsic value) sağlama­lıdır.

Kavramsal olarak modern evrimci ve ekolojik biyoloji ile uyum içinde olma­lıdır.

Yine şu andaki ekosistem, onu mey­dana getiren parçalar, onu tamamla­yan türler için özsel değer sağlama­lıdır.[28]

Çevre ahlâkçılarının vurguladıklarından anlaşıldığı gibi, çevre ahlâkını temellendirmede esas rolü çevrebilim oyna­maktadır. Tabiî bu da beraberinde birçok sorunu getirmek­tedir. Burada bunun üzerinde dur­maktan ziyade, başka bir noktaya dikkat çekmek daha yararlı olacaktır. Bu da, çevre ahlâkını çevre bilimi üzerine bina etmekten çok, insan ey­lemlerinin değişen niteliklerine bakmak ve Ahlâkî sorum­luluğu bu açıdan yeniden tanım­lamaktır. Ancak bu eylem­lerin gerçek boyutu ve etkilerini anlamada çevrebilim yine de bize yardımcı olabilir.

Eylemlerimize baktığımızda bu hem geleneksel ahlâk an­layışını anlamamızı ve hem de onu tamamlayan veya geliş­tiren alternatif kuramları geliştirmemizde bize yardımcı ola­bilir.[29] Jonas, daha önce de işaret edildiği gibi, geleneksel ahlâk öğretilerinin insanın, belli bir zaman ve mekan içinde meydana gelen ve sınırları belirlenebilen eylemlerini esas olarak aldıklarını, iyi ve kötüyü buna göre tanımladıklarını ifade eder. Zira insan eylemleri, doğaları gereği, ne diğer canlı türlerini yok etmek, ne de doğal dengenin düzenini toptan tehdit gibi sonuçları içermiyordu. Niteliği ve gücü gereği böyle bir potansiyeli de yoktu. Ancak zamanla, deği­şen bilim anlayışı (Bacon), gelişen mekanik yeni dünya gö­rüşü (Descartes ve Newton), ilerlemeci uygarlık anlayışı (ay­dınlanma) ve insanın elinde bir güç olarak biriken kümülâtif bilgi ve teknolojiyle birleşince, insanın eylemleri klâsik sınır­larını yıkarak, çok büyük boyutlar kazanmıştır. Çevre sorun­ları olarak karşımıza çıkan sorunların çoğunun bu gücün şöyle veya böyle kullanılması ve doğadaki sınırların aşılma­sından başka bir şey değildir.

İnsan (sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin insanı dense da­ha doğru olur) sahip olduğu bilgi ve teknolojik güçle tüm ekosistemdeki dengeleri değiştirebilecek bir güce erişmiştir. İşte bu bağlamda insanın eylemlerinin sınırını ve sorumluk­larını yeniden belirlemek, iyiyi ve kötüyü yeniden tanım­lamak gerekmektedir. Modern insan eylemleriyle ve seçtiği yaşam biçimiyle şu zaman diliminde bulunan insanlara bir zarar vermese de, gelecek nesiller için aynısı söz konusu olmamaktadır. Şu andaki yaşam tarzımızın bir sonucu olarak doğal dengenin gittikçe bozulması ve canlı türlerin yok ol­ması bunu açıkça göstermektedir.

Öyle ise, insanın eylemlerinin Ahlâkî boyutları üzerinde yeniden düşünmek, iyi ve kötüyü ona göre yeniden belirle­mek gerekmektedir. Böylece insan, eylemlerinin sonuçları­nın sorumluluğunu duyacak, doğal dengeye, doğadaki di­ğer canlılara ve gelecek nesillere karşı daha sorumlu bir tavır takınacaktır. Ahlâk felsefesinin yapacağı katkı ise, eylemle­rimizin Ahlâkî boyutlarını yeniden tartışarak ve eleştirerek kendimiz için daha iyi kararlar vermeyi sağlaması olarak görülebilir. Schumacher’in dediği gibi, dünya­mızı, ekosiste­mi ve gelecek nesilleri tehdit eden çevre sorunları karşısında duyarlı ve “gerçekten ne yapabilirim?” diye soran birisine “kendi içimize bir çeki düzen vermeye çalışarak”[30] cevabıyla çevre ahlâkı yardımcı olabilir. Böylece, kendi dışımız­daki varlıklara ve tüm âleme karşı daha sağlıklı ve dengeli bir ya­şam tarzı geliştirebiliriz. Dünyanın geleceği de böyle bir ah­lâk geliştirip geliştiremeyeceğimize bağlı görünmektedir.

Ahlâk alanında yaşanan bu gelişmeye ve Ahlâkîliğin sını­rının genişletilmesiyle ilgili taleplerin bir ben­zeri de insan haklarıyla ilgili tartışma­larda görülmektedir. İnsan haklarıyla ilgili bu değişimle ilgili tartışmalara baktığımızda 15-20 yıllık bir mazisinin olduğu görülmektedir. 1970’li yıllarda Çevre sorunlarının global düzeyde destek görmesi, 1972’de Stock­holm Dünya Çevre Zirvesi ve etkileri yansımasını hukuk alanında da göstermekte gecikmedi. Bunun bir sonucu ola­rak uluslararası çevre hukuku tartışmaları gündeme geldi. Bu yeni hukuku gele­neksel uluslararası hukuktan ayıran temel fark ise, hukuk için hareket noktası olarak kabul ettikleri temel süjelerinin farklı olmasıdır. Klâsik hukuk anlayışı şim­diki ve mevcut neslin üyeleri arasındaki ilişkileri esas alırken, uluslararası çevre hukuku insanoğlu kavramını hareket nok­tası olarak ele almaktadır. (Tıpkı biraz önce tartışılan ahlâkta olduğu gibi.) Böylece “hukuk süjesi olarak karşımıza çıkan insanlık kavramı, geçmiş, şimdiki ve gelecek nesilleri içine alan bir nitelik”[31] arz etmektedir. Gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakma veya onların da sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ancak böyle bir hareket noktasından sonra söz konusu olabilmiştir.

Gelecek nesillerin hukuku ve hakları ancak çevre sorun­larının gelecek nesiller üzerindeki etkisi anlaşıldıktan sonra gündeme gelmiştir. Bu yeni anlayış, çevre sorunlarının bilin­cimizi ve perspektifimizi genişletmekte ve bize yeni bakış açıları sağlamadaki sonuçlarından sadece hukuk alanındaki bir örneği olarak kabul edilebilir.

Klâsik hukuk anlayışlarında gelecek nesillerin hakkı söz konusu olmadığı gibi, konuya yer bile verilmemiştir. Konuy­la ilgili temel hukuk felsefelerinin görüş­lerini ise şöyle özet­lemek mümkündür.

Faydacı (utilitarian) felsefeye baktığımızda olması gere­ken; bizim gelecek nesillere sahip olduğumuz fayda seviye­sinde bir şeyler borçlu olduğumuzdur.[32] Ancak gelecek nesil­lerin kimlerden oluşacağını ve sayılarını bilme­diğimizden, Bentham, Passmore ve Sidgwick gibi faydacı düşü­nürler, bizimle hiçbir bağlantısı olmayan gelecek nesillerin sahip olabilecekleri menfaatleri tamamen red etmişlerdir[33] (4) Bu­nun temel nedeni gelecek nesillerin şimdiki nesillerin mut­luluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin olma­yacak olmasıdır.

Locke ’un ve onun ve çağdaş temsilcisi Nozick ’in kaza­nım teorilerine bir göz attı­ğımızda[34] karşımıza çıkan sonuç şudur. Eğer herhangi birisi (veya bir devlet) belli bir toprak parçasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye o şey üzerinde tüketme ve tahrip etme yetkilerini vermektedir. Barry, özel­likle kısa dönemli menfaatler için, ağaçlar, hayvanlar ve top­rağın kirletilip tahrip edilmesini, Locke ve Nozick, liberal mülkiyetin hakkının doğal bir uzan­tısı olduğuna inananlarca gerçekleş­tirildiğini ifade etmek­tedir.[35] Bunun sonucu olarak, şimdiki neslin çevreyi tama­men tahrip etmesi hâlinde gelecek nesil­lerin bizleri adalet­sizlikle suçlamaları söz konusu olmamak­tadır. Burada prob­lemin kaynağı olan nokta, sözleşmede taraf olmayan gelecek nesillerin elinde pazarlık gücünün olmamasıdır.[36]

Rousseau ’nun sözleşmeci doktrininde de gelecek nesiller için bir Ahlâkî sorumluluk topluluk için­deki bireylerin bir­birlerine karşı ödevlerinden kaynaklan­dığından, üyeleri he­nüz doğmamış nesillerden oluşan bir toplum içinde, bu ne­denle, Ahlâkî sorumluluk ve adalet kavramlarından bah­setmek imkânsızdır.[37] Aynı şekilde Tho­mas Hobbes’in gele­cek nesiller için Ahlâkî ve hukukî bir sorumluluk taşımadığını ifade etmek gerekir. Hobbes’e göre, başkaları tarafından zarar görme­mek için bizim de başkalarına zarar vermemiz gerekir. Eğer bu Ahlâkî değer, hukukun sosyal temeli olarak kabul edilirse, gelecek nesiller için herhangi bir sorumlu­luğumuz olmaksızın çevreyi tahrip etmemiz, adaletsiz bir davranış sayılmaması gerekir.

 


Çevreyi Korumada

Çevre Ahlâkının Önemi*

 

 

 

 

Giriş:

Aristoteles ahlâkla ilgili ünlü kitabı Ethica Nicomachea’da ahlâkı açıklarken şöyle der: “Gözleri ya da bütün bedeni iyileştirmek zorunda olan bir insan nasıl gözleri ve bedeni tanımak, bilmek zorundaysa, aynı şekilde, politik bilimler öğrencisi gibi ahlâk öğrencisi de insan ruhu ile ilgili bazı gerçekleri bilmek zorundadır.”[38] Ünlü filozof böylece ahlâkın insan ruhu ve melekeleriyle olan ilişkisine dikkat çekerek, bunları tanımadan insanın Ahlâkî eylemlerini anlamanın güçlüğünü vurgulamıştır. Böylece, insanı tanımanın, onun ruh dünyasını, eylemlerini yönlendiren temel düşünceleri bilmenin önemini belirtmiştir. Bunları bilmek için de önce­likle şu soruların cevaplandırılması gerekmektedir:

İnsan nedir? Kâinattaki yeri nedir? Diğer varlıklara göre konumu nedir? İnsan dışındaki varlıkların anlamı ve insana göre anlamı nedir/nelerdir? Bunların kendi başlarına bir anlamı var mıdır? Hayatın ve insanın anlamı nedir? Hayat­tan beklentilerimiz nelerdir?

Tüm bu sorulara verilecek cevaplar insanın eylemlerinin arkasındaki temel varsayımları ortaya çıkarabileceği gibi, çevre ahlâkının nasıl bir anlayış üzerine kurulması gerektiğini de gösterecektir. Başka bir ifadeyle, insanı tanıdığımızda, özellikle modern insanın kimliğini çözümlediğimizde, hem bunun günümüz sorunlarıyla olan ilişkisini anlayacak, hem de muhtemel bir çevre ahlâkının üzerine bina edilmesi ge­reken anlayışla ilgili bazı ip uçlarını yakalama imkânımız ola­caktır diye düşünüyorum. Çağdaş filozoflardan Charles Tay­lor, modern kimlik dediği bu yeni anlayışı kapsamlı bir çalış­mayla ortaya koymaya çalışmıştır.[39] Taylor’a göre bu yeni kimlik sadece modern tarihi değil, tüm modern toplumu ve kültürü de şekillendiren temel unsurdur. Bu nedenle bazı çevreci düşünürler ısrarla çevre sorunlarının temelinde sahip olduğumuz modern dünya görüşünün yattığını vurgulamak­tadırlar.

Bu görüşün, bilim felsefesindeki bazı yeni gelişmelerle de desteklendiği görülmektedir. Thomas Kuhn’un başarılı bir şekilde gösterdiği gibi, bilimsel faaliyetleri ve bilimi belir­leyen; neleri, nasıl ve niçin görmemiz gerektiği gibi konu­larda bizi yönlendiren temel belirleyici sahip olduğumuz dünya görüşümüz, varsayımlarımız ve önyargılarımızdır. O­nun ifadesiyle sahip olduğumuz “paradigma”dır.[40] Bundan hareketle John Robinson “bütün bu sorunların kökeninde kendimiz ve kâinatla ilgili temel kavramlarımız”ın yattığını ileri sürmektedir.[41]

 

II. Çevre Sorunlarının Nedeni Olarak Modernitenin Eleştirisi

Çevre Sorunlarının dünya gündemine girmesinden bu yana, insan sadece bu sorunu nasıl çözeceğini sormakla kal­mamış, bunun nedenlerini de araştırmıştır. Bu sorgulama ve araştırma tüm yüzyılımızı ve modern insanın varoluş biçimini de sorgulamayı beraberinde getirmiştir. Böylece başlangıçta başta çevre kirlenmesi olmak üzere diğer çevre sorunlarını sorgulamakla başlayan sorgulama süreci, insanın kendi ken­dini sorgulaması ve kendini yeniden tanımlamaya çalışma­sıyla sonuçlanmıştır.

