BEDDUA ETMEK

(1/1)

sudem.:
BEDDUA ETMEK

‘Beddua’, sözlükte ‘kötü dua’ demektir.

İslâm ahlâkında, kötü duayı hak etmeyen insanlara beddua (kötü dua) edilmesi caiz görülmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) sadece müminlere karşı değil kendisine inanmayanlara karşı da hassas davranırdı. O, kendisine eziyet edenlere, kendisini öldürmeye kastedenlere bile beddua etmemiştir. Resûlüllah (s.a.v.), Taif dönüşü, Taif halkının ona yaptıkları hakaretler karşısında Cebrail gelerek, “Dilediğini emretmen için Allah beni gönderdi. İstersen şu iki dağı kapayıvereyim” demiş, ancak bu teklifi kabul etmemiş, bu toplumun Allah (c.c.)’a ibadet edecek bir toplum olması için dua etmiştir. Uhud Savaşı’nda dişlerinden biri kırılan ve yüzü yaralanan Resûlüllah (s.a.v.)’a ashabı; müşrikler için beddua etmelerini istemiş, ancak Resûlullah: “Ben lanetleyici olarak değil, davetçi ve rahmet peygamberi olarak gönderildim” buyurmuştur.[1]

Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’e vali olarak gönderirken şöyle demiştir: “Mazlumun bedduasından sakın! Zira mazlumun bedduası ile Allah arasında herhangi bir perde (mâni) yoktur (o doğrudan Allah'a yükselir" diye bitirmiştir.[2]

Yukarıda hadis-i şerifler müminleri birbirlerine kardeş kılmış, birbirine karşı beddua etmemelerini tavsiye buyurmuştur. Ayette "Müminler birbirlerinin kardeşleridir"[3] buyrulmuştur. Dili, rengi, maddî durumu ne olursa olsun birbirlerinin kardeşi olan müminler bir bedenin azaları gibidirler ve dayanışma içinde olmaları gerekir. Birbirlerine dua edecekler, rahmet okuyacaklar ve "Ey Rabbimiz, beni, annemi, babamı ve müminleri hesap günü mağfiret buyur"[4] diyeceklerdir. Şu halde birbirine karşı ahlâkı bu olması gereken mümin, mümin kardeşine nasıl bedduacı olur, lanetçi olur? Mümin  kardeşe lanet, kişinin imanıyla, ahlâkıyla ters düşmesi, tezat içinde kalması, Allah'a ve  Resûlü'ne karşı gelmesi demektir. Hele âlemlere rahmet olarak gelen peygamberin lanetçi olması hiç düşünülemez. Bu sebeple Resûlullah (s.a.v.), beddua etmesi talebini reddederek, "Ben rahmet peygamberi olarak gönderildim, lanetçi olarak değil" demiştir. Bu hususta da örneğimiz olan Efendimiz (s.a.v.)’in yolunda giderek, bilhassa müminlere karşı merhametli, sabırlı, bağışlayıcı, hayır isteyen, hayır dualar edici olmamız gerekir. Bu hususta Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Nefislerinizin aleyhine dua etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları kabul ettiği saate rast gelir de, istediğiniz kabul ediliverir." [5]

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kendinize, çocuklarınıza, kötü dua etmeyiniz. Allah’ın (c.c.) kaderine razı olunuz. Nimetlerini artırması için O’na dua ediniz.” “Ananın, babanın çocuğuna ve mazlûmun, zalime olan bedduaları, ret olunmaz.” buyurdu. Müslümanlar ana-babasının her zaman hayır duasını almaya çalışmalıdır. Onların beddualarından korkmalıdır. Onlar hayatta iken ne yapıp yapıp dualarını almaya, onları memnun etmeğe çalışmalıdır. Vefatlarından sonraki pişmanlık fayda vermez.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Ben rahmet peygamberi olarak gönderildim, lanetçi olarak değil” hadisinin yanında İslâm'ın tebliğinin önlenmesi, İslam’ı tebliğ ve irşad göreviyle donanmış âlimlerin canına kastedilmesi, yetişmiş insanların, âlimlerin katledilmesi gibi sebeplerle birçok yerde beddua ettiğini görmekteyiz. Hz. İbnu Mes'ud (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v.) Kâbe’nin yanında namaz kılarken, Ebu Cehil ve arkadaşları da orada oturuyordu. Bir gün öncesi bir deve kesilmişti. Ebu Cehil arkadaşlarına: "Falan ailenin kestiği devenin işkembesini kim getirip, secdeye gidince Muhammed'in omuzları arasına bırakacak?" dedi. Oradakilerin en talihsizi fırlayıp, işkembeyi kaptığı gibi, Resûlullah (s.a.v.) secdeye kapanınca iki omuzu arasına bıraktı. Buna hepsi güldüler, keyiflerinden birbirlerinin üzerine eğilmeye başladılar. Ben (biraz uzaklarında) ayakta durmuş onlara bakıyordum. Eğer bir destekçim olsaydı onu sırtından atardım. Resûlullah (s.a.v.)  secdede idi, başını kaldırmıyordu. Derken biri kalkıp Hz. Fatma (r.a)'ya haber verdi. O, henüz küçük bir kızcağızdı, geldi, işkembeyi sırtından yere attı. Sonra onlara yönelip, hakaretler savurdu. Resûlullah (s.a.v.) namazını tamamlayınca, sesini yükseltti ve hepsine bedduada bulundu. Resûlullah (s.a.v.) dua etti mi üç kere tekrar ederdi, bir şey isteyince de üç kere isterdi. Namazı bitince: "Allah'ım, Kureyş(in helakini) sana havale ediyorum!" dedi ve üç kere tekrar etti. Resûlullah'ın sesi kulaklarına gelince onlardan gülme gitti. Duasından korkuya düştüler. Beddua edince bu onlara çok ağır geldi. Zira onlar bu beldede yapılan duaların kabul edildiğini biliyorlardı. Sonra Resûlullah (s.a.v.) : "Ey Allah'ım, Ebu Cehl İbnu Hişam'ın, Utbe İbnu Rebia'nın, Şeybe İbnu  Rebia'nın, Velid İbnu Utbe'nin, Ümeyye İbnu Halef'in, Utbe İbnu Ebi Muayt'ın helaklerini  sana havale ediyorum" dedi. