ANARŞİ-TERÖR VE BÖLÜCÜLÜK

SEBEB VE ÇARELERİ

 

GİRİŞ   1

1971 ANARŞİSİNDEN GAYBÎ İHBAR   2

1997’Lİ YILLARA DİKKAT! 2

DECCALİYET YAŞAYIŞ TARZINI DEĞİŞTİRİR   3

ANARŞİYE VE ÇATIŞMALARA SEBEB OLAN BİR TEHLİKE DE MENFÎ MİLLİYETÇİLİKTİR   4

TÜRK ORDUSU VE TÜRK MİLLETİ 7

İKİ TEHLİKELİ ANLAYIŞ   8

BÖLÜNME TEHLİKESİ 8

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNE YAPILAN IRKÇILIK İTHAMI VE    ONUN CEVABI 10

TÜRK OLMAYAN TÜRKÇÜLER   10

RESMÎ VAZİFEDARLARIN DİKKATİNE! 13

İKTİSADÎ MES’ELELER   14

ANARŞİ VE BÖLÜCÜLÜGE KARŞI ÇARELER YARDIMLAŞMA İHTİYACI 15

KOMÜNİZMİN KARŞISINDA RİSALE-İ NUR   16

İSLÂMİYETTEN ÇIKAN BİR MÜSLÜMAN, ANARŞİST OLUR   17

CHP’YE MEKTUP   18

ANARŞİ VE DİNSİZLİĞE KARŞI KOYACAK, ANCAK İTTİHAD-I İSLÂM KUVVETİDİR   18

RİSALE-İ NUR’UN İKİ MÜHİM VAZİFESİ 19

RİSALE-İ NUR MESLEĞİNDE ŞEFKAT VE ASAYİŞİ MUHAFAZA  19

İSTİKBALDE ÂLEM-İ İSLÂM   19

 

GİRİŞ

Gerek Türkiye’de ve gerek beşer âleminde deh­şetini ar­tıran anarşiliğin bahsi yapılmazken, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri, cemiyet haya­tında anarşiyi netice verecek sebebleri, Kur’an nuru ile görmüş ve gençliğinden tâ haya­tı­nın sonuna ka­dar, bu anarşi âfeti ve tehlike­sinden ıs­rarla haber ver­miş, ikaz etmiş ve ted­birlerini göster­miştir. Bugün de eserleriyle aynı ika­zatı ve ıslahatı devam etmek­tedir.

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde anarşinin asıl se­beblerini ortaya koymuş ve bu sebeblerin kaldırılmasıyla an­cak anar­şinin önlenebilece­ğini, aksi halde anarşinin gide­rek dehşetlene­ceğini ısrarla beyan etmiştir.

Millî ahlâkı bozan sefahete medeniyet ismi veri­lerek cemiyete aşılanmaya çalışılması; Avrupaî hayat tarzına ve âdetlerine yani bid’atlara revaç ve­rilip şeair-i İslâmiyenin zedelenmesiyle vic­dan-ı umumiyenin bo­zulması; Komü­nizm ve Masonluk gibi ce­reyanların millî ahlâka ve manevî değer­lere darbe vuran mater­yalist ve na­türalist fikirlerinin neş­rinde serbestlik ka­zan­dırılması ve buna karşı Kur’anî ve imanî telkin ve neş­riyatın resmen terviç edilmesi gerekir­ken aksine tahdid ve engeller konulması; ırkçı­lık fikrini uyandı­rıp o çeşit hislerin tahrik edil­mesi; faizciliği esas alıp zekâtın terkedilmesi gibi sebeblerle fakir–zengin sınıfları­nın müba­rezelerine yol açıl­ması; emperyalist ecnebi zih­niyetin müda­hale ve tahakküm­lerine karşı en kuvvetli mukabele gücü­nün esasını teşkil eden İslâm birliğine sırt çevrilmesi; tarafgirliğe ve mücade­leye dayanan ve milleti muhasım grup­lara ayıran ve ipleri ecnebi elinde olan menfî siyasetin can­landırılma­sıyla millî uhuvvetin ve kuvvetin za­yıflaması ve devlet gücü­nün zede­len­mesi gibi büyük hataların teşhisi ve tedavi çare­lerinin önemli bir kısmı top­lanmıştır.

Bu parçalarda mezkûr mes’elelerden birkaçı içiçe bu­lunduğundan, bahisler kitapta serpilmiş gibidir. Başlıklarla yapılan sınıflama, galip mânaya göredir.

Bediüzzaman Hazretleri bu teşhis ve ikazlarında o de­rece isabet etmiştir ki, Kur’an-ı Kerim’in feyzine istinaden, 1971’de anarşinin gayet deh­şet­leneceğini bildirmiş ve nite­kim aynı senede anarşi silahlı bir devreye girerek, Bediüzzaman Hazretlerinin teşhisinin isabetini göstermiştir.

1971 ANARŞİSİNDEN GAYBÎ İHBAR

Kur’anın feyzinden gelen mezkûr ihbar-ı gaybî aynen şöyledir:

«İstikbale bakan çok âyetler, hem bu asrımıza, hem o asırlara işaret etmeleri cihetinde istikbalden haber ve­ren İmam-ı Ali (r.a.) ve Gavs-ı Âzam (k.s.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. ‘gâsikın iza vekab’ keli­mele­ri bu zamana de­ğil, belki ‘gâsikın’ bin yüz altmış bir (1161) ve ‘iza vekab’ sekiz yüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmi­yetli maddî mânevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa, Milâdi bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur. O tarihte deh­şetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki to­hum­ların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli ola­cak.» (Şualar sh: 269)

1997’Lİ YILLARA DİKKAT!

Bediüzzaman Hazretleri, muhtelif zamanlarda anarşi mevzuunda ikazlarına devam etmiştir. Nitekim yine 1946 senele­rinde devlet ricaline yaz­dığı “Bir Hasbihal” namındaki yazısında; elli sene sonra (yani 1996’dan sonra) ortaya çı­ka­cak dehşetli mücadelelere, anarşi ve te­röre sara­hatla dikkat çekmiş­tir. Kendisinin yaşa­ması imkânı olmayan zamanda ge­lecek fitne için bu derece endişe ve hassasiyet gösteren Bediüzzaman Hazretlerinin ne derece yüksek bir ihlâs ile, şahsî hissiyatını karıştırmadan yalnız milletin selâmetini düşündüğü; onu, dünyevî maksat pe­şinde koş­tuğu şeklinde itham edenlerin, ne derece ga­razkâr­lık yaptık­ları bu­gün daha çok âşikâre görünüyor. Mezkûr “Hasbihal” yazısının bir kısmını buraya alıyo­ruz:

«Adliye Vekili’yle ve Risale-i Nur’la alâkadar mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihaldir

Efendiler! Siz ne için sebebsiz bizimle ve Risale-i Nur’la uğraşıyorsunuz! Kat’iyen size haber ve­riyo­rum ki: Ben ve Risale-i Nur, sizinle değil müba­reze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünki: Risale-i Nur ve hakiki şa­kirdleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtiye gayet büyük bir hizmet ve on­ları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı bü­yük bir tehlikeden kur­tar­mağa çalışıyorlar. Şimdi bizimle uğraşanlar, o za­man kabirde elbette top­rak olu­yorlar. Farz-ı muhal ola­rak o saadet ve selâmet hizmeti bir mübareze olsa da, kabirde toprak olmağa yüz tu­tanları alâkadar etmemek gerektir.

Evet hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâübalilik gös­termele­riyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ah­lâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği ci­he­tin­den; şimdiki vazi­yette de, elli sene sonra sonra bu dindar, namuskâr, kahraman se­ciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı iç­tima­iye cihetinde, ne şekle gi­recek elbette anlıyor­su­nuz. Bin senedenberi bu feda­kâr millet, bütün ruh u canıyla Kur’anın hizmetinde em­salsiz kahra­manlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedar belki mahve­de­cek bir kısım nesl-i âti­nin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatı verip, o dehşetli sukuttan kurtar­mak en büyük bir vazife-i mil­liye ve va­taniye bildiğimizden; bu zamanın insan­larını değil, o zamanın insanlarını düşü­nüyoruz.

Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf âhirete ba­kar; gayesi rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şa­kird­lerinin ise, kendilerini ve vatandaşla­rını idam-ı ebedî­den ve ebedî haps-i münferid­den kurtarmaya ça­lış­maktır, fakat dün­yaya ait ikin­ci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âti­nin bîçareler kıs­mını dalâlet-i mutla­kadan kur­tarmaktır. Çünki, bir Müslüman baş­kasına benze­mez. Dini terkedip İslâmiyet seci­yesinden çıkan bir müslim; dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.

Evet eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde el­lisi meydanda varken ve an’anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösteril­diği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i em­mareye tâbi olup millet ve vatanı anar­şi­liğe sev­ketmek ihtimalinin düşünül­mesi ve o belâya karşı bir çare ta­harrisi, yirmi sene ev­vel beni siya­setten ve bu asırdaki insanlarla uğraş­mak­tan kat’iyen men’ettiği gibi; Risale-i Nur’u, hem şakird­lerini, bu zamana karşı alâka­la­rını kesmiş; hiç onlarla ne müba­reze, ne meşguliyet yok.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 21)

Hem yine Bediüzzaman Hazretleri 1946’larda yazdığı bir mektubunun sonunda, içtimaî ve si­yasî boğuş­maların so­nunda ge­lecek dehşetli iki cereyanın vahşetini ve çaresini beyan ederken diyor ki:

«Yalnız ehemmiyetli bir endişe ve bir teselli kal­bime geliyor ki; bu geniş boğuşmaların neti­cesinde eski harb-i umumîden çıkan zarardan daha bü­yük bir zarar, medeniyetin istinadı, menbaı olan Avrupa’da deccalâne bir vahşet do­ğur­masıdır. Bu endişeyi teselliye medar; âlem-i İslâm’ın tam intibahıyla ve Yeni Dünyanın, Hristiyanın hakiki di­nini düstur-u ha­reket itti­haz et­mesiyle ve âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ana ittihad edip tabi olması, o deh­şetli gelecek iki cereyana karşı semavî bir muave­netle dayanıp inşâal­lah galebe eder.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 58)

Millî bir değişiklik ve inkılâb hareketiyle ce­miyeti fıt­rata aykırı bir yola itmek, içtimaî ve umumî bir fesada kapı açar. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade ediyor:

«Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak ola­maz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.» (Lem’alar sh: 170)

Problemin bu tarz tatbikattan doğacağını ihtar eden Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor:

«…Ey müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyat-ı ecnebiyeye cebr ile sevkeden bed­baht hamiyet-füruş! Dikkat et, bu milletin bazıla­rının din ile bağlandıkları rabı­ta­ları kop­masın! Eğer böyle ahma­kane körükö­rüne topuzların altında bazıla­rın dinden rabıta­ları kopsa, o vakit ha­yat-ı içtimaiyede bir semm-i katil hükmünde o dinsiz­ler zarar verecek­ler.» (Lem’alar sh: 122)

«Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red ala­caksınız.» (Hutbe-i Şamiye sh: 85)

Cemiyet hayatının istikametini bozan ve ihtilaf­ları do­ğuran bu tür yanlış tatbikatlar, rivayet­lerde haber verilen NİFAK CEREYANInın gale­besine zemin hazırladığını ihtar eden Bediüzzaman Hazretleri rivayete istinaden şöyle der:

«Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süf­yan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçe­cek eşhâs‑ı müd­hişe-i muzırraları, İslâmın ve be­şerin hırs ve şika­kından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri her­cümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”([1])

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girme­mek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınız­dan isti­fade eden zalimlere karşı

‘inneme’l mü’minüne ıhvetün’([2])  kale-i kudsiyesi içine giriniz, ta­has­sun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukuku­nuzu müdafaa edebilirsiniz.

Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşur­ken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir kü­çük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yu­karı, birini aşağı indi­rir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne taraf­girlikleriniz­den, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuv­vetle ezilebilirsi­niz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa,

‘el mü’minü lil mü’mini kelbünyani’l mersûsı yeşüddü ba’duhü ba’dan’ ([3]) düstur-u âli­yeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevî­den ve şe­kavet-i uhreviyeden kurtulunuz...» (Mektubat sh: 270)

DECCALİYET YAŞAYIŞ TARZINI DEĞİŞTİRİR

En dehşetli anarşiyi doğuran Deccaliyet hak­kında so­rulan bir suale verdiği cevabında, Bediüzzaman Hazretleri o cereya­nın tahribatına dikkat çekerek şu izahatı verir:

«…Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama “Mesih” namı verildiği gibi her iki deccala dahi “Mesih” namı ve­rilmiş ve bütün rivayetlerde

‘min fitneti’l mesihı’d deccal, min fitneti’l mesihı’d deccal’ denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vili nedir?

Elcevap: Allahu a’lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat‑ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de, büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle şeri­at‑ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların ha­yat-ı içtimaiyele­rini idare eden rabıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan “Süfyan” dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleriyle kal­dırma­ya çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî ve mâ­nevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri ba­şıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine bataklı­ğında birbirine saldırmak için cebrî bir serbesti­yet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek ile deh­şetli bir anar­şistliğe meydan açar ki, o vakit o in­sanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt altına alınamaz.» (Şualar sh: 593)

İşte böyle bir fitne cereyanının doğurduğu ve Kur’an ve Hadîs lisanında “Ye’cüc ve Me’cüc” denilen TERÖRİST ve ANARŞİSTLERin beşer âle­mindeki gelişme ve seyrini anla­tan Bediüzzaman Hazretleri şu açıklamayı yapar:

«…Ye’cüc ve Me’cüc hâdisâtının icmali Kur’ân’da olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsi­lât ise, Kur’ân’ın muhkematından olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar tevil is­terler. Belki râvîlerin içtihad­ları karış­masıyla, tabir is­terler.

Evet, ‘lâ ya’lemü’l gaybe illâllah’ bunun bir tevili şudur ki: Kur’ân’ın lisan-i semâvîsinde “Ye’cüc” ve “Me’­cüc” namı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin’den bir kısım başka ka­bileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa’yı hercümerc ettikleri gibi, gelecek za­manlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edecek­lerine işa­ret ve kinaye­dir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efradı onlardan­dır.

Evet, ihtilâl-i Fransevîde hürriyetperverlik tohu­muyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sos­yalistlik ise bir kısım mukaddesatı tah­rip etti­ğinden, aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe inkılâp etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kal­biye ve insaniyeyi bozduğundan, elbette, ektikleri to­humlar hiçbir kayıt ve hür­met tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâ­vet, o insanları gayet deh­şetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siya­setle idare edilmez.» (Şualar sh: 588)

Anarşi yalnız silahlı çatışmalar değil, içtimaî bün­yede millî ahlâk çöküntüsü ve insanların gaddar­laşması daha dehşetli bir felâkettir. Bu felâke­tin sebeb ve çaresine dikkat çekilen Kastamonu Lâhikası adlı eserde şu ifadeler var:

«…Hayat-ı içtimaiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yer­lerde gayet elîm ve bîçare ihtiyarlar ve peder ve valide­ler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenab-ı Hakk’a şükür ki; Risale-i Nur, bu müdhiş tahribata karşı gir­diği yerlerde mu­kave­met ediyor, tamir edi­yor. Sedd-i Zülkarneyn’in tahribiyle Ye’cüc ve Me’cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi; şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) olan sedd-i Kur’anînin tezelzü­lüyle de Ye’cüc ve Me’cüc’den daha müd­hiş olarak, ah­lâkta ve hayatta zulmetli bir anar­şilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 149)

İşte bu dinsizlik cereyanlarının tahribatlarına karşı, manevî tamiratçı olan RİSALE-İ NUR’a ilişenler bu hareket­leri ile ir­tidada yol açtıkla­rını; hal­buki müslüman bozulsa gayrımüslim­den daha fena olacağını beyan eden ikaz yazı­sında, Bediüzzaman aynen şu ifadelere yer ve­rir:

«Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir kü­çük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahri­batı ve İslâmiyeti içine alan, dağlar büyüklü­ğünde taş­ları bu­lunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vic­danı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müf­sit âletler ile deh­şetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âm­meyi ve umumun bâhusus avam-ı mü’minî­nin istinad­gâhları olan İslâmî esaslar ve ce­reyanlar ve şeâirler kı­rılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile te­davi etmeğe çalışıyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 30)

Bediüzzaman Hazretleri, İstanbul Ağırceza Mahkemesi’nde anarşinin bir sebebini de şöyle açıklar:

«…Bu üç-dört madde ile bizi ittiham edenler ve lüzumsuz, mahkemeleri bizimle meşgul eden gizli düş­manları­mız, şüphe yoktur ki, onlar ya siya­seti din­siz­liğe âlet etmek istiyorlar veya komünist per­desi altında bu mübarek va­tanda, bilerek veya bilmeyerek anarşi­liği yerleştirmek isti­yorlar. Çünki bir müslüman İslâmiyet daire­sinden çıksa, mür­ted ve anarşist olur, hayat-ı iç­timaiyeye zehir hük­müne geçer. Çünki anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insa­niyet se­ci­ye­lerini ca­navar hayvanların seciyesine çevi­rir. Âhirzamanda gelecek Ye’cüc ve Me’cücün komi­tesi, anarşistler oldu­ğuna Kur’an işaret ediyor.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 159)

«…Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü’min hiçbir zaman anarşiye ve bozguncu­luğa taraftar olmaz. Dinin şid­detle menettiği şey fitne ve anarşidir. Çünkü, anarşi hiçbir hak tanı­maz. İnsanlık seciyelerini ve me­deniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda “Ye’cüc” ve “Me’cüc” komitesi ol­duğuna Kur’an-ı Hakîm işaret bu­yurmaktadır.» (Tarihçe sh: 653)

ANARŞİYE VE ÇATIŞMALARA SEBEB OLAN BİR TEHLİKE DE MENFÎ MİLLİYETÇİLİKTİR

Beşer tarihinde görülen pek çok hadiselerin mü­him bir kısmının temelinde ırkçılık taassubu ve tarafgirliği bulundu­ğundan bu menfî ırkçılığın sebeb olduğu çok zararlı müca­dele ve zulümlerin önlenmesi için gerekli tedbir­lerin alın­ması lâ­zımdır.

Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri bu mühim mes’e­le­nin de üzerinde durmuş, ikaz ve irşad­larda bulunmuştur. Bir nümune olarak eserle­rinden mevzu ile alâkalı bazı kı­sımları aynen alıyoruz: 

«’Bismillahirrahmanirrahim,

Ya eyyühennasü inna halaknaküm min zekerin ve ünsâ... ilh’([4])

Yani, ‘li teârafû münasebeti... ilh’

Yani, “Sizi taife taife, millet millet, kabile ka­bile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbiri­niz­deki ha­yat-ı içtimaiyeye ait münasebet­lerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı in­kârla yabanî bakası­nız, husumet ve adâvet ede­siniz değildir.”

Şu Mebhas Yedi Meseledir.

BİRİNCİ MESELE

Şu âyet-i kerimenin ifade ettiği hakikat-i âliye hayat-ı içtimaiyeye ait olduğu için, hayat-ı içtima­iye­den çekil­mek isteyen Yeni Said lisanıyla değil, belki İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar olan Eski Said lisanıyla, Kur’ân-ı Azîmüşşâna bir hiz­met maksa­dıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fik­riyle yazmaya mecbur ol­dum.

İKİNCİ MESELE

Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği teârüf ve teâvün düsturunun beyanı için deriz ki:

Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alay­lar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edi­lir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münase­bâtı ve o münasebâta göre vazifeleri ta­nınsın, bilin­sin—tâ, o ordunun ef­radları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat‑ı içtima­iyeleri a’­dânın hücumundan ma­sun kalsın. Yoksa, tef­rik ve in­kısam, bir bölük bir bölüğe karşı reka­bet etsin, bir ta­bur bir tabura karşı muhasa­met etsin, bir fırka bir fır­kanın ak­sine hareket etsin değildir.

Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye bü­yük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıble­leri bir, kitapları bir, vatanları bir—bir, bir, bir, binler kadar bir, bir...

İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkı­sam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir.

ÜÇÜNCÜ MESELE

Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir su­rette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsun­lar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gaf­letkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meş­gul olanlara “Fikr-i milliyeti bırakınız” denilmez. Fakat fikr-i mil­li­yet iki kısımdır:

Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Baş­kasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle de­vam eder, mü­teyakkız davranır. Şu ise, muhasa­met ve keş­mekeşe sebeptir. Onun içindir ki, ha­dis-i şerifte ferman etmiş: ‘el İslâmiyyetü habbeti’l asabiyyete’l cahiliyyete’ ([5]) ve Kur’ân da ferman etmiş:

‘İz ceale’l lezîne keferû... ilh’ ([6])

İşte şu hadis-i şerif, şu âyet-i kerime, kat’î bir su­rette menfi bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmi­yorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet mil­liyeti ona ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri ka­zandırsın?

Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i mil­liyeti siyaset­lerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâket­ler çektiler.

Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Almanın çok şe­âmetli ebedî adâvetlerinden başka, Harb-i Umumîdeki hâdisât-ı müthişe dahi, menfi milli­yetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gös­terdi.

Hem bizde, iptida-yı Hürriyette, Babil Kalesinin harabiyeti zamanında “tebelbül-ü akvam” tabir edilen teşâub-u akvam ve o teşâub sebebiyle da­ğılmaları gibi, menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok kulüpler namında se­beb-i tefrika-i kulûb, muh­telif mülteciler cemiyet­leri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ec­nebîlerin boğazına gidenlerin ve peri­şan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi.

Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbi­rin­den mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî ta­hakkümü altında ezilen anâsır ve  kabâil-i  İslâmi­ye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bak­mak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâket­tir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısır­maması için, müthiş yı­lanlara arka çevi­rip sineğin ısırması­na karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, bü­yük ejderhalar hük­münde olan Avrupa’nın doy­mak bilmez hırsla­rını, pen­çelerini açtık­ları bir za­manda onlara ehemmiyet ver­meyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuri­yet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya ce­nup tarafın­daki dindaşlara adâvet besle­yip onlara karşı cep­he al­mak, çok zararları ve me­hâlikiyle beraber, o cenup ef­radları içinde düşman ola­rak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur’­ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o din­daşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ân’a doku­nur. İslâmiyet ve Kur’ân’a karşı adâ­vet ise, bütün bu vatan­daşların hayat-ı dün­yeviye ve ha­yat-ı uh­reviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet na­mına ha­yat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki haya­tın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, ha­mâ­kattir!