Bu bağlamda, “çevre nedir?” sorusu sadece doğal çev­reyle cevaplandırılmamış, bilâkis birbirini kuşatan daireler biçiminde yüzlerce çevrenin iç içe olduğu görülmüştür. Bun­dan hareketle Ahmet İnam, çevre kavramının daha iyi anla­şılmasının, insan-toplum ve insan doğa ilişkilerinin daha bü­tüncül bir kavrayışı için şart olduğunu vurgulayarak 4095 çeşit çevre­den bahsetmektedir.[42] Ayrıca o insanlığın karşı kar­şıya bu­lunduğu bozulma ve bunalımın sadece doğal çev­reyle sınır­landırılmasının doğru olmadığını da vurgulamak­tadır. Buna göre insanın diğer çevreleriyle de sorunları, hem de çok ciddî sorunları bulunmaktadır. İşin dramatik yönü ise, in­sanın sadece doğal çevresiyle değil, tüm çevreleriyle so­run­larının olduğu görülmektedir. Günümüzde modern insa­nın hem kendiyle, hem toplumla ve hem de doğal çevreyle kavgalı olduğu görülmektedir. İki büyük dünya savaşının bu yüz yılda olması bu nedenle tesadüf değildir. Yine bu yüz yılda meydana gelen savaşlarda ölen insanların sayısının180 milyon civarında[43] olması da bir tesadüf olmasa gerek.

İçinde yaşadığımız asra bir isim vermek isteyenler “endi­şe, stres, bunalım ve aspirin çağı” gibi isimler bulmuşlar­dır.[44] Halbuki 20. yüzyılın başında asrımızın bilim ve tekno­loji, akıl ve mantık çağı olacağına inanılıyordu. Üstelik bilim ve tek­nolojinin bütün sorunlarımızı çözeceği, hastalarımıza ilâç, aç­larımıza aş temin ederek; yeryüzünde bir refah top­lumu ya­ratacağı sanılıyordu. Dinlerin öbür âlemde vadettiği cennetin bu âlemde gerçekleşmesiyle, başta dinler olmak üzere bütün metafizik dünya görüşlerinin ve geleneklerin değerini ve önemini kaybedeceğini ileri süren düşünürler çoğunluktaydı.

Bilim ve teknolojinin asrımızda ulaştığı noktayı ve insan­lık için yaptığı olumlu gelişmeleri kimse inkâr etmiyor. Ancak öncelikle çevre sorunları başta olmak üzere, dünyanın karşı karşıya bulunduğu diğer sorunların anlaşılması ve çözüm yollarının bulunmasında modern bilimsel dünya görüşünün şiddetle eleştirildiği de yine bir gerçek. Aslında bu eleştirilerin özüne bakıldığında bizatihi bilim olarak bilimi eleştirme­dikleri, bilâkis özellikle yüzyılımızda hakim olan ve her türlü manevî değeri, inancı ve dini reddeden pozitivist ve mater­yalist yorumunu eleştirdikleri ve reddettikleri görülür. Başka bir ifadeyle, bilimin arkasındaki örtük dünya görüşünü eleş­tirmektir. Bence bu ayırıma dikkat edilmelidir. Modern bilim ve teknolojinin, başta tabiata hakim olma ve daha sonra da insanlara ve diğer toplumlara hakim olma ve sömürüde alet olarak kullanılması, silâhlanmaya ve güce ağırlık verilmesi; bilim ve teknolojideki gelişmelerin ahlâka ve moral değerlere yansımaması sonucu, gelişen tüm tarım tekniklerine ve ürün artışlarına rağmen hâlâ dünyada kitleler hâlinde insanların açlıktan ölmesi böyle bir sorgulamayı zarurî kılmıştır.

Diğer önemli bir noktada ise, bilim ve teknolojinin gü­cüne dayanarak dünyanın en gelişmiş ve güçlü ülkeleri ola­rak kabul edilen ülkelerde bile, insanların mutlu ve barış içinde oldukları söylenememektedir. Uyuşturucu, stres, al­kol, cinsel ve adi suçlardaki artış, ailenin parçalanması, ço­cuklara yönelik cinsel taciz ve tecavüzlerdeki artış gibi gös­tergeler, modern toplumun hastalıklı olduğunun en büyük göstergelerinden kabul edilmektedir. Erich Fromm’un tes­pitleriyle çağdaş insan;

Bunca uygarlığa, bilim, kültür ve tek­noloji alanındaki bunca gelişmeye rağmen (belki de bu gelişmelerden öt­ürü?) şaşkın ve güvensiz, ne yapaca­ğını, neye inanacağını, neye bel bağ­layacağını bilemez hale gelmiş.[45]

Görüldüğü gibi, modern insanın sadece doğal çevresiyle değil, diğer çevreleriyle de başı derttedir. Bunun en temel nedeni ise insanın kendine, topluma ve doğal çevresine ya­bancılaşmasıdır. Yine Fromm’dan alıntılarsak:

Çağdaş insan, kendini tedirgin ve git­gide daha şaşkın hissetmektedir. Ça­lışıp çabalamakta, ama yaptığı işlerin boşluğunu belli belirsiz bir şekilde his­setmektedir. Madde üzerindeki gücü artıkça, özel hayatında ve toplum içe­risinde kendini güçsüz hissetmeye başlamıştır. Tabiata egemen olmak için yeni ve daha güçlü araçlar yarattıkça, bu araçların karmaşık ağına düşmüş ve onlara anlam kazandıran biricik gayeyi- yani kendisini- gözden kaçır­mıştır. Tabiatın efendisi oldukça, kendi elleriyle yapmış olduğu makinenin kölesi haline gelmiştir. Madde konu­sundaki tüm bilgisine rağmen, insan varlığının en önemli ve temel sorun­ları konusunda bilgisizdir.[46]

Dahası, kendine yabancılaşan insan iç dünyasıyla da sa­vaş hâlindedir. Ruhu bedenine, bedeni de ruhuna isyan et­mektedir. Modern toplumlarda intiharların artışını bu ol­guyla açıklayan bilim adamları az değildir.[47] İşte, bu çağa aspirin çağı diyen ilim adamları, bütün bu sıkıntılardan kurtulmak için hemen aspirine koşan, aspirin ve benzeri ilaçlardan me­det uman insandan hareketle bu tanımı yapmışlardır. Ancak uyuşturucunun ülkemizde bile büyük boyutlara ulaş­tığı dü­şünülürse, aspirin çağının çoktan gerilerde kaldığı söylene­bilir.

Durumun abartıldığını, zira bu tür olaylara tarihin her dö­neminde rastlanabileceğini ileri sürenler olabilir. Ancak biz­zat gelişmiş batı toplumlarının düşünürlerinin yaptığı araş­tırmalar bu olayların “bu kadar yaygın, yoğun ve bu kadar kalıcı olarak tarihin hiç bir döneminde rastlanmadığını” or­taya koymuştur.[48] Konumuzla da ilgili olduğu için modern dünya görüşüne ana hatlarıyla da olsa değinmek gerek­mektedir.

Bir toplumu diğer bir toplumdan ayıran, sadece insanla değil, etrafındaki her şeyle olan ilişkisini ve her şeye bakışını belirleyen toplumsal değerler sistemine, o toplumun sahip olduğu dünya görüşü diyoruz. Birey bunun farkında olmasa da, hepimiz sahip olduğumuz dünya görüşünün etkisi altın­dayız, daha doğrusu onun ürünüyüz. Bu bakımdan Hindu, Budist, Hristiyan, Musevi ve Müslüman’ın dünya görüşleri farklı olduğu gibi, modern veya bilimsel dünya görüşünün de bunların tümünden farklı olduğu görülmektedir

Modern dünya görüşü, dinî temelli Ortaçağ Hristiyan dünya görüşüne bir tepki olarak doğduğundan zamanla, özellikle de 18. Yüzyılın son çeyreğinde ve 19. yüzyılda dinî, manevî ve metafizik olan her şeyi reddetme eğilimine girmiş­tir. Tek geçerli bilgi ve bilgi edinme yöntemi olarak da deney ve gözleme dayanan bilimsel bilgiyi kabul etmiştir. Sonuçta başta semavî dinler olmak üzere, tüm dinî anlayışlar, meta­fizik ve toplumsal değer yargıları geçersiz kabul edilmiştir. Bireyin toplum ve tabiatla olan ilişkileri tamamen seküler ve insan merkezli (antropocentic) bir anlayış üzerine bina edil­miştir. Bunun sonucu olarak da, daha önceleri bu kâinatın Allah tarafından yaratıldığı, kâinattaki düzenin, ahengin ve güzelliklerin tüm kaynağının Allah olduğu inancının, yerini Neo-Darwinizmin her şeyi tesadüf ve evrimle temellendir­meye çalışan; günümüzde geçerliliğini ve popülaritesini yi­tiren anlayışa bıraktığı görülmektedir. Bu anlayışın bir so­nucu olarak insan Allah’ın yarattığı en mükemmel varlık de­ğil, evrim sonucu ve tesadüfen gelişmiş; hayattaki tek amacı var olmak için mücadele etmek olan bir varlığa dönüş­müştür. Hayatta kalma­nın tek ilkesi olarak mücadeleyi ve savaşmayı kabul eden bu anlayışın sonucu olarak, insan aklı, bilgisi ve teknolojisiyle başta tabiat olmak üzere zayıfa, güç­süze, az gelişmişe ve gelişmemişe hayat hakkı tanıma­mıştır. Bunu en veciz şekilde tanımlayanlardan birisi Karl Men­ninger’dır. Şöyle diyor Menninger:

“Dünyanın nefretle dolu olduğunu, in­sanların birbirlerini yok ettiklerini ve uygarlığımızın (batı uygarlığının) yağ­malanmış halkların ya da toplumların ve tüketilmiş olan tabiî kaynakların külleri üzerinde yükseldiğini söylemek yeni bir şey söylemek değildir”[49]

Yeni değildir; zira bu uygarlık ve dünya görüşü, sevgi, barış, kardeşlik, yardımlaşma ve diğerkâmlığa yabancıdır. Hatta bu değerleri zayıflığın belirtisi olarak görür ve küçüm­ser. Evrim kuramında ve bu kuramın “yaşamaya en elverişli olanın hayatta kalmasına” ağırlık vermesinden etkilenen 19. Yüzyıl Alman düşünürlerinden Nietzsche, sevgiyi, diğergam­lığı (altruism) ve fedakârlığı bir zayıflık ve kendini inkâr etme olarak görmüş ve suçlamıştır. Nietzsche’ye göre, vicdan aza­bı duymaksızın kendi menfaatleri uğruna sayısız insanı feda etmeye hazır olmak, iyi ve sağlıklı bir soylular sınıfının özel niteliğidir.[50] Hırs ve açgözlülük bunun diğer bir boyutunu meydana getiriyor. Çağdaş insanın kendi çıkarı için maddî hırs tutkusu ve egoist olmasının temelinde bu güçlü olma ve zayıfı ezme tutkusu vardır. Kendi çıkarı ve zevki için her şeyi göze alması ise modern insanın en belirgin özelliğidir. İngiliz tarihçi ve düşünür Arnold Toynbee çağdaş insanın bu duru­munu konumuz olan çevre sorunları bağlamında şöyle ifade ediyor:

Bugün kirlenmenin insanoğlunun ge­leceğine bir tehdit oluşturduğu ve maddesel hırs sınırlandırılmadıkça or­tadan kaldırılamayacağını kabul etmiş bulunuyoruz. Fakat bu çare yeterince güçlü bir özendirici değildir. Maddî hırsa kapılan insanlar dar görüşlü bir tavırla benden sonra tufan demek­tedirler. Hırslarını sınırlamayı başara­mazlarsa çocuklarını yok olmaya mahkum edeceklerini bilebilirler. Ço­cuklarını sevebilirler, yalnız bu sevgi çocuklarının geleceğini güvence altına almak için varlıklarının bir kısmını feda etmeye yetmeyebilir. Kanımca dinsel bir inanç biçiminde bu hedefe bağlanmadıkça (din kelimesini en ge­niş anlamında kullanarak) ileri ülke­lerin çağdaş kuşaklarını, kendi pahâ­lârı (eko sistemler) için hemen feda­kârlık yapmaya yöneltmek mümkün olmayacaktır.”[51]

Modern dünya görüşünün yukarıdaki tezlerine ahiret âlemini reddeden görüşü de eklenmelidir. Böylece insan için yegane yaşamın bu âlemde olduğu görüşü vurgulanarak, insanın her fiilinin tam ve özgür olarak icra etmesi gerektiği, hayatın tek olduğu ve geçmekte olduğu, bu nedenle insana haz, mutluluk ve fayda veren her şeyin meşru olduğu vur­gulanmıştır. Tüm bu görüşlerin etkisiyle modern toplum din­den ve geleneksel manevî değerlerden uzaklaşmaya ve dini değerleri dışlamaya başlamıştır. Nietzsche’inin “Tanrı öldü” sözü hem bu bağlamı göstermekte, hem de modern insan için artık Tanrının buyruklarının ve manevî değerlerin bir değerinin olmadığını göstermektedir. Bilindiği gibi Nietzs­che’nin çağdaşı Rus düşünür ve romancısı Dostoyevski ise şöyle diyordu: “Tanrı ölmüşse, artık yoksa her şey mubah, her şeye izin var demektir.”[52]

Böylece Tanrı’nın olmadığı, güçlünün haklı olduğu, ben­cilliğin ve başkasını sömürmenin, kendi menfaati ve çıkarı için harcamanın meşru ve haklı olarak kabul gördüğü bir değerler sitemi oluşmuştur. Burada çağımızın bir diğer bo­yutuna da değinmek gerekir.

19. yüzyılın Tanrıyı hayattan ve dünyadan dışlayan bu felsefî görüşleri, 20.yüzyılda metafizik olan her şeyin dışlan­masıyla daha da güçlendi. Bu görüşe göre kâinatın en temel özelliği saçma olmasıydı. Her şey tesadüfün, rastlantının ve zorunluluğun bir sonucuydu: Kâinatın var olmasında bir amaç olmadığı gibi, bir anlamı da yoktu. Bu görüşü en çok vurgulayan filozoflar varoluşçu filozoflardı (existentialist). Jean-Paul Sartre’ın popüler romanlarından birisinin adı Bu­lantı idi.[53] Evrenin anlamsızlığı ve boşluğu, her şeyin saç­malığı karşısında duyulan bir bulantı. Yine kâinatın anlam­sızlık ve saçmalığının tüm çalışmalarına yansıdığı ve saçma­lığı Ahlâkî bir ilke hâline getiren diğer bir düşünür ise Alber Camu’ydu. Ona göre kâinattaki en temel ve açık olan şey, her şeyin saçma oluşuydu. Geriye tek şey kalıyordu: Bu saç­malığa uygun ve onu tamamlayan bir yaşam tarzı. Bütün geleneksel ve toplumsal değerleri yadsıyan bir saçma ahlâkı öneriyordu Camu. Ona, dini, geleneksel ve toplumsal tüm değer yargıları ve normlar geçersizdi. İnsanın özgürlüğünün önündeki engeller ve tuzaklardı. İnsan var olmak için özgür olmalıydı. Bunun için de şimdi ve burada ilkesinden hare­ketle, tüm değerlerden sıyrılmış, sadece kendisini gerçekleş­tirmeyi esas almalıydı. Görüldüğü gibi, bu anlayış tüm Ahlâkî öğretilerin, dini ve toplumsal değerlerin reddini içer­mektedir.

Günümüzde insanın karşı karşıya bulunduğu sorunları ve krizleri bu fikri ve felsefî bağlamın dışında anlamanın müm­kün olmadığını düşünüyoruz. Zira sorunlarımızın çoğunun bu anlayışın bir sonucu olduğunu bugün sadece postmo­dernistler değil, bizzat modern dünya görüşünü savunanlar da kabul etmeye başlamışlardır. Çevre sorunları açısından düşünecek olursak: Tabiatta bir düzen, bir ahenk ve ekolojik bir sistem ve dengenin olduğunu kabul etmeyen, en temel ilke olarak mücadeleyi ve zayıf olanı ele geçirme olarak gören; ayrıca hayattaki en önemli ilke olarak kendi menfaat ve çıkarını gören, bu uğurda değil çevreyi insanları bile feda etmeyi meşru ve haklı gören bir anlayış ve varsayımlar yumağının hakim olduğu bir dünya görüşünü benimseyen birey ve topluluk için çevre sorunları bir anlam ifade eder mi? Bu dünyaya bir kez gelmiş ve öteki âleme de inan­mayan, haklılığın ve gerçekliğin tek ölçütü olarak gücü; ha­yatın yegane amacı olarak da nefsinin ve arzularının sonsuz isteklerinin ve ihtiyaçlarının sınırsız bir tarzda yerine getiril­mesi olarak gören bir bireyin, çevre sorunlarına ilgi duyması, gelecek nesillerin hukukuyla ilgilenmesi ve ya nesli tükenen türleri sorun edinmesi beklenebilir mi?

 Tüm bu sorunların önemle ele alınması ve cevaplandırıl­ması gerekmektedir. Böylece insanın ne olduğu, kim olduğu, hürriyeti, kâinatın bir anlamı olup olmadığı vb sorular yeni­den cevaplandırılacaktır. Ancak bu sorulara cevap verir­ken, sadece bilimsel bilginin ölçüt ve yöntemleriyle değil, bilimsel bilgiyi insanlığın engin tecrübesinin sadece bir boyutu olarak algılayıp, onun yanında başta semavî dinler, diğer kültür ve medenîyetler olmakla birlikte; sanat, ede­biyat, mitoloji ve kadim geleneklerin hepsinden yarar­lanarak; kapsamlı, tutarlı ve tabiatla uyum içinde yaşamayı esas alan bir anlayış geliştirmek zorundayız.

Postmodern dönem olarak da adlandırılan içinde yaşadı­ğımız dönemin en büyük özelliği de budur: Modernizmi ve sebep olduğu sorunları eleştirirken, insanlığın tüm tecrübe­sinden yararlanmak. Hiçbir öğretiye önceliği ve hakemliği vermemek. Özellikle Batılı düşünür, sanatçı ve çevre duyarlı kişilerin doğu felsefelerine ve dinlerine ilgi duymaları, genel dinî değerlerin, metafizik, geleneksel ve manevî değerlerin tekrar yükselişe geçmelerinin temelinde bu anlayış yatmak­tadır. Bu girişten sonra çevre ahlâkının çevre koruma için arz ettiği önemi daha iyi ortaya koyabileceğimize inanı­yorum.

 

III. Çevre Ahlâkının Ortaya Çıkışı

Çevre sorunlarına paralel olarak, çevre ahlâkı da yeni ve gelişmekte olan bir konudur. Çevre ahlâkı, ahlâk felsefesinin bir dalı olarak ortaya çıkmış, bugün dünyanın önde gelen bir çok üniversitesinde ders olarak okutulmaktadır. Bundan amaç ise, öğrencilerin çevreyi yeni baştan ve ekolojik bir bakış açısıyla yeniden keşfetmelerini sağlamak, çevreye karşı ahlâkî duyarlılıklarını geliştirmek ve çevre sorunlarıyla ilgi­lenme, katılım ve çözüm üretmede sorumluluk almaya mo­tive etmektir. Böylece çevre sorunlarının ortaya çıkmadan önlenmesi ve fertlerin ve dolayısıyla toplumun çevreye ve çevrenin içerdiği canlı cansız tüm varlıklara karşı daha du­yarlı olmasını sağlamayı hedeflemektedir. Çevre ahlâkının kaynaklarına baktığımızda, başta dünyanın büyük dinleri, organik âlem anlayışı, ekoloji ve yeni fiziğin geldiği görül­mektedir.

Şunu hemen ifade edelim ki, çevre ahlâkı oldukça yeni bir kavramdır. Ahlâk kavramı insanlığın tarihi kadar eski ol­masına rağmen, insanın çevreye ve çevresindeki canlı-can­sız varlıklara karşı Ahlâkî manada bir sorumluluğunun olup ol­madığı, varsa nasıl bir sorumluluk olduğu son yıllarda tar­tışılmaya başlanmıştır. Aslında ahlâk felsefesinin tarihine baktığımızda, insanlığın Ahlâkî ve moral değerlerde bir krizle karşı karşıya kaldığı zamanlarda ahlâkın daima öne çıktığı ve yeniden temellendirildiği görülmektedir. Zamanın büyük düşünürlerinin de bu ahlâk krizinin üstesinden gelebilmek için yeni ahlâk teorileri ve ahlâk sistemleri geliştirdiklerini biliyoruz. Bunun en tipik örneklerini büyük dinlerin ortaya çıkışında gördüğümüz gibi, büyük felsefe sistemlerinin ortaya çıkışlarında da görmek mümkündür.

Sokrat’ın antik Yunanlı gençlerin ahlâkıyla uğraştığı ve onlara iyiyi öğrettiği için öldürüldüğünü biliyoruz. Hz. Musa’nın toplumunu ahlâk krizinden kurtarmak için Al­lah’tan temel Ahlâkî prensipleri kapsayan on emri getirdiğini ve yine Hz. İsa’nın da kendi toplumunu ahlâk bunalımından kurtarmak için, bir ahlâk timsali, sevgi ve şefkat peygamberi olarak gönderildiğini de biliyoruz. Özellikle son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v): “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” buyurması da bu tezimizi desteklemek­tedir. Zira İslâmiyet Arap yarımadasında ortaya çıktığında, başta Arap yarımadası olmak üzere dünyanın büyük bir ahlâk kriziyle karşı karşıya olduğunu tarih söylemektedir.

Aynı şekilde insanlığın bugün karşı karşıya bulunduğu en önemli ve ciddî krizlerinden birisinin çevre krizi olduğunu biliyoruz. Bu krizin varlığı ve hâlâ devam etmesi çevre ahlâkını gündeme getirmiştir. Öyle ki 1979 yılından bu yana sadece bu konuların fikri ve felsefî tartışmalarına yer veren bir Çevre Ahlâkı (Environmental Ethics) dergisi bile yayın­lanmaktadır.[54] Konuyla ilgili yayınlanan kitaplar büyük bir hızla artmaya devam etmektedir. Bu nedenle çevre sorun­larının varlığı ile çevre ahlâkı tartışmalarının aynı zamana rastlaması bir tesadüf değildir[55]

İnsanlık bir krizle karşı karşıya geldiğinde ilk yapılan şey bu krizin nereden kaynaklandığıdır. Bu nedenle temel var­sayımlar, ön kabuller ve genel geçer görüşler tekrar göz­den geçirilir ve böylece sorunun kaynakları bulunmaya çalı­şılır. İkinci merhalede ise, bu krizin nasıl aşılacağı ve sorunun nasıl çözüleceği ile ilgili görüşler ortaya atılır. Bütün bu tartışmalar sağlıklı bir zeminde cereyan ettiği ve objektif ola­rak değerlendirilebildiği takdirde, olumlu sonuçların çık­ması o derece mümkün olmaktadır. İnsanların önyargılarına sıkı sıkıya bağlı oldukları, değişime ve yeni fikirlere kapalı olduk­ları sürece bu krizin atlatılması ve yeni çözümlerin bulunması da o derece güçleşmektedir.

Çevre ahlâkının ortaya çıkışındaki temel neden/nedenlere ise, şu anda sahip olduğumuz ve modern kültürün bir so­nucu olan insan/tabiat ilişkileriyle ilgili temel varsayımları­mızın yanlış veya en azından yetersiz olduğuna işaret et­miştik. Başka bir ifadeyle, çevreye karşı olan modern tav­rımızı tek taraflı, sadece insanın menfaatlerini esas olan bir temele oturttuğumuzdan, uzun vadede çevrenin tahribiyle sonuçlanmıştır. Böylece, tabiatın değişmez, değiştirilemez (nitelik olarak), bitmez ve tükenmez bir doğal kaynak oldu­ğuyla ilgili görüşlerimiz miadını doldurmuştur. Mevcut çevre sorunları başka bir delile ihtiyaç bırakmadan, bu görüş­lerimizi, çağımız bilim felsefecilerinden K. Popper’in tabiriyle yanlışlamıştır.