DÖRDÜNCÜ MESELE

Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden ileri geliyor. Teâvüne, tesanüde se­beptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet‑i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur. Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim ol­malı, kale ol­malı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin ver­diği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalı­yor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir per­desi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin için­deki elmas hazi­nesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir.

İşte, ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün ci­hana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcü­mâtı def et­tiniz.

‘ye’tîllâhü bikavmin yühıbbühüm’([7])âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avru­pa’nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âye­tin evvelindeki hitaba mâsadak ol­maktan çekin­melisiniz ve korkmalısınız.

CÂ-YI DİKKAT BİR HAL: Türk milleti anâsır-ı İs­lâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müs­lim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etme­miştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çık­mış­lardır (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsur­larda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.

Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kabil-i tef­rik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazi­deki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, ze­min yüzünde hiçbir kuvvetle silin­mediği halde, sen şey­tanların vesveseleriyle, desi­seleriyle o mefâhiri kalbin­den silme.

BEŞİNCİ MESELE

Asya’da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklit ederek, hattâ çok mukadde­satları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâ­zım gelir. Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın libası giydirilmediği gibi, körü kö­rüne taklit dahi çok defa maskaralık olur. Çünkü,

Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gi­der, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.

Hem ekser enbiyanın Asya’da zuhuru, ağleb-i hu­kemanın Avrupa’da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işa­retidir ki, Asya akvâmını intibâha getirecek, te­rakki ettirecek, idare ettirecek, din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise din ve kalbe yardım etmeli, ye­rine geç­memeli.» (Mektubat sh: 321-325)

“Millet”in tarifinde temel ölçüyü nazara verip, İslâm Milliyetini esas alan Bediüzzaman Hazretleri, bu milliyetin verdiği netice olan şe­caat ve İslâm uhuvveti ve birliğinin düşmanlara karşı yegâne müdafaa kuvveti oldu­ğunu ve İslâm Milliyetinin halkın her sınıfına menfaati bu­lunduğunu izah ederken aynen şöyle der:

«Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat eden­lere deriz ki:

Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleke­ti­miz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebed­dü­lâta mâ­ruz olmakla beraber; merkez-i hü­kûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun et­mişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa an­cak hakikî unsurlar bir­birin­den tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, mâna­sız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfî milliyetçilerin ve unsuriyet-perverlerin reis­le­rinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise; millet birdir.” Madem öy­le­dir, hakikî unsu­riyete değil; belki dil, din vatan mü­nasebatına bakı­la­cak. Eğer üçü bir ise, zaten kuv­vetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet da­iresine dâ­hildir.

Sâniyen: İslâmiyetin mukaddes milliyeti, bu va­tan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandır­dığı yüzer faideden iki faideyi misal olarak be­yan ede­ceğiz:

Birincisi: Şu devlet-i İslâmiye yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletle­rine karşı haya­tını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin or­dusundaki nur-u Kur’andan ge­len şu fikirdir: “Ben öl­sem şehidim, öl­dürsem gazi­yim.” Kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne güle­rek istikbal etmiş. Daima Avrupa’yı titret­miş. Acaba, dünyada basit fikirli, safi kalbli olan neferatın ru­hunda şöyle ulvî fedakârlığa se­bebiyet verecek, hangi şey gösterile­bilir? Hangi hami­yet onun ye­rine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda et­tire­bilir?

İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devlet­leri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vur­muş­larsa; üç­yüz elli milyon İslâmı ağlat­mış ve inlet­miş. Ve o müstemlekât sahibleri, onları inletmemek ve sızlat­mamak için, elini çekmiş.. elini kaldırırken in­dirmiş. Şu hiçbir cihette is­tisgar edilmeyecek manevî ve daimî bir kuvve­tüzzahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet, o azîm manevî kuvvetüz­zahrı menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirme­meli!..

…Menfî milliyette fazla hamiyetperverlik göste­renlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddi sever­se­niz, onlara şefkat ederseniz; öyle bir hamiyet ta­şı­yınız ki, onların ekserisine şefkat sayılsın. Yoksa, ekserisine merhamet­sizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm-ı kalilin mu­vakkat gafletkârâne ha­yat-ı içtimaiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir.

Çünki, menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hami­yetkârlığın, milletin sekizden ikisine mu­vak­kat faidesi dokuna­bilir. Lâyık olmadıkları o hamiyetin şef­katine mazhar olurlar. O sekizden altısı, ya ihtiyardır, ya has­tadır, ya musi­betze­dedir, ya çocuk­tur, ya çok zaiftir, ya pek ciddi olarak âhireti düşünür müttakidir­ler ki; bun­lar hayat-ı dünye­vi­yeden ziyade, müteveccih olduk­ları hayat-ı ber­zahiyeye ve uhrevi­yeye karşı bir nur, bir te­selli, bir şefkat isterler ve ha­miyetkâr mübarek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışık­la­rını söndürmeye ve teselli­lerini kırmağa hangi hami­yet mü­saade eder?

Heyhat! Nerede millete şefkat, nerede millet yo­lunda fedakârlık!

TÜRK ORDUSU VE TÜRK MİLLETİ

Rahmet-i İlâhiyeden ümid kesilmez. Çünki: Cenab-ı Hak, bin seneden beri Kur’anın hizme­tinde is­tihdam ettiği ve ona bayraktar tayin et­tiği bu vatan­daş­ların muhteşem ordu­sunu ve muazzam cemaatini, mu­vakkat ârızalarla in­şâ­allah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir…» (Mektubat sh: 326-327)

Üstteki parçanın devamında, Bediüzzaman Hazret­leri elyazma eserinde kendi el yazısıyla yaptığı şu ilâvesinde; Türk Ordusu kuvvetini kendi milleti aleyhinde değil, İslâm Dünyasının selâmet ve zaferinde kullanıp bü­yük vazifeler göreceğini ihbar sadedinde şöyle der:

«.‹.KILINCINI AYAĞINA VURDURMAZ;, DÜŞMANINA VURDU­RUR. KUR’ANA HİZMETKÂR EDER. AĞLAYAN ÂLEM-İ İSLÂMI GÜLDÜRÜR.»

İKİ TEHLİKELİ ANLAYIŞ

«Tahribatçı ehl-i bid’a iki kısımdır:

Bir kısmı -güya din hesabına, İslâmiyete sada­kat namına- güya dini milliyetle takviye et­mek için, “Zaafa düş­müş din şecere-i nuraniyesini, milliyet toprağında dikmek, kuvvetleştirmek is­ti­yoruz.” diye, dine taraftar vaziyeti gösteriyor­lar.

İkinci kısım; millet namına, milliyet hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binaen, “Milleti, İslâmiyetle aşılamak istiyoruz.” diye, bid’aları icad edi­yorlar.

Birinci kısma deriz ki: Ey “sâdık ahmak” ıt­la­kına mâsadak bîçare ülema-üs sû’ veya meczub, akılsız, câhil sofi­ler! Hakikat-ı kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-ı kâinata kökler sal­mış olan Şecere-i Tuba-i İslâmiyet; mev­hum, muvakkat, cüz’î, hususî, menfî.. belki esassız, garazkâr, zu­lümkâr, zulmanî unsuriyet topra­ğına dikilmez! Onu oraya dikmeye çalışmak, ah­makane ve tahribkâ­rane, bid’akârane bir te­şebbüstür.

İkinci kısım milliyetçilere deriz ki:

Ey sarhoş hamiyet-füruşlar! Bir asır evvel mil­li­yet asrı olabilirdi. Şu asır unsuriyet asrı değil! Bolşevizm, sosya­lizm mes’eleleri istilâ ediyor; unsuri­yet fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor. Ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyeti; mu­vakkat, dağda­ğalı unsuri­yetle bağlanmaz ve aşılanmaz. Ve aşı­lamak olsa da; İslâm mille­tini ifsad ettiği gibi, un­suri­yet milliyetini dahi ıslah edemez, ibka edemez… Evet, muvakkat aşı­lamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet gö­rü­nüyor, fakat pek muvakkat ve âkıbeti hatarlıdır.

BÖLÜNME TEHLİKESİ

Hem Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam ol­ma­mak suretinde bir inşikak çıka­cak. O vakit milletin kuvveti, bir şık, bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa; bir batman kuvvet, o iki kuvvet ile oynayabi­lir; yukarı kal­dırır, aşağı indirir.» (Mektubat sh: 439)

Yukarıda işaret edilen Türkçülük fikri ve hare­ket­le­riyle bu vatanda yaşayan ve Türk olmayan milletle­rin ırkçılık hissiyatları tahrik edilerek kabil-i iltiyam olmayacak bir su­rette bir in­şikak (bölünme) ola­ca­ğına ve sonu hatarlı olacağına dikkat çeken ve ikaz eden Bediüzzaman Hazretleri, Birinci Büyük Millet Meclisinde neşrettiği beyanna­mesinde; inşikak-ı asâ, yani bölünme teh­likesinden de bahisle, aynı mânâyı te’yid eden şu ihtarı ya­par:

«Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sahip ol­duğu kuvvet cihetiyle, mana-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şe­air-i İslâmiyeyi bizzat imtisal et­mek ve ettir­mekle mana-yı hilâfeti dahi vekâ­leten deruhde et­mezse, hayat için dört şeye muh­taç fakat an’ane-i müs­temirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı mede­niye ile ihtiyacât-ı ruhiyesini unutmayan mille­tin hacât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bil­mecburiye mâna-yı hilâfeti, tama­men kabul et­tiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek. O mânayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki meclis elinde bu­lunma­yan ve meclis tarikıyla olmayan böyle bir kuv­vet, inşikak-ı asâya se­bebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise, ‘ve’ tesımü bihablillahi cemîan’([8]) âye­tine zıd­dır.» (Ta­rihçe-i Hayat sh: 142)

Yine aynı ikazı yani, şarktaki Türk unsurun­dan olma­yan vatandaşların Türklerle kardeşli­ğini hisset­mesi için din dersle­rine ehemmiyet verilmesi gerek­tiği ihtarını yapan Bediüzzaman’ın şu beyanı da şayan-ı dikkattir:

«Bir gün meb’uslar heyetine der: “Bütün haya­tımda bu darülfünunu takib ediyorum. Sultan Reşad ve İttihadcılar, yirmi bin altın lira verdi­ler. Siz de o kadar ilâve ediniz…”

O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, “Bunu meb’uslar imza etme­lidirler” der. Bazı meb’uslar diyorlar ki: Yalnız; sen, medrese usulüyle, sırf İslâmiyet nok­tasında gidiyorsun; halbuki şimdi garblı­lara ben­zemek lâzım.