Çevre ahlâkının ortaya çıkışında dikkat çeken diğer önemli bir boyut da, klâsik ve modern ahlâk teorilerinin ant­ropocentric (insan merkezli) olmalarıdır. Çevre ahlâkının, ahlâkın yeni bir alt dalı olarak ortaya çıkmasındaki en temel nedenler, daha önceki ahlâk anlayışlarının insan-merkezli karakterleridir. Bu ahlâk sistemlerinin temel niteliği, insan-insan, insan-doğa ve insan-Tanrı ilişkisini temellendirmeye çalışmalarıydı. Özellikle de modern ahlâk teorilerine baktığı­mızda, insanın doğaya karşı bir Ahlâkî sorumluluğunun olup olmadığı bir yana, insanın gelecek nesillere karşı herhangi bir Ahlâkî sorumluluğunun bile söz konusu olmadığı görül­mektedir.

Farklı bir açıdan bakınca bir dereceye kadar bunu anla­manın mümkün olduğu düşünülebilir. Zira modern ahlâk teorilerinin formüle edildiği ve geliştirildiği bilgisel alana bak­tığımızda, yukarıda kısaca işaret etmeye çalıştığımız mo­dern insanın kendisi ve dış dünyayla ilgili bilgilerinin bulundu­ğunu görmekteyiz. Bu anlayışa göre de, insanın şu anda yaptıklarından gelecek nesillerin etkileneceği veya olumsuz olarak etkileneceği bilinmemekteydi. İnsanî eylemlerin temel karakteri ve bunun iyi veya kötü olarak ölçütü şu andaki görünen ve gözlemlenebilen sonucuydu. Bundan dolayı da bir eylem Ahlâkî, iyi veya kötü olarak tanımlanırken burada ve şimdi olan durumlar söz konusu edilmekteydi.[56] Errol Harris’in işaret ettiği gibi, XVII. yüzyılda ortaya çıkan felsefî fikirlerin bir sonucu olarak deontolojik, faydacı, hedonist ve benzer ahlâk teorilerinin gelecek durumları Ahlâkî sorum­luluk alanına sokmadıkları görülmektedir. Ahlâkî iyi olarak sadece “insanın arzularını tatmin etme ve mutluluğu elde etmeyle” sınırlandırılmıştır. Ahlâkî bakımdan sorumluluğun ise sadece insana karşı olan davranışlarımızla sınırlandığı görülmektedir.[57] Konuyla ilgili olarak şu ahlâk teorilerine kısa bir göz atmak yeterli olacaktır.

Örneğin faydacı (utilitarian) felsefeye baktığımızda bizim gelecek nesillere sahip olduğumuz fayda seviyesinde bir şey­ler borçlu olduğumuzu ileri sürdüğünü görüyoruz.[58] Bununla beraber, gelecek nesillerin kimlerden oluşacağını ve sayı­larını bilmediğimizden, Bent ham, Passmore ve Sidgwick gibi yararcı düşünürler, bizimle hiçbir bağlantısı olmayan ge­lecek nesillerin sahip olabilecekleri menfaatleri tamamen reddetmişlerdir. Bunun temel nedeni gelecek nesillerin şim­diki nesillerin mutluluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin olmayacağıdır.[59]

Yine John Locke ve onun çağdaş temsilcisi Nozick’in ka­zanım teorilerine bir göz attığımızda, karşımıza çıkan so­nuç şudur. Eğer herhangi birisi (veya bir devlet) belli bir toprak parçasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye o şey üzerine tüketme ve tahrip etme yetkilerini vermektedir. Barry, özellikle kısa dönemli menfaatler için, ağaçlar, hayvanlar ve toprağın kirletilip tahrip edilmesini, Locke ve Nozick, liberal mülkiyetin hakkının doğal bir uzan­tısı olduğuna inananlarca gerçekleştirildiğini ifade etmekte­dir. Bunun sonucu olarak, şimdiki neslin çevreyi tamamen tahrip etmesi halinde gelecek nesillerin bizleri adaletsizlikle suçlamaları söz konusu olmamaktadır. Burada problemin kaynağı olan nokta, sözleşmede taraf olmayan gelecek nesil­lerin elinde pazarlık gücünün olmamasıdır.[60]

Rousseau’nun sözleşmeci doktrininde de gelecek nesiller için bir ahlâkî sorumluluk topluluk içindeki bireylerin bir­birlerine karşı ödevlerinden kaynaklandığından, üyeleri he­nüz doğmamış nesillerden oluşan bir toplum içinde, bu ne­denle, ahlâkî sorumluluk ve adalet kavramlarından bah­setmek imkânsızdır. Aynı şekilde Thomas Hobbes’in gelecek nesiller için Ahlâkî ve hukukî bir sorumluluk taşımadığını ifa­de etmek gerekir. Hobbes’e göre, başkaları tarafından zarar görmemek için bizim de başkalarına zarar vermemiz gerekir. Eğer bu Ahlâkî değer, hukukun sosyal temeli olarak kabul edilirse; gelecek nesiller için herhangi bir sorum­luluğumuz olmaksızın çevreyi tahrip etmemizin adaletsiz bir davranış sayılmaması gerekir.[61]

Bununla beraber, bugün çevre sorularının ortaya koy­duğu ve çevre biliminin de bilimsel olarak kanıtladığı gibi eylemlerimizin niteliği tamamen değişmiştir. Şu andaki bir eylemimizden ve yaşam tarzımızdan hem gelecek nesiller, hem de tüm eko sistemler etkilenebilmektedir. Bu nedenle, çevre ahlâkçıları “Ahlâkî sorumluluğu” yeniden tanımla­maya çalışmaktadırlar. Böylece, Ahlâkî sorumluluğun sınır­larını, eylemlerimizin etkisinin uzanabildiği gelecek durumları da içerisine alabilecek şekilde yeniden tanımlıyorlar. Bu ey­lemler sadece burada ve şimdi olanlar için Ahlâkî ve hukukî sorunlar ortaya çıkarmakla kalmayıp, gelecek nesil­lerin veya başka ülkelerde yaşayan insanlar için de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.

Bütün bunları algılamamızda ve tartışmamızda klâsik in­san-merkezli anlayışın, yerini çevre-merkezli ve bütüncül bir anlayışa bırakmaya başlamasının bir sonucu olduğunu dü­şünmekteyiz. İnsan olarak sadece kendimizi ve kendi çı­kar­larımızı değil, tüm ekosistemin çıkarlarını düşünüyoruz. Zira biliyoruz ki, bizler bu eko sistemin sahibi ve efendisi değil, sadece bir parçasıyız. Bu bağlamda daha önceki ahlâk ve hukuk sistemlerinin insan-merkezli karakterine biraz daha yakından bakmak ve bunu biraz açmanın gerektiğini düşü­nüyoruz. Bu teoriler Ahlâkî sorumluluğun sınırlarını insan-insan ve insan-toplum sınırlandırmış, böylece zımnen de olsa insanın çevreye ve çevrede yaşayan varlıklara karşı en azın­dan Ahlâkî manada da olsa bir sorumluluğunun olma­dığını kabul etmişlerdir. İşte çevre ahlâkının ortaya çıktığı yer de burasıdır: İnsan çevreye ve tabiata karşı da sorumludur.

Bu sorumluluğun niteliğine bakıldığında, dikkat çeken ilk nokta insanın eyleminin değişen yapısıdır. Gelişen tekno­lojilerin ve sanayiinin etkisiyle insanın eylemleri sonucu or­taya çıkan sonuçlar, sadece şu andaki insanları değil, gele­cek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşamalarını da olum­suz yönden etkilemektedir. Sebep oldukları çevre sorunlarının etkileri hali hazırda şimdi tam olarak hissedilemese de, bun­ların gelecek nesiller için arz edeceği tehlikeler bilim adam­larınca tahmin edilebilmektedir. Böylece klâsik ve modern ahlâk teorilerinin insanın eylemlerinin sonuçlarıyla ilgili de­ğerlendirmeleri yetersiz kalmaktadır. Zira bu teoriler eylem­lerimizin sadece şu andaki sonuçlarına göre iyi veya kötü olduklarını belirtiyorlardı. Ancak modern insanın eyle­minin sonuçları ve etkileri çok genişlemiş, başka ülkelerde yaşayan insanları etkilediği gibi, daha doğmamış insanları bile etki­leyebilmektedir.[62] Daha önceki ahlâk teorilerinde insanın çevreye ve gelecek nesillere karşı hiçbir sorumluluğu yok iken, çevre ahlâkı böyle bir sorumluluğun olması gerek­tiğini ileri sürmektedir.

Görüldüğü gibi, çevre ahlâkı bir yandan insan ve tabiatla ilgili temel varsayımlarımızı, diğer yandan da eylemlerimizin değişen yapısını irdelemektir. Bu özelliği onu tıp ahlâkı, iş ahlâkı, vb. uygulamalı ahlâk teorilerinden ayırmaktadır. Zira bu teoriler mevcut bir ahlâk sitemi çerçevesinde kendilerini temellendirirken, çevre ahlâkı mevcut ahlâk teorilerinin da­yandığı temel varsayımları sorgulamakta, sonuçta iyi ve kötüyü yeniden tanımlamaktadır.

Çevre ahlâkının temel amacına baktığımızda, çevrenin korunmasıyla ilgili tüm çabalardan farklı olarak, daha çevre sorunları meydana gelmeden devreye girmiş olduğu görül­mektedir. Özellikle tabiî çevreyi de ahlâkın sınırlarına kata­rak, her tür hukukî yaptırımdan önce, kişinin kendiliğinden eylemlerini kontrol etmesi ve çevreye zarar vermeyecek dav­ranışlar geliştirmesidir. Kişinin tabiata sahip olunması, ele geçirilmesi ve sömürülmesi gereken doğal bir kaynak ol­maktan farklı olarak, tabiatın estetik boyutunu, bütün­lüğünü, insanın bu bütüncül ve organik âlemde sadece mütevazı bir varlık olduğunu, tabiata verilecek zarardan ken­disinin de so­nuçta zarar göreceğini vurgular. Tabiî burada asıl konu ta­biatın kendiliğinden (intrinsic) bir değerinin olup olmağıdır. Zira klâsik teorilere göre tabiatın bizatihi bir değeri olmayıp, yegane değeri insana verdiği kâr ve menfaatle ölçülür. Böy­lece tabiatın araçsal bir değeri vardır. Ancak çevre sorunları bu nosyonun değişmesine neden olmuş; artık insan tabiatın diğer boyutlarını keşfetmeye ve daha geniş bir perspektiften çevreye bakmaya başlamıştır.

İnsan çevreyle yeni bir diyaloga girerken, şimdiye kadar küçümsediği en azından görmezden geldiği her tür gelenek­sel değerlere tekrar dönmektedir. Günümüz dünyasındaki diğer krizlerle beraber çevre krizi de insanların özellikle kutsal değerleri, semâvî dinleri ve hatta bazı ilkel dinlere bile ilgi duyduklarını göstermektedir. Özellikle batıda çevre ahlâkına öncülük eden bir çok bilim adamı ve düşünür uzak doğu dinî geleneklerine büyük bir ilgi duymaktadırlar. Bu sıradan bir değişim olmayıp, batı düşüncesinde bir dönüm noktasını işaretlemektedir.[63] Zira son üç yüzyıldır batı hep Avrupa merkezli (Eurocentric) bir değerler sistemine sahipti. Tek me­denîyet ve tek kültür vardı. Diğer medenîyet ve kültürler ya yok edilmiş (Kızılderililer,vb.) ya da batılılaştırılarak asi­mile edilmişlerdir. Yukarıda alıntıladığımız Karl Menninger’in söz­lerini burada hatırlayabiliriz. Ancak özellikle çevre krizinin neden olduğu tartışmalar batı kültürünün kalbinde yatan hasatlığın ve zayıflığın keşfedilmesine katkıda bulundu. Bu­nun bir sonucu olarak bugün Batıda “Pasifik Değişmesi” veya “Doğuya Dönüş”olarak nitelendirilen bir değişim ya­şanmaktadır.[64]

Böylece ortaçağdan modernizme ve Protestan reformla­rına olan değişim gibi, şimdi de Avrupa merkezcilikten küre­selleşmeye doğru bir değişim şeklinde ortaya çıkmakta­dır. Böylece batılı insan uzak doğu dinlerini ve İbrahimî geleneği keşfetmeye çalışmaktadır Bu yeni evrensel kültürde eski haritalar, ufuklar ve maddenin eski katılığı kaybolmaktadır. Uzun yıllardır batının ilgisini çekemeyen ve ilkel bir din olarak görülen Budizm şimdilerde bir çok batılının ilgisini çekmektedir. Burada onları en çok etkileyen noktanın bu geleneklerin animist ve bütün canlıların birlikteliğini ve kut­sallığını vurgulayan görüşleridir.[65] Son tahlilde Pasifik deği­şme, hakim olma ve güç anlamındaki bilimden, anlama, ay­dınlanma; şefkatli ve sorumlu, sınırını ve haddini bilen bir bilim anlayışına geçişi temsil etmektedir. Bu yeni anlayışın belirgin özelliği ise, insanın mütevazı bir şekilde kendini ve tabiatı yeniden tanımlaması; sorumluklarını, görevlerini ve tabiatla olan ilişkilerini ekolojik ilkeleri göz önüne alarak yeniden tanımlamasıdır.

Kızılderili Büyük Reis Seattle’n mektubunun elden ele dolaşmasının ve çevreye duyarlı herkesin ilgisini çekmesi bu­nun değişik bir göstergesidir. Yakın zamanlara kadar ilkel olarak kabul edilen bir ırk ve kültürün, birden, tabiat ve ta­biatın anlamı söz konusu olunca modern ve çağdaş insana üstat olduğu görülmektedir. Bu mektuptaki tabiatla ilgili de­rin kavrayışın modern insanı cezbettiği görülmektedir. Çok kısa bir alıntı yaparsak:

Toprağın her parçası bizim için kut­saldır. Parıldayan her bir çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanlardaki sis, ağaçsız köşe, vızıldayan böcek, halkımızın düşüncesinde ve yaşayı­şında kutsaldır. Biz toprağın bir par­çasıyız ve o da bizim bir parçamızdır. Kokulu çiçekler bizim kız kardeşleri­mizdir; geyikler, at, büyük kartal da erkek kardeşlerimiz... Yüksek kayalık­lar, yumuşak çayırlar, midillinin ve insanın vücut harareti, hep aynı aileye aittir. Her şey birbirine bağlıdır. Top­rağa ne olursa, toprağın doğurduk­larına da aynısı olur. Toprak, anamız­dır. İnsan toprağa tükürürse kendi suratına tükürmüş olur.”

Şu kadarını belirtelim ki, Batı bir çevre ahlâkı oluşturma çabasında, kendi kültürel kaynaklarından çok şimdiye kadar küçümsediği kültürlere gitmek zorunda kalmıştır. Bu aynı zamanda batı kültürünün insan-tabiat ilişkisi söz konusu olduğunda farklı ve zengin bakış açıları açısından yoksul­luğunu da göstermektedir.

Peki biz ne yapacağız? Bir çevre ahlâkının oluşmasını na­sıl sağlayacağız? İnsanımızın çevreye karşı duyarlılığını ve bilincini artırmak için ne gibi bir yorum getireceğiz. Bu konuda temel referans olarak neleri alacağız/alabiliriz? Yoksa bizler de Büyük Reis veya Uzak Doğu din ve felsefelerinin gizemine mi sığınacağız?

 

IV. Kendimize Ait Bir Çevre Ahlâkına Doğru

Bir çevre ahlâkı oluşturmada bütün kaynaklarıyla kültü­rümüzün ve tarihî mirasımızın bize yeteceğini ve yeterli ola­cağını düşünüyorum. Asırlardır medenîyetlere beşiklik etmiş Anadolu, İslâm’ın etkisiyle yepyeni bir kültür ve medenîyete sahne olmuştur. Bunun en güzel örneklerini Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve diğer düşü­nürlerimizin görüş­lerinde bulmak mümkündür. Bugün bu düşünürlerimiz başta Batılı entelektüeller olmak üzere, dünyanın dikkat ve ilgisini çekiyorsa, bu onların gerek insan ve gerekse insan-kâinat ilişkisiyle ilgili derin kavrayış ve anlayışlarından; sevgi, aşk, kardeşlik ve hoşgörüye dayanan bir dünya görüşüne sahip olmalarından kaynaklanmaktır. Dahası bu anlayış ve kavra­yışı bizzat kendi hayatlarıyla pratiğe aktarmadaki başarıları, bu fikirlerin felsefî ve teorik bir seviyede kalmasını engelle­miştir.

Bununla beraber bir noktayı da itiraf etmek gerekiyor: Çevre bilinci, çevre ahlâkı ve insan-çevre ilişkisi söz konusu olduğunda, bugün çevrecilerimiz de dahil Kızılderili Büyük Reisi tanıdığımız kadar bu düşünürlerimizin fikirlerini yete­rince tanımıyoruz. Şimdiye kadar sivil çevreci teşkilatlarımız olsun, Çevre Bakanlığı olsun bu konuda tanıtıcı kitap, broşür ve afiş gibi çalışmalarla Anadolu’nun ve halkımızın bağ­rından ve tarihinden fışkıran bu fikirleri topluma ve gezegen kültürüne doğru kayan dünyaya sunamamıştır. III. Çevre Şurasını bu açıdan bir fırsat olarak telâkki ediyorum. Burada sadece tebliğ çerçevesinde başta Mevlâna olmak üzere bazı düşünürlerimizden ve tarihimizden bazı örnekler vermekle yetinilecektir. Bu fikirlerin iyi işlenmesiyle, sadece insanımız için değil, yeni bir yüzyıla girerken tüm insanlık için kültü­rümüzün özgün katkılar yapabilecek güçte olduğunu düşü­nüyorum.

Çevre sorunlarının insanları birbirine yaklaştırdığı, ön yargıları kırdığı ve insanların tarihin hiç bir döneminde gö­rülmemiş bir şekilde yeni bir kimlik aradığı bir dönemde, bu katkıyı yapmak, üzerimizde bir görev olarak durmaktadır. Bu Şuranın bu bakımdan tarihi bir önemi olduğunu düşünü­yorum. Burada alınacak karar ve tartışılacak fikirler sa­dece insanımıza değil, tüm insanlığa ışık tutmalı ve gelecek için ümit vermelidir. Söz konusu çevre ahlâkı böyle köklü bir temele dayanmadıkça fantezi ve entelektüel bir birikim ola­rak kalmaya mahkum olacağını düşünüyorum.

Bir çevre ahlâkı oluşturmada, insan-tabiat ilişkilerini ye­niden düzenlemede Mevlâna’nın fikirlerinin hâlâ özgünlü­ğünü ve canlılığını koruduğu görülmektedir. Mevlâna yeni bir yüzyıla girerken tabiatı ve etrafımızdaki âlemi yepyeni bir gözle görmemize katkıda bulunmaktadır. Bir araştırmacının da işaret ettiği gibi, “Bir din bilgini olarak Rumî, maddî ve manevî fenomenlerin manasına nüfuz etmek ve realitenin önündeki perdeyi kaldırıp gerçeği gün ışığına çıkarmakla ün yapmış.” ve bundaki başarısıyla da tüm dünyada saygı du­yulan bir düşünürdür.[66] Âdeta gözümüzdeki modern dün­ya görüşünün taktığı gözlüğü çıkartarak, yepyeni bir gözlük takıyor. Bu gözlükle baktığımızda etrafımızdaki her şey canlı, her şey anlamlı ve kardeş gibi görünüyor. Mücadele, çar­pışma ve hakim olma yerine, yardımlaşma, beraber yaşama, barış ve kardeşlik nosyonlarının hakimiyetini müşahede ediyoruz. Mevlâna etrafımızdaki âleme sadece çıkarcı ve araçsal bir nazarla bakan mantalitemizi de değiştirerek, her şeye bütüncül bir gözle bakan yeni bir mantalite veriyor bize.

Mevlâna’nın etrafımızdaki tabiatı ve içindekileri nasıl gör­düğüyle ilgili birkaç alıntıyla yetinmek istiyoruz:

“Toprak, su, hava bize ölü görünseler de, Allah nezdinde canlıdırlar.”[67]

“Rüzgar, toprak, su ve ateş kölelerdir. Benimle, seninle ölüdür. Hak’la diri­dirler, ancak onun emrini tutarlar.”[68]

“Bu cansız olan bulut vaktinde yağ­mur yağdırmanın gerekli olduğunu ne bilir? Bu bitkiyi kabul edip, bir yerine on veren toprağı da görüyorsun. Bun­ları bir kimse yapıyor. İşte sen asıl O’nu gör.”[69]

“Toprak bile ulu Tanrı’nın kendisine verdiği her şeyden, camid (cansız) ol­masına rağmen, haberdardır. Eğer öy­le olmasaydı suyu nasıl kabul eder­di ve her şeye nasıl süt-annelik eder ve onu beslerdi.”[70]

“Dünya her nefeste yeniden yaratıl­mada, yenilenmektedir. Fakat biz dün­yayı öylece durur gördüğümüzden, bu yenilenmeden haberdar değiliz.”

“Her an âlem yenilenmekte,

ve biz, görünüşte aynı kaldığından,

onun yenilenmiş olduğunun farkında değiliz,

bedende, benzerinin devamlılığı olma­sına rağmen

hayat, ırmak gibi her zaman bir yeni­liğe akmakta.”[71]

“Ey gün, doğ! Atomlar oynuyor, cez­beye kapılmış ruhlar oynuyor. Kula­ğına, dansının onu nereye sürükle­diğini söyleyeceğim. Havada ve çöl­deki bütün atomların bizim gibi diva­ne olduklarını iyi bil.”[72]

“Bu deniz, can balıklarıyla dopdo­ludur. Sen görmüyorsun ama etra­fında uçuşup duruyorlar. O balıklar sana kendilerini çarpmaktadırlar. Gö­zünü aç da apaçık gör. Balıkları gör­müyorsan bile, bari kulağın tesbih­lerini duysun.”[73]

Kısacası Mevlâna mahlukatın her birinin, akıl ve temyiz sahibi olanların da, olmayanların da Allah’ı tesbih ettikle­rinden, her birinin tesbihinin farklı olduğundan bahsetmek­tedir.[74] Mevlâna’ya göre “hayatsız madde yoktur; mad­de en düşük derecedeki varlıklarda bile canlıdır.”[75] Bu görüşün kaynaklarına bakıldığında, diğer Müslüman düşü­nürler gibi, Mevlâna’da da Kur’ân’ın etkisi ve yansımasının açık olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân’daki bazı âyetlerin Mevlâna’nın di­linde şiirleştiği görülüyor. Söz konusu âyet-i kerimelerle ilgili birkaç örnek verirsek, Mevlâna’nın görüşle­rinin Kur’ânî temellerini anlamak hiç de güç olmayacaktır:

Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan her şey Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, Ne var ki siz, onların tesbihini anla­yamazsınız, O, çok halîm (merhametli) ve bağışlayıcıdır.”[76]

“Görmedin mi ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insan­ların birçoğu Allah’a secde ediyor”[77]

”Göklerde ve yerde ne varsa, her şe­yin hakiki sahibi olan, her türlü nok­sandan münezzeh bulunan, kud­reti her şeye galip olan ve hikmeti her şeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.”[78]

“Bildiğiniz şeyleri size veren, size da­varlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah’a karşı gelmek) den sa­kının. [79]

“Takvâ sahiplerine vâ’dolunan cenne­tin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi sü­reklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sa­kınanların (mutlu) sonudur. Kâfirlerin sonu ise ateştir.”[80]

“Size tohumlar, bitkiler, (ağaçları) sar­maş dolaş olmuş bağlar bahçeler ye­tiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indir­dik.”[81]

“Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir. “[82]

“(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bun­larda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.”[83]

Görüldüğü gibi, zikredilen bu Kur’ân âyetleri âdeta bu büyük düşünürümüzün idrak, bilinç ve kalbinden yansıya­rak, sadece bizleri değil tüm insanlığı aydınlatmakta; insan-tabiat ilişkisinin metafizik temellerini oluşturmaktadır. Zaten çevre ahlâkı da insan-tabiat ilişkisi söz konusu olduğunda bu sorumluluğu belirleme ve sağlam bir metafizik temele oturt­ma çabasından başka bir şey değildir. Bu anlayışta cansız, ruhsuz, anlamsız ve amaçsız kâinat yoktur. Etrafımızdaki her şey canlı, her şey anlamlı ve her şey her şeyle bir ahenk ve birliktelik içinde. Ekoloji, organik biyoloji ve süreç felse­fesinin savunduğu ve günümüzde çok etkin olmaya baş­layan organik âlem anlayışı da bu konuda Mevlâna’yı des­teklediği görülmektedir. Bütün bunların vurguladığı, bütün ekosistemlerin bir bütün olduğu ve bizim de bu bütünün bir parçası olduğumuzdur. Öyle bir parça ki bu bütünün korun­ması ve geliştirilmesinden sorumluluk duya­bilen, hissede­bilen tek varlık. İşte yeni anlayışın oluşturmaya çalıştığı ve adına çevre ahlâkı denilen olgunun amacı; kâinattaki bü­tünlük, güzellik, ahenk ve birliktelik karşısında ürperen ve kendi konumunu yeniden sorgulayarak kendine yeni bir görev ve sorumluluk yüklemesine çevre ahlâkı denilmek­tedir. Zira böyle bir temel olmadan çevre ahlâkını kuru bir çevrecilik üzerine bina etmenin mümkün olmadığını düşü­nüyorum. Kültür tarihimize geniş bir perspektiften ba­kınca bu bakış açısının Mevlâna’yla sınırlı olmadığı görül­mektedir. Batı dünyasının insan-tabiat kardeşliği söz konusu olduğun­da tek azizi Asisili Aziz Francis iken, bizim kül­türümüzün, Hoca Ahmed-i Yesevi, Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli’den günümüze bu konuda çok zengin olduğu görül­mektedir.