Bediüzzaman: O Vilâyât-ı Şarkiye, âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-u cedide ya­nında, ulûm-u diniye de lâzım ve el­zemdir. Çünkü ek­ser enbiyanın şarkta, ekser hüke­manın garbda gelmesi gösteriyor ki; şarkın terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünun-u cedide okuttur­sanız da, şarkta her halde; millet, va­tan mas­lahatı namına, ulûm-u di­niye esas olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan müslüman­lar, Türk’e hakikî kar­deşliğini hisse­demeyecek. Şimdi, bu kadar düşman­lara karşı teavün ve tesanüde muhta­cız. Hattâ bu hu­susta size bir haki­katlı misal vereyim:

Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniye­den aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Sâlih bir Türk, elbette fâsık karde­şimden ve ba­bam­dan bana daha zi­yade kardeştir ve akraba­dır.” Sonra aynı talebe, talih­sizliğin­den, sırf maddî fü­nun-u cedide okumuş. Sonra ben -dört sene sonra- esa­retten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: Ben şimdi, râfizî bir Kürdü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de: Eyvah! de­dim, ne kadar bozul­muşsun? Bir hafta çalıştım, onu kur­tar­dım; eski haki­katlı hamiyete çevirdim.

İşte ey meb’uslar!.. O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadı­ğını fikri­nize havale ediyorum.» (Tarihçe-i Hayat sh: 143)

«Altmışbeş sene evvel Câmi-ül Ezher’e gitmek is­tiyordum. Âlem-i İslâm’ın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya ni­yet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ru­huma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dar-ül fünun, bir İslâm üniver­sitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçı­lık ifsad etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsî ve umumî milli­yet-i hakikiye olan İslâmiyet mil­liyetiyle ‘inneme’l mü’minüne ıhvetün’([9]) Kur’anın bir ka­nun-u esa­sîsinin tam inki­şafına mazhar olsun.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 223)

Bediüzzaman Hazretleri siyasî partiler hak­kında yaz­dığı bir ikaznamesinde de, Türkçülük esasına dayanan bir partinin ik­tidar olup o isti­ka­mette, yani Türkçülük hissiyle hareket etme­siyle sair ırktan olan vatandaşları tahrik edece­ğini ve böylece bö­lünmelere ve mücadelelere se­bebiyet ve­rebi­lece­ğini hatırlatarak şöyle der:

«Milletçilere gelince:

Eğer bu partide sırf İslâmi­yet esas olsa,HAŞİYE Demokrat Partiye yardım et­tiği gibi, muhalif ve mu­arız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu parti, ırkçılık ve Türkçülük fikri esas ise, birden hakikî Türk olma­yan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karış­mıştır. O zaman, Hürriyetin başında olduğu gibi, bu asil ve mâsum Türk milleti aleyhine bir milli­yetçilik tarafgirliği meydana gelecek. O vakit ha­kikî Türkleri, ecnebîler boyunduruğu altına gir­meye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair un­surdan olan ve bu vatanda mevcut ırkçılık ve un­surculuk damarıyla bir ecnebîye istinad ile ma­sum Türk milletini tahakkümleri altına alacak­lar.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 206)

Bu ikaz cidden çok düşündürücüdür. Burada dikkat edilmesi gereken, sadece o isimde bir parti değil, iktidar olanlar ırkçılık ve unsurculuk tarafgir­liği ile hareket eder­lerse millî bütünlüğü bozar­lar ve yukarıda işaret edilen teh­likelere sebebiyet verirler.

«Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “Kulüpler” sure­tinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umu­mide yine ırkçılığın istimali ile mü­barek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edi­lebi­lir ve istira­hat-ı umumiye düşman­ları gizli dinsizler, yine o ırk­çı­lıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler gö­rünüyor. Hal­buki menfî hareketle başkasının zararıyla beslen­mek, ırkçılığın se­ciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tara­fında müslüman oldu­ğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mez­colmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demek­tir. Hattâ Müslüman ol­ma­yan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mez­colmuş ve olmak lâzımdır. Hakiki milli­yetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bü­tün bir teh­like-i azîmdir.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 222)

Hattâ Emevî Devleti’nin Arab milliyetine isti­nad et­me­siyle sair milletlerin de hissiyatını tahrik ederek büyük za­rarlar meydana geldiğini beyan eden Bediüzzaman Hazretleri şu izahatı veriyor:

«Hazret-i Hasan ve Hüseyn’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani: Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi Arab milliyeti üze­rine is­tinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıkla­rından, iki cihetle zarar verdiler.

Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş etti­ler.

Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı takib etmediğinden zulmeder, adâlet üze­rine gitmez. Çünki unsuriyetperver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adâlet edemez. ‘El- İslamiyyetü cebbeti’l asabiyyete’l cahiliyyete lâ ferka beyne abdin habeşiyyin ve seyyidin kureyşin iza esleme’([10]) fer­man-ı kat’îsiyle: Rabıta-i diniye yerine ra­bıta-i milliye ikame edilmez; edilse adâlet edilmez, hakkani­yet gi­der.» (Mektubat sh: 54)

Demek, muhtelif unsurlardan müteşekkil bir millet içinde bilhassa siyasî iktidar ırkçı dav­ransa, diğerlerinde de ırkçılık ta­rafgirliğini uyandırır.

«Üçüncü Sualiniz: “O mübarek zatların başına gelen o feci gaddarane muamelenin hikmeti ne­dir?” di­yorsunuz.

Elcevab: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in muarızları olan Emevîler saltana­tında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:

Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düs­turu olan: “Hükûmetin selâmeti ve asayişin de­vamı için, eş­has feda edilir.”

İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet ve milli­yete istinad ettiği için, milliyetin gaddarâne bir düsturu olan: Milletin selâmeti için her şey feda edilir.

Üçüncüsü: Emevîlerin Haşimîlere karşı an’ane­sindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bu­lun­duğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet gös­termişti.

Dördüncü bir sebeb de: Hazret-i Hüseyin’in ta­raf­tarlarında bulunuyordu ki; Emevîlerin, Arab milli­yetini esas tutup, sair milletlerin efradına “memâlik” tabir ederek köle nazarıyla bakma­ları ve gurur-u mil­liyele­rini kırmaları yüzün­den,  milel-i saire Hazret-i Hüseyin’in cema­atine inti­kam­kârane ve müşevveş bir niyetle il­tihak ettik­lerinden, Emevîlerin asabiyet-i mil­li­yele­rine faz­la dokunmuş, gayet gaddarane ve merha­metsizce­sine meşhur faciaya sebebi­yet vermiş­lerdir.» (Mektubat sh: 55)

Demek siyasî iktidarlar, ırkçı hareketlerden çekinip millî müşterekiyete dayanan bir yolu tutmalıdırlar. Bunun için İslâm milletlerinin en kudsî müşterekiyetleri, İslâmiyet milliyeti­dir.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNE YAPILAN IRKÇILIK İTHAMI VE    ONUN CEVABI

Bediüzzaman Hazretlerinin aleyhinde çalışan ehl-i bi­d’a, kendileri ırkçılık yaptıkları halde Bediüzzaman’ı unsuri­yet-per­verlikle itham edi­yor­lardı. Kendisi bunu şöyle ifade edip gerçeği gösteriyor:

«Eğer derseniz, “Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyetperverlik fikri var, o işimize gel­miyor”; ben de derim:

Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdık­ları meydanda. Şahit gösteriyorum ki, ben ‘El- İslamiyyetü cebbeti’l asabiyyete’l cahiliyyete’([11]) ferman-ı kat’îsiyle, eski za­mandan beri menfi milliyet ve unsuriyetperver­liğe, Avrupa’nın bir nevi firenk illeti olduğun­dan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o firenk illetini İslâm içine atmış, tâ tef­rika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O firenk illetine karşı eskiden beri te­daviye çalıştı­ğımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyor­lar.» (Mektubat sh: 63)

Şu halde, dinden uzak olan ırkçılık tarafgirli­ğini tahrik etmek, Avrupa siyasetine bir nevi yardım olur.

TÜRK OLMAYAN TÜRKÇÜLER

«O Türkçülük perdesi altına giren ve hakika­ten Türk düşmanı olan hamiyet-füruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve ha­kikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şid­detli ve pek hakiki alâ­kadarım. Ve bin seneye yakın, Kur’anın bay­rağını cihanın cihat-ı sittesinin etra­fında gali­bane gez­diren bu vatan ev­lâdlarına, İslâmiyet he­sabına, müfte­hi­rane ve taraftarane muhabbet­darım. Sen ise ey ha­miyet-füruş sahtekâr! Türk’ün me­fahir-i ha­kikiye-i mil­liyesini unut­turacak bir su­rette me­cazî ve unsurî ve mu­vakkat ve garazkâ­rane bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: Türk Milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı orta­sındaki gafil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların men­faati ve onların hakkında hamiyet-i milli­yenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafle­tini ziya­deleştiren ve ahlâk­sızlıklara alıştıran ve menhiyata teşci eden fi­renk-meşrebane terbi­yede midir? Ve ih­ti­yarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldür­mekte midir? Eğer hamiyet-i milliye bunlar­dan ibaret ise ve te­rakki ve saadet-i hayatiye bu ise; evet sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyet­perver isen, ben o Türkçülükten kaçı­yorum, sen de benden kaçabi­lirsin!..» (Mektubat sh: 420)

Tarihî seyri içinde geniş bir zaman ve mekân kaplayan ve din lisanında “hamiyet-i câhiliye, “asabiyet-i câ­hiliye” tâ­birleri ile ifade edilen menfî milliyetçiliği, Bediüz­zaman Hazretleri bir ifadesinde şöyle tavsif eder:

«Asabiyet-i câhiliye, birbirine tesanüd edip yar­dım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mü­rekkeb bir macun­dur. Bunun için milliyetçiler, milli­yeti mâ­bud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâ­miye ise, nur-u iman­dan in’ikas edip dalga­lanan bir ziyadır.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 112)

İslâm dünyasında mukaddes İslâm milliyeti esastır ve esas olmalıdır. Bu kudsî milliyetin şuurunu ka­zananlar ara­sında manevî, kalbî uhuvvet rabıtası ve sıla-i rahm ve hami­yet, küllî ve ebedîdir.

Mahkemede cemiyetçilikle itham edilen Bediüzza­man Hazretleri, tarihî müdafaasını ya­parken mezkûr hakikatı şöyle ifade eder:

«Hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin hususan mil­let-i İslâmiyenin üss-ül esası: Akrabalar içinde sami­mane muhab­bet ve kabile ve taifeler içinde alâka­da­rane irti­bat ve İslâmiyet mil­liyetiyle mü’min kardeşle­rine karşı manevî, mu­avenet­kârane bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karşı fedakârane bir alâka ve hayat-ı ebediye­sini kurtaran Kur’an hakikatlarına ve nâşirle­rine sar­sılmaz bir rabıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat-ı içti­maiyeyi esasıyla temin eden bu rabıta­ları inkâr et­mekle ve şimaldeki dehşetli anarşistlik to­humunu sa­çan ve nesil ve milliyeti mahveden ve her­kesin çocuk­larını kendine alıp karabet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtima­iyeyi bü­tün bü­tün bozmağa yol açan kızıl tehlikeyi ka­bul et­mekle an­cak Nur şakirdlerine medar-ı mes­’uliyet ce­miyet na­mını verebilir.» (Şualar sh: 392)

Bu kudsî ve müsbet İslâmiyet milliyetinin getir­diği hamiyet-i milliye ve gayret-i vataniyenin emsalsiz bir seciye olduğunu anlatan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

«Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan edi­yo­rum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve va­tanlarımızı bizden aldılar. Onun bede­line çürük bir fiat verdiler.

Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ah­lâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyeleri­mizin bir kısmını da bizden aldı­lar. Terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri sefihâne ahlâk-ı seyyiele­ridir, sefihâne seci­yeleridir. Meselâ:

Bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam on­larda der: “Eğer ben ölsem, milletim sağ ol­sun. Çünki milleti­min içinde bir hayat-ı bâki­yem var.” İşte bu ke­limeyi bizden almışlar ve te­rakkiyatlarında en metin esas da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu ke­lime ise, din-i haktan ve iman hakikatlarından çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki ecnebilerden içimize gi­ren pis ve fena seciye itibariyle bir hod­gâm adam bizde diyor: “Ben susuzluktan öl­sem, yağ­mur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben gör­mezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozul­sun.” İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çı­kıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hâriçten içimize gir­miş, zehirliyor. Hem o ecnebi­lerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünki bir adamın kıymeti, himmeti nis­betindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek ba­şıyla küçük bir millet­tir.» (Hutbe-i Şamiye sh: 58)

Yine aynı mevzuda Bediüzzaman Hazretleri şu hâdi­seyi nakleder:

«Hürriyet’in başında Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle vilâyat-ı şarkiye na­mına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde iki mek­tebli müte­fen­nin arkadaşla bir mübahase oldu. Benden sual etti­ler ki: “Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i mil­liye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”

O zaman dedim: Biz müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehid­dir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milli­yetin hayatı ve ruhudur. İkisine bir­birin­den ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hami­yet-i diniye, avam ve havassa şâmil olu­yor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine -yani menafi-i şahsi­yesini millete feda edene- has kalır. Öyle ise, hu­kuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuv­vet ve kal’ası ol­malı. Hususan biz şarklılar, garblı­lar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim,  hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı şarkta gönder­mesi işaret ediyor ki; yal­nız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terak­kiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tabiîn, bunun bir bürhan-ı kat’îsidir.» (Hutbe-i Şamiye sh: 64)

..diye devam eden bahiste, hamiyet-i diniye ve milliye­nin mukayesesi ya­pılıp hamiyet-i diniyenin esas alınması lü­zu­munu tebarüz ettirir.

Türkiye’sinde siyasî çekişmelerin merkezi olan İttihad ve Terakki Hükûmetinin hatalarını be­yan edip, bil­hassa hür reji­min esası olan “millet iradesine dayanmak” ge­rektiğini dile getirip sulh-u umuminin teminini isteyen Bediüzzaman Hazretleri şunları beyan eder:

«Madem ki meşrutiyette hâkimiyet millette­dir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir. Zira Arab, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve ha­kikatlı revabıt ve milliyetleri, İslâmiyet’ten başka bir şey değildir. Nasılki az ihmal ile tavaif-i mülûk temel­leri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i câhiliyeyi ihya ile, fitne ikaz olunmaktadır. Ve oldu gör­dük…» (Hutbe-i Şamiye sh: 93)

«Herkesin şevkini kıran ve neş’esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cem’iyat-ı ava­miyeyi teşkiline se­be­biyet veren ve ismi meşru­tiyet ve manası istib­dad olan ve “İttihad ve Terakki” ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.

Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumi, aff-ı umumi ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir im­tiyaz ile, başka­sına haşarat nazarıyla bak­makla nifak çıkma­sın.» (İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi sh: 32)

«Fikrimce meşrutiyetin düşmanı; meşru­tiyeti gaddar, çirkin ve hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düş­manlarını çok edenlerdir. Tebed­dül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez.» (İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi sh: 33)

«Hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te’dibden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hu­kuku mahfuz kalsın, herkes hare­kât-ı meşruasında şahane serbest olsun.» (Münazarat sh: 19)

Bediüzzaman Hazretleri ancak din dersleri ve ter­biye­siyle kazanılan ve kazandırılan ve cemi­yetçe yaşan­masıyla ciddiye­tini kazanan ve anarşi kapısını kapayan şu esaslara dikkat çe­ker:

«Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siya­si­yesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlike­lerden ha­las ol­mak için, beş esas lâzım ve zaru­rîdir: Birincisi; merhamet.. ikincisi, hürmet.. üçüncüsü, emniyet.. dör­düncüsü, haram ve helâlı bilip haram­dan çekilmek.. beşincisi, serseriliği bırakıp itaat et­mektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 241)

«Çünki kalb-i insanîden hürmet ve mer­hamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar cana­varlar hükmüne geçirir, daha si­ya­setle idare edilmez.» (Şualar sh: 588)

«İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona ga­yet cami’ bir istidad verildiği için; esfel-i sâfi­l­înden tâ âlâ-yı illiyy­îne, ferşten tâ arşa, zerre­den tâ şemse kadar di­zilmiş olan makamata, meratibe, dere­cata, derekata gi­rebilir ve dü­şebi­lir bir mey­dan-ı imtihana atılmış, niha­yetsiz sukut ve suuda gi­den iki yol onun önünde açıl­mış bir mu’cize-i kud­ret ve netice-i hilkat ve acube-i san’at olarak şu dün­yaya gönderilmiş­tir.» (Sözler sh: 319)

Evet «Beşerde hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyûl fıtraten tahdid edilmemiş. Meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor.» (Sünuhat sh: 23)

Adalet ve maslahat-ı millet perdesi altında takib edilen garaz ve tarafgirlikler asayişi bozar, anarşiye kapı açar:

«Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esa­s­îsi olan: “Selâmet-i millet için ferdler feda edi­lir. Cemaatin se­lâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir.” diye; bütün nev’-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli ci­nayetler bu ka­nunun sû’-i isti’malin­den neş’et ettiğini kat­’iyyen bildim. Bu ka­nun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i mu­ayyenesi olmadığı için çok sû’-i isti’­male yol açmış. İki harb-i umumî, bu gaddar kanun-u esasînin sû’-i isti’malinden çı­kıp bin sene be­şerin te­rakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on cani yü­zünden doksan masumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cani yüzün­den bir kasabayı harab etti.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 98)

Bu kaidenin sû’-i istimaliyle «Bir tek cani yü­zün­den bir köyü mahvetmekle bin masumun hakkını na­zara almaz. Bir tek caninin yüzün­den bin adamın kı­lınçtan geçmesini caiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler masumu sı­kıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna di­zilmesini o bahane ile nazara almaz. Birinci Harb-i Umumîde üçbin adamın caniyane siyaset hata­larıyla otuz milyon biçare nev’-i beşer aynı harbde mahvedil­diği gibi, binler misaller var.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 83)

«Nasılki sen bir gemide veya bir hanede bulun­san, seninle beraber dokuz masum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye ça­lı­şan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilir­sin. Ve zâlimliğini, semavata işittirecek de­re­cede bağıracaksın. Hattâ bir tek ma­sum, dokuz câni olsa; yine o gemi hiç bir kanun-u adâ­letle batırılmaz.» (Mektubat sh: 263)

«Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada partici­lik ta­raftarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok masum­ların zara­rına rıza gösteriliyor. Bir câ­ninin cina­yeti yüzün­den, taraftarları veyahut akrabaları dahi şeni’ gıybetler ve tezyifler edi­lip, bir tek cinayet yüz cina­yete çevrildi­ğinden, gayet dehşetli bir kin ve ada­veti damarlara do­kundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil’mi­sile mec­bur ediliyor. Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zir ü zeber eden bir zehirdir ve hâriç­teki düşmanların par­mak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamak­tır. İran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılı­yor. Fakat onlar burası gibi de­ğil; bize nisbeten pek ha­fif, yüzde bir nisbe­tinde­dir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur.

Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuv­vetin te­mel taşı yapıp, masumları himaye için, cânile­rin cina­yetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.

Hem emniyetin ve asayişin temel taşı, yine bu ka­nun-u esasîden geliyor.

Meselâ: Bir hanede veya bir gemide bir masum ile on câni bulunsa, hakiki adâletle ve emniyet ve asa­yiş düstur-u esasîsi ile o masumu kurtarıp tehlikeye at­mamak için, gemiye ve haneye iliş­memek lâzım; ta ki masum çıkıncaya kadar.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 172)

Evet «Beşerin vahşet ve bedevîlik zaman­la­rındaki bir kanun-u esasîsine, medeniyet na­mına dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve bede­vîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adalet ve sulh-ü umumîsini mahveden o dehşetli vahşiyane kanun-u esasî, şimdi bizim bu biçare memleke­timize girmek is­tiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bazı ce­reyanları aşılamaya başla­ması gibi bir ihtilâf görülü­yor. O kanun-u esasî de budur:

Bir taifeden, bir cereyandan, bir aşiretten bir ferdin hatâsıyla o taifenin, o cereyanın, o aşiretin bü­tün fertleri mahkûm ve düşman ve mes’ul te­vehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihadın temel taşı olan kar­deşlik ve vatan­daşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor.

Evet, birbirine karşı gelen muannid ve mu­arız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvet­sizlikle zayıflandığı için, millete ve memlekete ve vatana âdilâne hizmete muvaffak olunamadığın­dan, maddî ve mânevî bir nevi rüşvet vermeye mecbur oluyorlar ki, dinsizleri kendilerine taraftar yapmak için o gaddar, engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kanun-u esasîye karşı ayn-ı adalet olan bu semavî ve kudsî ‘velâ teziru vaziretün vizra uhrâ’([12]) nass-ı kat’îsiyle, Kur’ân’ın bir kanun-u esasîsi muhab­bet ve uhuvvet-i haki­kiyeyi temin eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esasî ki, “Birisinin hatasıyla başkası mesul ola­maz.” Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, par­tisi de olsa, o cinayete şerik sayılmaz. Olsa ol­sa, o ci­nayete bir nevi tarafgirlikle yalnız mânevî günahkâr olup âhirette mesul olur; dünyada de­ğil. Eğer bu ka­nun-u esasî çabuk düstur-u esasî yapıl­mazsa, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye iki Harb-i Umumînin gösterdiği tahribatın emsaliyle, esfel-i sâfilîn olan o vahşî irticaa düşecek.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 82)

«‘velâ teziru vaziretün vizra uhrâ’([13]) ‘men katele nefsen bigayri nefsin ev fesadin fî’l ardı fekeennema katele’n nâse cemîan’([14])

Yani, bu iki âyet, bu esası ders veriyor ki: “Bir adamın cinayetiyle başkalar mes’ul olmaz. Hem bir mâsum, rızası olmadan, bütün insana da feda edilmez—kendi ihtiyarıyla, kendi rızasıyla kendini feda etse, o fedakârlık bir şehadettir ki, o başka mese­ledir” diye, hakikî adalet-i beşeriyeyi te’sis ediyor.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 98-99)

Kastamonu Lâhikası’nda da Bediüzzaman Hazret­leri, «Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın adâlet-i hakikiyesi, bir ferdin hakkını cemaata feda et­mez. Hak, hak­tır; kü­çüğe büyüğe, aza çoğa bakıl­maz.» (sh: 150) demektedir.