İnsan-tabiat ilişkisi söz konusu olduğunda aynı bakış açı­sını çağdaş bir İslâm âlimi olan Bediüzzaman Said Nursi’nin Nur Risalelerinde de görmekteyiz. Kâinatı bir kitap (kitab-ı kâinat) olarak kabul eden Bediüzzaman, hem tabiata yeni bir anlam ve metafizik bir boyut getirmiş, hem bu kitabın nasıl okunacağını öğretmiştir. Bunu yaparken daha önceki mutasavvıf-düşünürlerin kullandığı dili kullansa da Şerif Mardin’in de vurguladığı gibi[84] o buna meta-poetik bir boyut kazandırmıştır. Böylece kâinatı bir kitap gibi telâkki eden geleneksel İslâm düşüncesine yeni bir boyut kazandırdığı görülmektedir Allah’ın varlığı, isim ve sıfatları hakkında ko­nuşurken, kullandığı malzemeyi kâinat kitabından aldığı görülmektedir. Aşağıdaki alıntıda da görüleceği gibi bu dil ve kullanım insanın tabiatla olan ilişkisine yeni bir boyut kazan­dırmakta, modern insanın tabiatı cansız, ruhsuz, an­lamsız ve saçma olarak gören anlayışına tamamen ters düşmektedir. Aslında onun böyle bir dil kullanmasının bir amacı da mo­dernitenin dine meydan okumasına bir cevap­tır. Böylece o, tabiata ve tabiî fenomenlere Kur’ânî bir anlam yükleyerek, insan-tabiat ilişkisini yeniden tesis etmeye çalış­mıştır. Bu bağlamda şu ifadeler dikkatimizi çekmektedir:

Bir bahçeye benzeyen arzını, sana­tının sergisi, yaratıklarının toplanma yeri, kudretinin aynası, hikmetinin medarı, rahmetinin çiçekdanlığı, Cen­netinin tarlası, mahlukatının geçiş yeri, mevcudatının mecrası, masnuatının ölçeği yapan Allah, bütün noksan sıfatlardan beridir. Süslü canlılar, na­kışlı kuşlar, meyveli ağaçlar, çiçekli bitkiler ilminin mu’cizeleri, sanatının harikaları, cömertliğinin hediyeleri, lütfunun müjdecileridir. Meyvelerin zi­netinden, çiçeklerin tebessümü, seher meltemlerinde kuşların ötüşmesi, çi­çeklerin yaprakları üzerine yağmur­ların ahenkle düşmesi, annelerin kü­çük yavrulara karşı şefkat besle­meleri bir Vedud’un, cin ve insanlara ruhanî ve canlılara, meleklere ve cin­lere ken­disini tanıttırması, bir Rah­man’ın mer­hametini sergilemesi, bir Mennan’ın şefkatini göstermesidir.[85]

Aynı bakış açısı, Mevlâna’nın da ilham aldığı ve yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz âyet-i kerimelerden hareketle tabiatı Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri olarak görmekte ve şöyle demektedir:

Şimdi rüzgarlara bak ki: Sair haki­mane, kerimane faydalarının ve vazi­felerinin şehadetiyle, gâyet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak, bir Sani-i Hâkim tara­fından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kul­lanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbaninin çabuk yerine getirilme­sine sür’atle çalışmaktır.

Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmak­lara: Yerden, dağlardan kaynamaları, tesadüfî değildi. Çünkü onlara teret­tüp eden, âsâr-ı rahmet olan fay­da­ların ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddihar­larının ifadesiyle ve bir mizan-ı hik­metle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki, bir Rabb-i Hakimin tes­hiriyle ve idharıyladır. Ve kaynama­ları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.

Şimdi yerdeki bütün taşların ve cev­herlerin ve madenlerin envaına bak: Bunların tezyinatları ve menfaatli hâ­siyetleri bir Sâni-i Hakîmin tezyiniyle, tertibiyle, tedbiriyle, tasviriyle oldu­ğunun, onlara müteallik hakimane faydaları ve mesâlih-i hayatiye ve levazımat-ı insaniye ve hâcât-ı hayva­niyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor.

Şimdi çiçeklere, meyvelere bak: Bun­ların gülümsemeleri ve tadları ve gü­zellikleri ve nakışları ve koku ver­meleri bir Sani-i Kerîmin, bir Mün’im-i Rahîmin sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak, muh­telif renk ve koku ve tadlarla her nev’e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

Şimdi kuşlara bak: Onların söyleş­meleri ve cıvıldaşmaları bir Sani-i Ha­kimin intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’i ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir.

Şimdi bulutlara bak: Yağmurun şıpıl­tıları manasız bir ses olmadığına ve şimşek ve gök gürlemesi boş bir gü­rültü olmadığına kat’i delil ....

Şimdi göğe bak: Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız kamere dikkat et. Onun hareketi bir Kadir-i Hakimin emriyle olduğu.... [86]

Düşünürümüzün bir duasında kullandığı dil ve Allah’a hi­tap şekli de, hem tabiata bakış açısını ve hem de bir Müslüman’ın duasında bile insan-tabiat ilişkisini göstermesi açısından dikkatimizi çekmektedir:

Işık, Senin aydınlatman ve yeryüzü sergisinde mahlukatını gösterme iste­ğinle parlar.

Rüzgârlar senin estirmen ve görev­lendirmenle eser.

Sen her türlü noksan sıfatlardan mü­nezzehsin! Senin saltanatın ne büyük!

Nehirler Senin varidatın depolaman ve emirlerine boyun eğdirmenle yer­den fışkırırlar.

Kıymetli taşlar Senin tedbirin ve tas­virin ile süslenirler. Senin hikmetin ne eşsiz!

Çiçekler Senin süslemen ve güzel­leştirmen ile tebessüm ederler.

Meyveler Senin ihsanın ve ikramın ile kendilerini rızk isteyenlerin nazarlarına arz ederler.

Kuşlar Senin ötme kabiliyetini vermen ve birbirlerine arkadaş yapmanla âhenkle ötüşürler.

Yağmurlar Senin yağdırman ve kul­larına ihsanınla damlalarını serpişti­rirler.

Ay ve gezegenler Senin plânlaman, idare etmen ve aydınlatman ile hare­ket ederler.

Seni her türlü noksan sıfattan tenzih ederiz,. Senin burhanın ne nurlu, sal­tanatın ne açık![87]

İslâm kültüründe konumuzla ilgili örnekler çoğaltılabilir. Ancak maksadımız açısından bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum. Kendimize ait bir çevre ahlâkı geliştirmek ve bunu diğer kültürlerle paylaşmak istiyorsak, öncelikle bunun sistematik olarak ortaya konması gerekir. Bu nedenle ön­celikle kültürümüzdeki bu tür insan-çevre ilişkileriyle ilgili görüşlerin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Edebiyat, tarih, şiir, masal, hikâye, tasavvuf, tefsir, resim, minyatür, mimarî vb mirasımızın çevreci bir bakış açısıyla insan-tabiat ilişkileri bazından yeniden araştırılması gerekmektedir. Böylece top­lumumuzun dünya görüşünü oluşturan ve onunun insan-tabiat ilişkileri söz konusu olduğunda temel genel-geçer de­ğer yargılarını bilimsel olarak ortaya konabilecektir. Zira tarihimize baktığımızda şimdikinden farklı bir ilişkiler meka­nizması olduğu görülmektedir. Hem buna örnek olması, hem de yukarıda zikrettiğimiz araştırmaların önemini gös­ter­mesi bakımından bir-iki örnek vermek istiyorum.

Bu bağlamda yakın zamandaki ecdadımızın insan-çevre ilişkisi çerçevesinde ve çevre ahlâkı olarak değerlendirilebi­lecek davranışları gerçekten ilginç ve dikkat çekicidir. Bu ör­neklerden birisi ecdadımızın ağaçlarla ilgili sahip olduğu de­ğer yargılarını ve bakış açısını, diğeri ise hayvanlarla ilgili bakış açılarını örneklemektedir. Bu konuda elimizde birçok örnek bulunduğunu ve bunun ayrı bir çalışma konusu olacağını belirtmek isterim. Birincisi İstanbul hayranı Fransız yazar Claude Farrére’dir. Bir gözlemini şöyle anlatmaktadır:

Hikâye, Tophane rıhtımının merdi­venlerinde başladı. O devirde, İstan­bul, henüz tamamen Türk’tü... Yani hemen hemen bugünkü Fransa, yahut İngiltere gibi. Kruvazörümüzün sandalı rıhtımdaydı. İçinde gemiye dönmek üzere olan üç subaydık. Tam rıhtım­dan ayrılmak üzereyken nereden çık­tıysa, bir tekir kedi peyda oluverdi. San­dalımıza yaklaştı, kürekleri kok­lamaya başladı. Arkadaşlardan biri:

-Hele bak, dedi bir Türk kedisi!

Evet bizden korkmadığına göre, hiç şüphesiz bir Türk kedisiydi. Gerçekten İstanbul’un kedileri çok bariz şekilde ikiye ayrılır. Müslüman mahallelerinde yaşayan Türk kedileri -bu mahalle­lerde herkes hayvanlara karşı daima iyi davranır- ve Rum yahut Ermeni ke­dileri; bunlar reaya mahallelerinde ya­şar; buralardaki Doğu Hristiyanları, Gregoryenler yahut Ortodokslar zayıf olan her şeye karşı alçakçasına zalim davranırlar. Bu mahallelerde yaşayan kediler, daha insan yüzü görür görmez selameti kaçmakla bulur.[88]

İkinci olay da İstanbul’da geçmektedir. Fransız doktor A. Brayer anlatıyor:

Bir gün bir Hristiyan hastamın bah­çesinde gezinirken âilesinin kalabalık­laşmış olduğundan bahsederek evine bir dâire daha ilâve etmek istediğini, fakat beş altı ağaç yıkmak icâb ettiği için arzusunu yerine getirmesine mâni olan müşkil bir vaziyet içinde bulun­duğunu söyledi ve sözüne şöyle de­vam etti:

Bu ağaçların mevcud olduğunu Müs­lüman komşularımın hepsi biliyor ve hepsi her gün görüyor. Şimdi bunların yerine ev yaptırdığımı görecek olur­larsa, neden dolayı ağaçları yıkmaya cür’et ettiğimi gelip benden sorarlar ve beni tahkir ve terzil ederler (aşağı­larlar).

Onlar bâtıl Müslüman i’tikadlarının himâyesindedirler. Bununla beraber maksadımda muvaffak olmak için elimde bir çâre yok değil; ama o mâ­lûm yol uzun bir yol: Diplerine civa koyarak ben bu ağaçları yavaş yavaş kurutabilirim. Eğer komşularım gözle görülür bir sebep olmadığı halde birer birer mahv (yok) olup gittiklerini gö­recek olurlarsa, tabiî benden şüphe ederler. Fakat ben de işte o tereddüt içinde ucuz kurtulmuş olurum.’

Müslüman -Türklerin asırlardan beri gölgelerinde dinlendikleri bu güzel ta­biat mahsullerine karşı besledikleri hür­met sâyesinde Türkiye’de altı, se­kiz ve hattâ on ayak çapında çınarlar vardır: Bazen bunlar tâzeliklerinde le­tâfet ve şöhretini te’min ettikleri evi havasız ve zıyâsız bırakacak nisbetler almakta­dır”.[89]

 Görüldüğü gibi, tarihimiz insan-çevre ilişkileri söz konusu olduğunda, bugün çevre ahlâkı olarak karşımıza çıkan ör­neklerle, geniş ve zengin bakış açılarıyla doludur. Ancak şunu da hemen belirtelim ki, Müslüman toplumlarda Ahlâkî değerler, her zaman hukukî norm ve yaptırımlardan önce gelmişlerdir. İslâm’ın ilk ortaya çıkışından bu yana öncelik her zaman imana, inanca, İlâhî iradeye teslim olmaya, “gü­zel ahlâkı tamamlamak için gönderilen” peygambere uyma­ya verilmiştir. Bunlara uymayan veya toplumun değer yar­gılarına ters düşenlerle ilgili hukuk düzenlemeler daha sonra ortaya çıkmış ve sistemleşmiş olduğu görülmektedir. İnsan-çevre ilişkisini Kur’ân merkezli bir metafizik temele oturtan Müslüman âlimler, takip eden erken bir dönemde de çevre hukukuyla ilgili düzenlemelere gittiklerini görüyoruz. Bunun en ilginç örneklerinden birisi, sadece örnek olması bakımın­dan zikrediyorum, 12.yüzyıl İslâm hukukçularından İzz. B. Abdisselam’dır. İslâm Hukukuyla ilgili bir kitabının bir alt başlığı aynen şöyledir: “Hukuku'l-Behaim ve'l- hayvan alel insan” (Hayvanların İnsanlar Üzerindeki Hakları). Buna gö­re, insanlara yüklenen sorumluluğu şu şeklide tespit etmek­tedir:

Faydalanılamayacak kadar hasta ve yaşlı olunca da, onun bakımını ve yi­yeceğini en güzel şekilde temin etmek.

Çekemeyeceği hiç bir yükü yükleme­mek.

Gerek kendi cinsinden, gerekse başka cinsten, kendisine eziyet edecek hiç bir hayvanla aynı yerde bulundurma­mak.

Keserken onu incitmemek. Canı ta­mamen çıkmadan, derisini yüzme­mek. Kemiklerini kırmamak.

Yavrusunu gözünün önünde kesme­mek.

Ağıl ve ahırlarını mümkün olduğunca temiz tutmak.

Çiftleşme döneminde, dişisini ve er­keğini yan yana getirmek.

Boş yere ve eğlence amacıyla av yap­mamak. Av esnasında avın kemi­ğini kırmamak, yahut etini haram kılacak herhangi bir davranışta bulunma­mak.[90]

Kanaatimce sahip olduğumuz çağdaş tecrübe ve biri­kimle bu değerleri yeniden yorumlayarak ve sistemleştirerek gü­nümüze taşıyabilirsek, hem kendi toplumumuz ve hem de insanlık için çok değerli bir iş yapmış olacağız. Pasifik Değişimi ve Doğuya Dönüş olarak adlandırılan batı top­lumlarındaki zihinsel değişim ve arayış çabaları da, Hint, Çin ve diğer uzak doğu kültürlerine giderken, Anadolu’nun bere­ketli ve münbit toprakları üzerinde boy vermiş, İslâm kül­türünün temel referansı olan Kur’ân’ın bakış açısıyla bes­lenmiş bu fikirlere bigane ve ilgisiz kalmayacaktır. Bize ait bir çevre ahlâkı oluşturmak, insan-tabiat ilişkilerini daha sağlam ve metafizik temele oturmak isteyen herkesi ve hatta dün­yanın tüm çevrecilerini kültürümüzdeki bu zengin insantabiat ilişkisini ve kaynaşmasına incelemeye davet ediyorum.

Bununla beraber, kültürümüzdeki çevreyle ilgili bakış açılarının ve toplumsal değerlerin ortaya çıkarılabilmesi için de somut bir öneride bulunmak istiyorum. Bu da çevreyle ilgili tezlerle ilgili bir projedir. Bu projenin esası: Mastır ve Doktora tezlerini çevre konusunda yapmak isteyen öğren­cilere (Fen ve Sosyal Bilimler dahil) Çevre Bakanlığı tara­fından “Çevre Bursu” verilmesidir. Projenin takip ve uygu­lanması Çevre Bakanlığı Eğitim ve Yayın Daire Başkan­lığınca yürütülecektir. Bakanlıktan burs alan bu öğren­ciler, karşılık olarak da, hem bakanlık tarafından istih­dam edile­bilirler, hem de bu tezlerin telif hakları bakanlığa ait olabilir. Kanaatime göre, bu büyük bir teşvik olacak ve kısa zamanda çevre konusunda yüzlerce çalışma ve kitap ortaya çıkmış olacaktır. Ülkemizdeki çevre bilinci­nin daha sağlam bir te­mele oturması ve kendimize ait bir çevre anlayışı ve çevre ahlâkı geliştirmemiz, öncelikle sahip olduğumuz bu tarih mirasını ortaya koymamızda ve daha sonra da onu yorum­layabilmemizde gerçekleşeceğine inanıyorum.

 


Çevre Sorunlarının

İnsan-Merkezli Karakteri*

 

 

 

 

 

Çevre Hukuku kavramının, en azından bugün kullandı­ğımız şekliyle, çevre sorunlarının ortaya çıkması ve sadece etrafımızdaki doğayı değil, tüm canlıları ve hatta insanın bizzat kendi varlığını tehdit eder bir boyuta ulaştığı bir bağ­lamda ortaya çıktığı görülmektedir. Aslında bu olgu sadece Çevre Hukukuna ait bir durum da değildir. Çevre bilim, çevre ahlâkı, sürdürülebilir kalkınma, ekolojik denge vb bir çok kavram da yine böyle bir bağlamda ortayı çıkmıştır. İnsan-doğa ilişkilerini düzenleyen bazı normların varlığı ka­bul edilse bile, bugün anladığımız anlmdaki çevre hukuku­nun tarihinin oldukça yeni olduğunu biliyoruz. Zira çevre hukukunun ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkması 1970’li yıllara rastlamaktadır.[91]

Bu çalışmanın amacı çevre sorunlarının ortaya çıkışındaki temel felsefî fikirleri incelerken, çağdaş insanın kimliğinin antroposentrik (insan-merkezli) niteliğine dikkat çekmektir. Böylece sadece çevre sorunlarının ve çevre hukukunun de­ğil, diğer önemli çağdaş sorunların temelinde de bu antopo­centric anlayışın yattığına dikkat çekmektir. Sonuç kıs­mında da, modern insanın kendini her şeyin merkezinde ve bütün değerlerin kaynağı olarak gören insan-merkezli anla­yışının değişmeye başladığını, böylece 21. Yüzyıla girerken eco-sentrik (çevre-merkezli) ve bütüncül bir anlayışın hakim ol­maya başladığı vurgulanacaktır. Başta çevre ahlâkı, çevre hukuku vb tartışmaların ise hep bu yeni anlayışın bir ürünü ve sonucu olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Böylece hukukta, ahlâkta vb. alanlarda hakim olan insan-merkezli anlayış, yerini çevre-merkezli bir anlayışa bırakmaktadır. Çevre Hukukunun meşruiyyet zeminini de bu çevre merkezli yeni anlayışın sağlayabileceğini düşünüyorum.

Bilindiği gibi, çevre sorunları yoğun olarak II. Dünya Sa­vaşı’nı takip eden yıllarda hissedilmeye başladı. Bu savaş, sadece milyonlarca insanın ölümü ve yaralanması; bir o kadar ailenin parçalanması ve tam bir sefalete uğramasına neden olmakla kalmamış, aynı zamanda medenîyetin ve gelişmişliğin sembolü olan şehirlerin, sanayi kuruluşlarının ve doğal çevrenin tahrip edilmesinde de çok büyük bir etken olmuştur. En değerli ve kutsal varlık olan insan varlığına saygı duyulmayan; ideolojik saplantılarla insanların kitleler halinde yok edildiği bir ortamda, doğal çevrenin korun­masını beklemek fazla iyimserlik olur. Bugün çevre duyarlı insanların aynı zamanda barış ve özgürlük taraftarı olmaları, savaşın, şiddetin ve işkencenin her türlüsünü reddetme­lerinin temelinde böyle bir tecrübe yatmaktadır. Olaya böyle bütüncül bir anlayışla bakılmadığı ve bunların arka­sındaki temel nedenlere inilmediği takdirde yapılanların fantezi ola­rak kalması kaçınılmazdır.

Çevre sorunlarının yoğunlaşmasıyla, bunların nedenleri üzerinde duranların çoğaldığı görülmektedir. 1960’lı yıllarda bu sorunların çarpık kentleşme ve özellikle de aşırı sanayi­leşmenin bir sonucu olarak algılandığı görülmekte­dir. Özel­likle bazı büyük sanayii kuruluşları kârlarını maksimize etmek için çevreyi kirlemekteydiler. Bunların protesto edilmesi ve ayrıca hükümetlerin de bazı ciddî tedbirler almasıyla bu so­runların çözüleceği sanılmaktaydı. Bunun bir sonucu olarak bu yıllardaki çevre hareketlerinin temel niteliğini bu tür pro­testo eylemlerinin oluşturduğu görülmektedir.

Ancak Lynn White 1968’de yayımladığı “Çevre Krizinin Tarihi Kökenleri” adlı makalesiyle, ilk defa bu sorunun dini, felsefî, bilimsel ve teknolojik temeline dikkat çekerek, çevre sorunlarının farklı bir boyutunun tartışılmasına ne­den oldu. White’ın temel tezi şuydu: Çevre krizinin teme­linde insan-merkezli (antropocentric) Yahudi-Hristiyan dini geleneği yat­maktadır. White’a göre sorunun bilimsel ve teknolojik temel­leri olmakla beraber, geniş bir perspektiften bakıl­dığında batı medenîyetinin, biliminin ve teknolojisinin temel varsayım­larının, en azından konumuz açısından çok önemli olan “do­ğaya hükmetme” varsayımının kaynağı bu dini gelenekti. Ayrıca sorunun bu boyutu tüm detayları ile tartışılmadan ve bunlara alternatif ve yine dinî temelli bir bakış açısı geliş­tirilmedikçe insan-tabiat ilişkilerinde daha uyumlu bir dav­ranış geliştirmek ve bu sorunların üstesinden gelmenin mümkün olmadığına inanıyordu.[92]

Bu iddia büyük bir tartışmaya neden oldu. Sonuçta, çev­re sorunlarının modern insanın, insan ve doğayla ilgili temel dinî ve felsefî fikirlerinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı görüşü kabul edilmeye başlandı. Bu görüş, bilim felse­fesin­deki bazı yeni gelişmelerle de desteklendi. Thomas Kuhn’un başarılı bir şekilde gösterdiği gibi, bilimsel faa­liyetleri ve bilimi belirleyen ve yönlendiren; neleri görmemiz, nasıl gör­memiz vb konularda bizi yönlendiren asıl unsur sahip oldu­ğumuz dünya görüşümüz, varsayımlarımız ve önyargıları­mızdır. Onun ifadesiyle sahip olduğumuz “para­digma”dır.[93] Bundan hareketle John Robinson “bütün bu sorunların kö­keninde kendimiz ve kâinatla ilgili temel kavramlarımız”ın yattığını ileri sürmektedir.[94]

Konumuzla ilgili olarak da, insan-doğa ilişkisinin temelini 17. yüzyıl bilimsel devrimleri sonucu oluşan bilimsel dünya görüşü oluşturmaktaydı. Bu görüşün en belirgin niteliği ise insan merkezli bir anlayış olmasıydı. 17. yüzyıl bilimsel dev­rimlerinden bu yana kendimizi ve etrafımızdaki doğal dün­yayı algılama biçimimiz tamamen değişmiştir. Çok genel ola­rak alırsak, Francis Bacon’un bilim felsefesi, Descartes’in metafiziği ve Newton’un Aristo fiziğinin yerini alan modern mekanik fiziği kadim ve ortaçağların hakim dünya görü­şünün yerini alarak, modern çağın başlamasının ve şekil­lenmesinin en belirleyici unsurları oldukları görülmektedir. Bütün bunların bir sonucu olarak, modern insan şimdiye kadar baktığından çok farklı ve yeni bir şekilde kendisine ve doğaya bakmaya ve ilişkilerini de bu bakış açısı üzerinde temellendirmeye başlamıştır. Bu yeni anlayışın nirengi nok­tasını ise, bu modern anlayışın daha önceki hakim dünya görüşlerinden tam bir kopuşu temsil etmesidir. Çağdaş filo­zoflardan Charles Taylor, modern kimlik dediği bu yeni an­layışı kapsamlı bir çalışmayla ortaya koymaya çalış­mıştır.[95] Taylor’a göre bu yeni kimlik sadece modern tarihi değil, tüm modern toplumu ve kültürü de şekillendiren temel unsurdur. Modern hukuku da şekillendiren bu anlayış, insanın doğayı kullanma ve doğayla olan ilişkilerinin meşruiyyetinin belir­leyicisi olmuştur.