RESMÎ VAZİFEDARLARIN DİKKATİNE!

«Ubudiyetin noksaniyetiyle enaniyet kuvvet bu­lur, nemrutçuluklar çoğalır. Bu benlik zama­nında, memuriyet hakikatta bir hizmetkârlık olduğu halde; bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nem­rutçuluk ile nefse gayet zevkli bir hâkimi­yet mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için, bütün o acib cinayetlerle ve ken­dinden olmayan ceri­de­lerin neşriyatıyla beraber bana yapılan muamelelerin­den hissettim ki, bir cihette manen Demokratlara galip geli­yor­lar. Halbuki İs­lâmiyet’in bir kanun-u esasîsi olan hadîs-i şerifte ‘seyyidü’l kavmi hâdimühüm’([15]) yani: Memuriyet, emirlik ise re­islik değil; mil­lete bir hizmetkârlık­tır. Demokrat­lık, hürriyet-i vic­dan, İslâmiyet’in bu ka­nun-u esasîsine daya­nabilir. Çünki kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 163)

«İslâmiyetin ikinci bir kanun-u esasîsi: Şu hadîs‑i şeriftir: ‘seyyidü’l kavmi hâdimühüm’([16]) hakikatiyle, memuri­yet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için ta­hakküm âleti değil... Bu zamanda terbiye-i İslâ­miyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin zafiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hiz­metkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebi­dâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet, adalet olmaz, esa­siyle de bozulur. Ve hukuk-u ibad da zîr ü ze­ber olur. Hukuk‑u ibad, hukukullah hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin. Belki nefsanî haksızlık­lara vesile olur.

Şimdi, Adnan Menderes gibi, “İslâmiyetin ve dînin icaplarını yerine getireceğiz” diye ve mezkûr iki kanun-u esasîye karşı muhalefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvetle halkları aldatmak ve ecnebîlerin müda­halesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ih­timali kuvvetlidir.

Birisi: Birinci kanun-u esasîye muhalif olarak, bir câni yüzünden kırk mâsumu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdad-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet sure­tinde rüşvet vererek, dindar hürriyetperver­lere hü­cum ediliyor.

İkinci hücum da: İslâmiyet milliyet-i kudsiye­sini bırakıp, evvelkisi gibi, bir câni yüzünden yüz mâ­sumun hakkını çiğneyebilen, zahiren bir milliyet­çilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyet­perver dindar Demokratlara, hem bütün bu va­tandaki yüzde yetmişi sair unsurlardan bulunan­lara, hem hükûmet aleyhine, hem biçare Türkler aleyhine, hem Demokratın takip ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enaniyetli nefis­lere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kar­deşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli faydadan bin defa daha ziyade hakikî kardeşleri düşmanlığa çevir­mek gibi acip tehlikeyi, o sarhoş­luğu ile hissedemiyor.

Meselâ, İslâmiyet milliyetiyle 400 milyon hakikî kardeşin hergün ‘Allahümme’fir lil mü’minîne ve’l mü’minati’([17]) dua-yı umum­îsiyle mânevî yardım görmek yerine, ırkçı­lık 400 mil­yon mübarek kardeşleri, dört yüz ser­seriye ve lâübali­lere yalnız dünyevî ve pek cüz’î bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demok­ratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir. Ve öyle yapanlar da hakikî Türk değillerdir. Necip Türkler böyle hatâdan çekinirler.

Bu iki taife herşeyden istifadeye çalışıp din­dar Demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalış­tırıl­dıkları, meydandaki âsar ile tahakkuk ediyor. Bu acip tahribata ve bu iki kuvvetli muarızlara karşı, kırk Sahabe ile dünyanın kırk devletine karşı meydan-ı muarazaya çıkan ve galebe eden ve bin dört yüz sene zarfında ve her asırda üç yüz dört yüz milyon şakirdi bulunan hakikat-i Kur’âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet-i ebediyenin zevklerine o câzibedar ha­kikatle beraber nokta-i istinad yapmak, o mezkûr muarızlarınıza ve hem dahil ve hariçteki düşmanları­nıza karşı en lâzım ve elzem ve zarurî bir çâre-i ye­gânedir. Yoksa, o insafsız dahilî ve haricî düşmanla­rınız sizin bir cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinayetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledik­leri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem mil­lete telâfi edilmeyecek bir tehlike olur.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 173)

Demokrat Parti hükûmetinin âkıbetini önceden bir ib­ret tablosu halinde haber veren Bediüzzaman Hazret­lerinin mezkûr yazısında dediği gibi, iki siyasî cereyanın ittifakı ile ay­nen vuku bulmuştur.

«Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adâlet-i İlâhiye namına ve hakaik-ı İslâmiye dairesinde mah­kemeler aç­mazsa, maddî ve manevî kıya­met­ler başla­rına kopacak, anarşilere, ye’cüc ve me’cüc­lere teslim-i silah edecekler diye kalbe ih­tar edildi.» (Hutbe-i Şamiye sh: 79)

«Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdad tevzi olunmuş olur.» (Hutbe-i Şamiye sh: 79)

İKTİSADÎ MES’ELELER

Medeniyet namı altında millete aşılanan fanta­ziye ve modadan doğan aşırı israf, içtimaî ah­lâkın, emniyet ve hu­zu­run bo­zulmasına kapı aç­tı­ğını beyan eden Bediüzza­man Hazretleri, soru­lan bir suale verdiği cevapta iktisad ve israf hakkında izahatta bulunur. Sual aynen şöyledir:

«Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakki­yata çok teşvik ediyordun. Neden kırk seneye ya­kındır medeniyet-i hâzıradan “mim’siz” diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?

Elcevap: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semavî kanun-u esasîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına, hatâları, zararları, fayda­larına râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakikî olan istirahat-i umumiye ve saadet-i hayat-ı dün­yeviye bozuldu. İktisat, kanaat yerine israf ve se­fahet; ve sa’y ve hizmet yerine tembellik ve istira­hat meyli galebe çaldığından, biçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tembel eyledi. Semavî Kur’ân’ın kanun-u esasîsi, ‘leyse lil insani illâ mâ seâ’([18]) ‘külû veşrebû velâ tüsrifû’([19]) ferman-ı esasîsiyle, “be­şerin saadet-i hayatiyesi, iktisat ve sa’ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir” diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen, kısa bir iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, su-i istimâlât ve israfat ve heve­satı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâ­catlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihe­tiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç ol­duğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu me­deniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Biçare avâm ve havas tabakasını da­ima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’ân’ın kanun-u esasîsi olan “vücub-u zekât, hurmet-i riba” vası­tasıyla avâmın havassa karşı itaatini ve havassın avâma karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti.

İkinci nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın harika­ları, beşere birer nimet-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir şükür ve menfaat-i beşerde istimali ik­tiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tembelliğe ve sefahete ve sa’yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinle­mek meylini verdiği için, sa’yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisatsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevk ediyor.

Meselâ, Risale-i Nur’daki Nur Anahtarının de­diği gibi, radyo büyük bir nimet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmekle bir mânevî şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz, mâlâyâni şeylere sarf edildiğinden, tembelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeye sevk edip sa’yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor.

Hattâ çok menfaatli olan bir kısım harika vesait, sa’y ve amel ve hakikî maslahat-ı ihtiyac-ı beşeri­yeye istimali lâzım gelirken, ben kendim gördüm, ondan bir ikisi zarurî ihtiyâcâta sarf edilmeye mu­kabil, ondan sekizi keyif, hevesat, tenezzüh, tem­belliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz’î misale binler misaller var.

Elhasıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamahı ziyadeleştir­meye, zulüm ve harama yol açmış.

Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle, o biçare muhtaç beşeri tam tembelliğe atmış, sa’y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faydasız zayi ediyor.

Hem o muhtaç ve tembelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su-i istimal ve israfatla yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.

Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hatıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip her vakit beşeri tehdit ediyor, bir nevi cehennem azâbı veriyor.

İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur’­ân-ı Hakîmin dört yüz milyon talebesinin intiba­hıyla ve içinde semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üç yüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun kendi kudsî esasî kanunlarıyla be­şerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem sa­adet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini; ve ondan çıkan medeniyetin meha­sini, seyyiatına tam galebe edeceğini; ve şimdiye kadar olduğu gibi dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini, Kur’ân-ı Mu’­cizi’l-Beyânın işârât ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 99)

ANARŞİ VE BÖLÜCÜLÜGE KARŞI ÇARELER YARDIMLAŞMA İHTİYACI

«Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intiza­mın en büyük şartı, insanların tabakaları ara­sında boşluk kal­mamasıdır. Havas kısmı avam­dan, zengin kısmı fu­karadan hatt-ı muva­sa­layı kesecek derecede uzaklaş­mamaları lâ­zımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı te’­min eden, zekât ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekât ile hurmet-i ri­baya müraat etmedik­lerin­den, ta­bakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesi­lir, sıla-i rahim kalmaz. Bu yüz­dendir ki, aşağı tabaka­dan yukarı tabakaya ihti­ram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadaları, ha­sed bağırtıları, kin ve nefret vavey­lâ­ları yükse­lir. Kezalik yüksek tabakadan aşağı taba­kaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateş­leri, ta­hak­kümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor.» (İşarat-ül İ’caz sh: 44)

«Bütün muavenet ve yardım nevilerini hâvi olan zekât hakkında, sahih olarak Resul-i Ekrem Aley­hissalâtü Vesselâmdan ‘ezzekatü kantaratü’l İslâmi’([20]) hadis-i şerifi mervidir. Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geç­mekle yapılır. Zira yardım vasıtası zekâttır. İnsan­ların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi te­min eden köprü, zekâttır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanla­rın terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâl­lerden, ihtilâflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı, muavenettir.

Evet, zekâtın vücubu ile ribanın hurmetinde bü­yük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.

Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme baka­cak olursan ve o sayfayı lekelendiren beşerin me­sâvisine, hatâlarına dikkat edersen, heyet-i içti­maiyede görünen ihtilâller, fesatlar ve bütün ah­lâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün.

Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün, bana ne!”

İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben ni­metler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”

Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren an­cak zekâttır.

Nev-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahve­den ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.» (İşarat-ül İ’caz sh: 44)

«Su-i istimalat o dereceye vardı ki: Bir serma­ye­dar kendi yerinde oturup, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde, bir biçare amele sa­bahtan akşama kadar taht-el arz ma­denlerde çalışıp kût-u lâyemût dere­cesinde on kuruşluk bir ücret kaza­nıyor. Şu hal, müdhiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avam tabakası havassa ilân-ı is­yan etti. Şu asrın tabiriyle sosyalistlik, bolşeviklik suretinde evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip geçen harb-i umumîden isti­fade ederek her yerde kök saldılar.» (Osm.Mektubat sh: 582)

«Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihti­yar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.» (Mektubat sh: 476)

«Acaba hakikat-ı İslâmiyenin binler mesailin­den yalnız zekât mes’elesi, düstur-u medeniyet ve muave­net olursa, bu belâya ve yılanın yuvası olan maişetteki müdhiş müsavat­sızlığa deva-i şâfi olmayacak mıdır? Evet en mü­kemmel ve bozulmaz bir deva olacaktır.» (Muhakemat sh: 43)

KOMÜNİZMİN KARŞISINDA RİSALE-İ NUR

Komünizmin en dehşetli iki hususiyeti vardır:

Biri: Allah’ı, maneviyatı, manevî değerleri ve ahlakî esasları inkâr eden ateistliği ve materya­listliğidir.