Bundan hareketle, birçok çevreci düşünür, sadece tüm modern kurumların belirleyicisi olarak değil, aynı zamanda insan-doğa ilişkilerinin de temel belirleyicisi olarak gördük­leri bu yeni modern kimliği eleştirmişlerdir. Bu kimliğin nirengi noktasını ise, Descartes’in metafiziğinde ifadesini bulan ruh-beden (mind-body) düalizmi oluşturmaktadır. Bunun üze­rinde daha sonra duracağız. Ancak şunu hemen belirtelim ki, insan-merkezci anlayışın sorunlarımızın temel nedenlerin­den birisi olarak algılanmasının bir sonucu olarak, yüzyı­lımızın büyük filozoflarından Hiedegger “insanın tabi­attaki yeri ve konumuyla ilgili olarak yeni bir ethos ve yeni bir anlayışa muhtacız” demektedir. Böylece bu yeni anla­yışın insan-merkezli olmayıp, insanın tabiattaki konumunun daha gerçekçi bir temellendirmeye dayandırması gerektiğini vur­gulamıştır.

Çevre sorunlarının insan-merkezli karakterini vurgular­ken, çevre ahlâkının[96] da aynı sorunla karşı karşıya kaldığını belirtmemiz gerekir. Çevre ahlâkının, ahlâkın yeni bir alt dalı olarak ortaya çıkmasındaki en temel nedenler, daha önceki ahlâk anlayışlarının insan-merkezli karakterleridir. Bu ahlâk sistemlerinin temel niteliği, insan-insan, insan-doğa ve insan-Tanrı ilişkisini temellendirmeye çalışmalarıdır. Özellikle de modern ahlâk teorilerine baktığımızda, insanın doğaya karşı bir ahlâkî sorumluluğu olup olmadığı bir yana, insanın gelecek nesillere karşı herhangi bir ahlâkî sorumluluğunun bulunup-bulunmadığına şahit olmuyoruz.

Farklı bir açıdan bakınca bir dereceye kadar bunu anla­manın mümkün olduğu düşünülebilir. Zira modern ahlâk teorilerinin formüle edildiği ve geliştirildiği bilgisel alana bak­tığımızda, yukarıda kısaca işaret etmeye çalıştığımız modern insanın kendisi ve dış dünyayla ilgili bilgilerinin bulun­duğunu görmekteyiz. Bu anlayışa göre de, insanın şu anda yaptıklarından gelecek nesillerin etkileneceği veya olumsuz olarak etkileneceği bilinmemekteydi. İnsanî eylem­lerin temel karakteri ve bunun iyi veya kötü olarak ölçütü şu andaki görünen ve gözlemlenebilen sonucuydu. Bundan dolayı da bir eylem Ahlâkî olarak iyi veya kötü olarak tanımlanırken burada ve şimdi olan durumlar söz ko­nusu edilmekteydi.[97] Errol Harris’in de işararet ettiği gibi, 17. yüzyılda ortaya çı­kan felsefî fikirlerin bir sonucu olarak deontolojik, faydacı, hedonist ve benzer ahlâk teorilerinin gelecek durumları Ah­lâkî sorumluluk alanına sokmadıkları görülmektedir. Ahlâkî iyi olarak iyi, sadece “insanın arzula­rını tatmin etme ve mut­luluğu elde etmeyle” sınırlandırılmış­tır. Ahlâkî bakımdan so­rumluluğun ise sadece insana karşı olan davranışlarımızla sınırlandığı görülmektedir.[98] Konuyla ilgili ahlâk teorilerine kısa bir göz atmak yeterli olacaktır.

Örneğin yararcı (utilitarian) felsefeye baktığımızda bi­zim gelecek nesillere sahip olduğumuz yarar seviyesinde bir şeyler borçlu olduğumuzu ileri sürdüğünü görüyoruz.[99] Bu­nunla beraber, gelecek nesillerin kimlerden oluşacağını ve sayılarını bilmediğimizden, Bentham, Passmore ve Sidgwick gibi yararcı düşünürler, bizimle hiçbir bağlantısı olmayan gelecek nesillerin sahip olabilecekleri menfaatleri tamamen reddetmişlerdir. Bunun temel nedeni gelecek nesil­lerin şim­diki nesillerin mutluluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin olmayacak olmasıdır.[100]

Locke’un ve onun ve çağdaş temsilcisi Nozick’in kazanım teorilerine bir göz attığımızda, karşımıza çıkan sonuç şudur. Eğer herhangi birisi (veya bir devlet) belli bir toprak par­çasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye o şey üzerine tüketme ve tahrip etme yetkilerini ver­mektedir. Barry, özellikle kısa dönemli menfaatler için, ağaç­lar, hayvanlar ve toprağın kirletilip tahrip edilmesini, Locke ve Nozick, liberal mülkiyetin hakkının doğal bir uzantısı ol­duğuna inananlarca gerçekleştirildiğini ifade et­mektedir. Bu­nun sonucu olarak, şimdiki neslin çevreyi tamamen tahrip etmesi halinde gelecek nesillerin bizleri adaletsizlikle suçla­maları söz konusu olmamaktadır. Burada problemin kaynağı olan nokta, sözleşmede taraf olmayan gelecek nesillerin elin­de pazarlık gücünün olmamasıdır.[101]

Rousseau’nun sözleşmeci doktrininde de gelecek nesiller için bir ahlâkî sorumluluk topluluk içindeki bireylerin bir­birlerine karşı ödevlerinden kaynaklandığından, üyeleri he­nüz doğmamış nesillerden oluşan bir toplum içinde, bu ne­denle, ahlâkî sorumluluk ve adalet kavramlarından bah­setmek imkânsızdır. Aynı şekilde Thomas Hobbes’in gelecek nesiller için ahlâkî ve hukukî bir sorumluluk taşımadığını ifade etmek gerekir. Hobbes’e göre, başkaları tarafından zarar görmemek için bizim de başkalarına zarar vermemiz gerekir. Eğer bu ahlâkî değer, hukukun sosyal temeli olarak kabul edilirse, gelecek nesiller için herhangi bir sorumlu­luğumuz olmaksızın çevreyi tahrip etmemiz, adaletsiz bir davranış sayılmaması gerekir.[102]

Bununla beraber, bugün çevre sorularının ortaya koy­duğu ve çevre biliminin de bilimsel olarak kanıtladığı gibi eylemlerimizin niteliği tamamen değişmiştir. Şu andaki bir eylemimizden ve yaşam tarzımızdan hem gelecek nesiller, hem de tüm eko sistem etkilenebilmektedir. Bu nedenle, çevre ahlâkçıları “Ahlâkî sorumluluğu” yeniden tanımla­maya çalışmaktadırlar. Böylece, Ahlâkî sorumluluğun sınır­larını, eylemlerimizin etkisinin uzanabildiği gelecek durum­ları da içerisine alabilecek şekilde yeniden tanımlıyorlar. Hukuk­çuların Çevre Hukuku ve Uluslararası Çevre Hukuku tar­tışmalarını temellendirirken aynı endişelerden ve modern insanın eylemlerinin niteliğinin ve sonuçlarının genişlemiş karakterinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu eylemler sadece burada ve şimdi olanlar için hukukî sorunlar ortaya çıkarmakla kalmayıp, gelecek nesillerin veya başka ülkelerde yaşayan insanlar için de hukukî sonuçlar doğurmaktadır.

Bütün bunları algılamamızda ve tartışmamızda klâsik in­san-merkezli anlayışın, yerini çevre-merkezli ve bütüncül bir anlayışa bırakmaya başlamasının bir sonucu olduğunu dü­şünüyorum. İnsan olarak sadece kendimizi ve kendi çı­karlarımızı değil, tüm ekosistemin çıkarlarını düşünüyo­ruz. Zira biliyoruz ki, bizler bu eko sistemin sahibi ve efen­disi değil, sadece bir parçasıyız. Bu bağlamda daha önceki ahlâk ve hukuk sistemlerinin insan-merkezli karakterine biraz daha yakından bakmak ve bunu biraz açmanın gerektiğini düşü­nüyorum.

 

1. İnsan-Merkezcilik Nedir?

R.L. Clark’ın da ileri sürdüğü ve “çağdaş ahlâk ve çevre krizinin kalbinde” yatan[103] temel unsur olarak gördüğü in­san-merkezciliğin (antropocentrizmin) anlamına baktığı­mızda iki önemli nokta dikkat çekmektedir. Birincisi, “insa­nın her şe­yin merkezi ve kâinatın da tek amacı” olduğuyla ilgili görüş, ikincisi ise, “önemli olanın sadece ve sadece insa­nın değer­leridir. Kâinat bu değerin devamı ve geliştiril­mesi için vardır. Bu nedenle kâinatın kendi başına ve mün­hasıran bir değeri yoktur.”[104]

Callicott da insan-merkezli değer teorisini tanımlarken, onun en belirgin özelliğinin sadece insana değer atfetmesi ve insan dışında kalan her şeyin sadece araçsal (instrumental) (yani insanın amaçlarına hizmet ettiği ölçüde) bir değerinin olduğunu ileri sürmesi olduğunu vurgular.[105] Bu anlamda al­dığımızda antropocentrizmin felsefî, dinî ve diğer bakım­lardan da buna yakın bir şekilde tanımlandığını görmekteyiz. İnsanı kâinatın efendisi olarak gören bu anlayışa işler yo­lunda gittiği sürece ciddî bir eleştiri gelmedi. Ancak, çevre sorunlarının ortaya çıkması, insanın kendisinin ve sahip ol­duğu toplumsal değerlerin tüm eko-sistemi tehdit eden bo­yutunu gündeme getirdi. Bu bağlamda, çevre ahlâkı, çevre hukuku, uluslararası çevre hukuku, gelecek nesillerin du­rumu vb söylemler ortaya çıkmaya başladı. Böylece sa­dece antropocentrizm değil, onun şekillendirdiği tüm kav­ramlar ve bunların somutlaşmış şekli olan yapılanmalar, yani bilim, teknoloji, ilerleme, refah toplumu yeni baştan sor­gulanmaya ve eleştirilmeye başlandı.

 

2. İnsan-Merkezciliğin Dinî Kaynağı.

İnsan-Merkezciliğin dinî temellerine baktığımızda, Whi­te’ın haklı olarak işaret ettiği gibi Yahudi-Hristiyan gele­neğini, felsefî kökenleri araştırıldığında ise kartezyen felsefeyi bulmaktayız. Antropocentrizmin kökenleri için kadim Yunan felsefesine gidilebilirse de, bizim açımızdan önemli olan mo­dern felsefeye damgasını vuran Kartezyen felsefenin ruh-beden ayırımı ve bunun ortaya koyduğu sonuçlardır.

İçinde bulunduğumuz çevre krizinin ilk kez tarihi köken­lerini araştıran Lynn White şu sonucu ulaşmıştı. “Şu andaki bilim ve teknolojimiz Ortodoks Hristiyan kibir/gururumuza o derece batmıştır ki, sadece onlardan medet isteyerek bu sorunları çözemeyiz. Sorunlarımızın temeli dinî olduğuna göre, çözümü de dinî olmalıdır.”[106]

White’a göre dünyadaki en antropocentrik din Hristi­yanlıktır. Kadim pagan ve Asya dinlerinin tersine (Zer­düştlüğü istisna edersek) Hristiyanlık tabiat-insan ayrılığını vurgulayarak, tabiata hükmetmeyi Tanrının iradesi olarak görmüştür.[107] Görüldüğü gibi White’a göre, bilimsel dev­rimlerin ve bu devrimlerin sebep olduğu sanayii devrimi, endüstrileşme ve teknolojinin de temelinde Hristiyan kül­türünden gelen “dünyaya egemen olma ve boyun eğdirme” anlayışı yatmaktadır.[108] Bununla beraber burada konunun detaylarına girmek istemiyoruz. Ancak şu kadarını belirtelim ki, Hristiyanlığın insan-merkezli bir din oluşunda ,Hz. İsa’nın özel konumunun rolü unutulma­malıdır. Bu diğer semavî dinlerde görülmeyen bir özelliktir.

Dini temelli Hristiyan Ortaçağ dünya görüşünün özü ko­numuz açısından şöyle özetlenebilir:

İnsanoğlunun tabiat üzerindeki gücü sınırsızdır. İnsan ta­biatı ve içindekileri ‘menfaat ve zevkini’ artırmak ama­cıyla istediği gibi kullanabilir. Bitkilerin ruhu ve duyguları olma­dığından, ayrıca acı da hissetmediklerinden hiç bir hakları yoktur. Hayvanların da aynı şekilde bir hakları söz konusu değildir.