İkincisi: Ferd mülkiyetini ve hiçbir hürriyet hakkını tanımayan ve idareciler zümresi dikta­törlüğü olan aşırı dev­letçiliğidir.

Komünizmin merkezi sayılan Rusya, aşırı dev­letçi­liğini mecburiyetle zayıflatmış, fakat din­sizliğini terketmiş olduğu hak­kında henüz ha­berler işitilmemiştir. Belki açık dinsizli­ğini, daha dehşetli olan nifak şekline çevirmiş olabi­lir.

Nitekim Emirdağ Lâhikası’nın 58. sahife­sinde 1946’lerde ya­zılan mek­tubda, yani 1946’ten sonra, hem aynı eserin 21. sa­hifesine göre elli sene sonra yani 1996’lerde, medeniyet dün­ya­sında deccalane bir vahşet doğa­cağını, aynı ese­rin 249. sa­hifesinde de gelecek müdhiş belâlar ve anarşiliğe karşı Risale-i Nur’un çare olarak resmen neşredilmesi gerektiğini ve Mektubat eserinin 56. sahifesinde ikinci cereyan, yani ge­niş dairedeki dinsizlik cereyanı intişar ede­rek pek kuvvetli görüneceği zaman İslâm ve İsevî ittifakının kuvvetiyle mu­ka­bele edilece­ğini bildiren beyanlar gibi, Risale-i Nur’un ikaz ve ihbarları gösteriyor ki; iman ve küfür müca­delesi ciddiye­tini koru­maktadır ki, müteyakkız bulunmayı gerekti­rir.

Hem bu sebepledir ki, Risale-i Nur’da Komünizm ve if­sad cereyanlarına karşı ikaz eden ve Risale-i Nur’un maksad ve vazi­fesini bildiren be­yanlar vardır. Bu beyan ve ikazlar­dan birkaçı şöyledir:

«Kur’an-ı Hakîm’in sırr-ı hakikatıyla ve i’cazı­nın tılsımıyla, benim ve Risale-i Nur’un proğ­ramımız ve mesleği­miz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştı­ğımız ve gaye-i hareketi­miz ve hedefimiz, ölümün idam-ı ebedîsinden iman-ı tahkikî ile bîçareleri kur­tarmak ve bu mübarek milleti de her nevi anarşilikten muha­faza etmektir (Emirdağ Lâhikası-I sh: 28)

«Biz, bütün kuvvetimizle anarşiliğe bir sedd-i Zülkarneyn gibi, bir sedd-i Kur’anî te’si­sine ça­lışıyo­ruz. Bize ili­şenler, anarşilik ve belki ko­mü­nistliğe ze­min ih­zar ediyorlar.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 31)

Bu feci durum karşısında resmî makamlar hal çaresini aramak için kendisiyle istişare etme­leri gerekirken, aksine mah­kemelere vermekle or­taya konan çok garip muameleyi Bediüzzaman şöyle ifade eder:

«Hem beklerdim ki; “vatanımızda anarşiliğe inkı­lâb eden komünist tehlikesine karşı Nur­ların hizmeti ne dere­cededir ve bu mübarek va­tan bu deh­şetli seye­landan nasıl muhafaza edi­lecek?” gibi dağ misillü mes­’elelerin sorulma­sı­nın lüzumu varken, sinek kanadı ka­dar ehem­miye­ti olmayan ve hiç bir me­dar-ı mes’uliyet olmayan cüz’î ve şahsî ve garazkârların ifti­ra­larıyla habbe, kubbeler yapılmış mes’eleler için bu ağır şerait altında hiç ömrümde çekmediğim bir perişani­yetime sebebiyet verildi. Bize üç mahkemenin sorduğu ve be­raet verdiği aynı me­s’elelerden ve âdi ve şahsî bir-iki mes’ele için manasız sualler edildi.» (Şualar sh: 377)

«Halbuki din terbiyesi olmasa, Müslü­manlarda istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlaka­dan başka çare olamaz. Çünki nasıl bir Müslüman, şim­diye kadar ha­kiki Yahudi ve Nasrani olmaz belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de bir Müslüman, bolşevik ola­maz. Belki anar­şist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez.» (Şualar sh: 516)

“Ne Komünistlik, ne de İslâmiyet; biz orta bir yol­dan gideriz, medeni bir hayat yaşarız” gibi bir iddianın asılsız­lığını Bediüzzaman Hazretleri şöyle beyan eder:

«Küfür ile iman ortası yoktur. Bu mem­lekette İslâmiyet’e karşı komünist mücadelesi or­tası olamaz. Sağ ve sol, ortası üç meslek icab et­tirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var. Sağ İslâmiyet, sol komü­nistlik, ortası da Nasraniyet diyebilirler. Fakat bu va­tanda küfr-ü mutlaka karşı iman ve İslâmiyet’ten başka bir din, bir mezheb ola­maz. Olsa, dini bırakıp komünist­liğe girmektir. Çünki hakiki bir müslüman hiçbir zaman Yahudi ve Nasrani olamı­yor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 59)

«Şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı; yani Kur’anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ana muhale­fet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünist­ler tarzında neşre başladılar. Komünistlik per­desin­de anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıta­sıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vası­tasıyla neşir ile aşılan­maya başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz ola­rak kabil değildir, yaşamaz. “Dinsiz bir millet yaşa­maz” hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mut­lak ol­duğu zaman, hakikat-ı halde yaşan­maz. Onun için Kur’an-ı Hakîm, bu asırda bir mu’cize-i maneviyesi ola­rak Risale-i Nur şa­kirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkan’ları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’an-ı Hakîm’in bu der­sidir ki; o hücuma karşı sed çek­miş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

İSLÂMİYETTEN ÇIKAN BİR MÜSLÜMAN, ANARŞİST OLUR

Demek bir müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahudi, husu­san bol­şevik gibi ol­mak… Çünki bir İsevî müslü­man olsa, İsa Aleyhisselâm’ı daha ziyade sever. Bir Musevî müslü­man olsa, Musa Aleyhisselâm’ı daha ziyade sever. Fakat bir müslüman, Muhammed Aleyhissalatü Vesselâm’ın zinci­rinden çıksa, di­nini bıraksa, daha hiç­bir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta me­dar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefes­süh eder, ha­yat-ı içti­maiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenab-ı Hakk’a şükür Kur’an-ı Hakîm’in işarat-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kur­ta­racak bir mu’cize-i Kur’aniyenin Risale-i Nur na­mıyla bir dersi in­tişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altı­yüzbin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi mil­yon­lardan geçtiği sabit olmuş. Demek Risale-i Nur; be­şeri anarşilikten kurtarmaya bir derece vesile olduğu gibi, İslâm’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab’ı bir­leştirmeye, bu Kur’anın kanun-u esasî­lerini neşret­meye vesile olduğunu düşmanlar da tasdik edi­yorlar.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 243)

«Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zen­deka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyunluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var: O da Kur’anın haki­katlarına sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i, az bir za­manda komünistliğe çe­vi­ren musibet-i beşeriye; siyasî, maddî kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu susturan ha­kikat-ı Kur’aniyedir.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 54)

«…Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini ter­ketse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez; belki Cenab-ı Hakk’ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey’i tanı­maz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, te­fessüh eder.» (Mektubat sh: 438)

CHP’YE MEKTUP

Yine Bediüzzaman Hazretleri takriben 1946 se­nele­rinde Halk Partisi genel sekreterine hitaben yazdığı, fakat mes’uliyet makamında bulunan devlet adamları için her za­man tazeliğini koru­yan ikaznamesinde, memleke­timize so­ku­lan Avrupa’nın se­fih medeniyetine bedel, cemiyeti­mizde İslâmî hayat tervic edilmezse, Türk mil­letinin parça parça olmasına sebebiyet verilece­ğini şöyle beyan eder:

«Bin seneden beri âlem-i İslâmiyeti kahraman­lığı ile memnun eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mut­laktan ve dalâlet­ten şanlı bir surette kurtulma­sına büyük bir vesile olan Türk Milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeş­leri; eğer şimdi, eski zaman gibi kahra­mancasına Kur’ana ve hakaik-ı imana sahib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet, eskide yanlış bir su­rette ve din za­rarına me­deniyetin propagandası ye­rinde doğru­dan doğruya ha­kaik-ı Kur’aniyeyi ve imaniyeyi tervice ça­lışmazsanız, size kat’i­yen haber veri­yorum ve kat’î hüccetlerle isbat ederim ki; âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet ve şimdi âlem-i İslâmı mahva çalı­şan küfr-ü mut­lak al­tındaki anarşiliğe mağ­lub olup, âlem-i İslâmın kal’ası ve şanlı ordusu olan bu Türk Milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şima­lî­den çıkan dehşetli ejderhanın istila etmesine sebebiyet verecek.

Evet hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kah­raman millet, Kur’an kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mut­lakı, istibdad-ı mutlakı, sefa­het-i mutlakı ve ehl-i namusun serve­tini serseri­lere ibahe etmesini âlet ederek dehşetli bir kuv­vetle gelen bir cereyanı durdu­ra­cak; ancak İslâmiyet hakikatıyla mez­colmuş, ittihad etmiş ve bütün mazideki şerefini İslâmiyette bulmuş bu millet dayanabilir. Bu milletin hamiyetper­verleri ve milliyetperverleri, herşeyden ev­vel bu mümtezic, müt­tehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-ı Kur’aniyeyi terbiye-i medeniye ye­rine esas tutmak ve düstur-u hareket yap­makla o ce­reyanı durdurur inşâal­lah.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 218)

Demek millî müşterekiyetin esası olan imanî şuur ve İslâmî hayat za’fa uğratılsa, millet grup grup olup parçala­nır.

«Hem bir müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıd altında kalamaz; istibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlaktan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu haki­katın çok hüc­cetleri, çok misal­leri var. Kısa kesip sizin zekâve­tinize havale ediyorum.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 219)

«Sizler ey ehl-i siyaset ve hükûmet! Evham edip bizlerle uğraşmayınız. Bil’akis teshilât göster­meniz lâ­zım. Çünki hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merha­meti te’sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem hayat-ı iç­timaiyeyi anarşilikten kurtarmağa çalışıp, sizin ha­kikî vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve te’­yid ediyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 137)

ANARŞİ VE DİNSİZLİĞE KARŞI KOYACAK, ANCAK İTTİHAD-I İSLÂM KUVVETİDİR

Komünist ve Masonluk gibi cereyanlar anar­şizmi ne­tice verdiğini ve buna karşı çare olarak şeair-i İslâmiyeyi ihya ve itti­had-ı İslâma isti­nad etmek gerektiğini Demokrat Parti Hükûmetine ihtar ederken, bütün vatan­sever va­zife­darlara da hitab eden Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

«Şimdi milletin arzusuyla şeair-i İslâmiyenin ser­bestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muha­faza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yap­mak­tır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siya­setleri ve menfaatleri buna muarız ol­makla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyaset­leri buna muarız değil; belki muhtaçtırlar. Çünki komü­nistlik, masonluk, zındıklık, din­sizlik; doğru­dan doğ­ruya anarşistliği intac edi­yor. Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-ı Kur’aniye et­rafında ittihad-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehli­keden kur­tarmağa vesile olduğu gibi, bu vatanı is­tila-yı ecanibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yal­nız odur. Ve bu hakikata binaen Demokratlar bütün kuv­vet­leriyle bu hakikata istinad edip komünist ve mason­luk cereyanına karşı vaziyet almaları zaruridir.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 24)

Bu gizli muarızlar, çeşitli bahaneler uydurarak bir kı­sım makam sahiplerini aldatıp Risale-i Nur aleyhine çevir­mek ister­ler. Evet:

«Risale-i Nur’a perde altında hücum eden, ec­nebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i İslâm’ın teveccühünü ve mu­habbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yer­leştirenler­dir ki, hükûmeti iğfal ve adli­yeyi iki def’adır şaşır­tıp, der: “Risale-i Nur ve Şakirdleri, dini siya­sete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”

Hey bedbahtlar! Risale-i Nur’un, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutla­kın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder.

Emniyeti, asayişi, hürriyeti, adâleti te’min etti­ğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanamesi hük­mündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu âlî bir heyet-i ilmiye ve içtimaiye tedkik etsinler; eğer beni tasdik etmez­lerse, ben her ce­zaya ve işken­celi idama razıyım!» (Şualar sh: 281)

RİSALE-İ NUR’UN İKİ MÜHİM VAZİFESİ

«Biz, Risale-i Nur’la, bu memleketin ve istikba­li­nin en büyük iki tehlikesini def’ etmeye çalı­şıyoruz ve bilfiil çok emarelerle, hattâ mahke­mede de kısmen is­bat etmişiz.

Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette girmeğe çalışan anarşiliğe karşı sed çek­mek.

İkincisi: Üçyüz elli milyon müslüman­ların nef­ret­lerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 128)

RİSALE-İ NUR MESLEĞİNDE ŞEFKAT VE ASAYİŞİ MUHAFAZA

«Risale-i Nur mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibariyle bir ma­suma za­rar gelmemek için, bana zulme­den canilere, değil ilişmek; hattâ beddua edemiyorum. Hattâ en şid­detli garazla bana zulmeden fâsık belki dinsiz zâlim­lere hiddet ettiğim halde değil maddî, belki beddua ile de mukabeleden beni o şef­kat men’ediyor. Çünki o zâ­lim gaddarın, ya peder ve validesi gibi ihtiyar biçare­lere veya evlâdı gibi masumlara maddî ve manevî darbe gel­memek için, o dört masumların hatırına bi­naen o zâlim gaddara ilişmiyorum. Bazan helâl edi­yo­rum.

İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki; idare ve asayişe kat’iyen ilişmediğimiz gibi, bütün arkadaşları­mıza da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilayetin insaflı zabıtala­rının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu Nur şakirdleri manevî bir zabı­tadır; idare ve asayişi muhafaza ediyor­lar.” dedikleri ve bu hakikata binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şakirdlerin de zabı­taca hiçbir vukuat kaydetmemesi ile tasdik ve te’yid ettik­leri halde, o biçare adamın ihtilâlci ve in­safsız bir ko­miteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulama­makla be­raber, yüz cinayeti bulunan bir adam gibi hattâ Kur’anı ve başın­daki levhala­rını evrak-ı muzırra gibi top­lamak, acaba dün­yada hangi kanun buna müsaade eder?» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 279)

«…Komünist perdesi altında anarşistliğin, em­ni­yet-i umumiyeyi bozmağa dehşetli çalışma­sına karşı; Risale-i Nur ve şakirdleri, iman-ı tahkikî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyor ve kırıyor. Emniyeti ve asayişi temine çalışıyor ki, pek çok bir kes­rette ve memleketin her tara­fında bulunan Nur talebelerin­den, bu yirmi senede alâkadar üç-dört mah­keme ve on vilâyetin zabıtaları, emniyeti ihlâle dair bir vukuatlarını bul­mamış ve kay­detmemiş. Ve üç vilâye­tin insaflı bir kısım zabı­taları demişler: “Nur talebeleri manevî bir zabı­tadır. Asayişi muhafazada bize yardım ediyor­lar. İman-ı tahkikî ile, Nur’u okuyan her ada­mın kafasında bir yasakçıyı bı­rakıyorlar. Emniyeti temine çalışıyorlar.”

Bunun bir nümunesi Denizli Hapishane­sidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girme­siyle, üç-dört ay zarfında ikiyüz­den zi­yade o mahpuslar öyle fevkalâde itaatli, dindarane bir salâh-ı hal aldılar ki, üç-dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öl­dürmekten çekiniyordu. Tam merha­metli, za­rarsız, vatana nâfi’ bir uzuv olmaya başladı. Hattâ resmî memurlar, bu hale hayretle ve tak­dirle bakıyordular.» (Lem’alar sh: 261)

İSTİKBALDE ÂLEM-İ İSLÂM

Bediüzzaman Hazretleri 1910 senelerinde ver­diği müjdeli bir ihbarında âlem-i İslâm’da “üç nur”, âlem-i kü­fürde “üç zulmet” geleceğini bil­dirir. Şöyle ki: Bediüzza­man Hazretleri o sene­lerde:

«Van’a gitmek üzere İstan­bul’dan ayrılır, Batum yoluyla Van’a gider­ken Tiflis’e uğrar. Tiflis’te, Şeyh San’an Tepesi’ne çı­kar. Dikkatle etrafı temaşa ederken yanına bir Rus po­lisi gelir ve sorar: “Niye böyle dikkat ediyorsun?”

Bediüzzaman der: “Medresemin plânını yapıyo­rum.”

O der: “Nerelisin?”

Bediüzzaman: “Bitlisliyim.”

Rus polisi: “Bu Tiflis’tir!”

Bediüzzaman: “Bitlis, Tiflis birbirinin kar­deşi­dir.”

Rus polisi: “Ne demek?”

Bediüzzaman: “Asya’da âlem-i İslâm’da üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde bir­biri üs­tünde üç zul­met inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi ya­pa­cağım.”

Rus polisi: “Heyhat!.. Şaşarım senin ümidine?”

Bediüzzaman: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”

Rus polisi: “İslâm parça parça olmuş?”

Bediüzzaman: “Tahsile gitmişler.

İşte Hindis­tan, İslâmın müstaid bir veledidir; İngiliz mek­teb-i idadî­sinde ça­lışıyor.

Mısır, İslâmın zeki bir mahdu­mudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesin­den ders alıyor.

Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahadır oğullarıdır; Rus mek­teb-i harbiye­sinde talim ediyorlar. İlâ âhir…

Yahu, şu asilzade evlâd, şehadetnamelerini al­dık­tan sonra, herbiri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pe­derleri olan İslâmiyet’in bayra­ğını âfâk-ı kema­lâtta temevvüç ettirmekle, ka­der-i ezelînin nazarında feleğin inadına, nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân ede­cek­tir.”» (Tarihçe-i Hayat sh: 78)

Yukarıda zikredilen “üç nur”, “üç zulmet” ten mak­sadın ne olduğuna “İhbarat-ı istikbaliyeyi zaman tefsir eder” ka­idesiyle bakılmalıdır. Ancak bu arada Risale-i Nur’da izah edilen ve iman, hayat ve şeriatı ifade eden üç mes’ele ve üç devre; hem Nur’un iman hizmeti ve ittihad-ı İslâm ve İslâm-İsevî ittifakı olarak üç ehemmi­yetli inkişafatın tebşir-i istik­baliyesi düşünüle­bilir.

“Üç zulmet” ise, Risale-i Nur’dan “Şualar” adlı eserinde Beşinci Şua’ın 12. Mes’elesinin ikinci te’vilinde beyan olu­nan, her iki Deccal’ın üç devre-i istibdadlarına ve o istibdad­lara karşı çı­kan feveranlarla çökmelerine işaret olabilir. Meselâ, az yukarıda kaydedildiği gibi, Hindistan’ın İngilizlerin ta­hakkümü ile inti­baha gelmesi; Mısır’ın, o istib­dada karşı, mül­kiyede (siyasî ve idarî sahada) hâkimiyet ve is­tiklâliye­tine kavuşacağı; Kafkas ve Türkistan, Rus istib­dadına karşı askerî ve maddî cihad sa­hasında fe­veranla hürriyetine sahib olacağı müjdelerinin tezahürleri gö­rüldü ve daha da görülecek .. İnşaallah.....

 

 


 

[1] el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:529-530; İbni Hibban, Sa­hih, 8:286.

[2] Hucurat Sûresi, 49:10.

[3] Buharî, Salât: 88; Edeb: 36; Mezâlim: 5; Müslim, Birr: 65; Tirmizî, Birr: 18; Nesâî, Zekât: 67; Müsned, 4:405, 409.

[4] “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarat­tık; sonra da, birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.” Hucurat Sûresi, 49:13.

[5] Buharî, Ahkâm: 4, İmâra: 36, 37; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Tirmizî, Cihâd: 28, İlim: 16, Nesâî, Bey’a: 26; İbni Mâce, Cihad: 39; Müsned, 4: 69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403.

[6]  Fetih Sûresi, 48:26.

[7]  Mâide Sûresi, 5:54.

[8] “Allah’ın dinine ve Kur’ân’a hep birlikte sım sıkı sarılın.” Âl-i İmran Sûresi, 3:103.

[9] “Mü’minler kardeştirler.” Hucurât Sûresi, 49:10.

HAŞİYE İslâmiyet milleti herşeye kâfidir. Din, dil bir ise, millet de birdir. Din bir ise, yine millet birdir.

[10] “İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yok­tur. “

Bu ibare, İslâmiyet öncesi câhiliye âdetlerine dönmek­ten men eden hadislerden iktibas edilmiştir. Bu mev­zuda bir çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: vvv Manâsı: “İslâm dini kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve ina­nışları keser, kaldırır.” Buharî, Ahkâm: 4, İmâra: 36, 37; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Tirmizî, Cihâd: 28, İlim: 16, Nesâî, Bey’a: 26; İbni Mâce, Cihad: 39; Müsned, 4: 69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403.

[11] Buharî, Ahkâm: 4, İmâra: 36, 37; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Tirmizî, Cihâd: 28, İlim: 16, Nesâî, Bey’a: 26; İbni Mâce, Cihad: 39; Müsned, 4: 69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403.

[12] En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.

[13] En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.

[14] Mâide Sûresi, 5:32.

[15] “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” el-Mağ­ribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el-Aclûnî, Keş­fü’l-Hafâ, 2:463.

[16] “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” el-Mağ­ribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el-Aclûnî, Keş­fü’l-Hafâ, 2:463.

[17]“Allah’ım, erkek ve kadın bütün mü’minleri bağışla.”

[18]  A’râf Sûresi, 7:31.

[19]   Necm Sûresi, 53:39.

[20] el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:517.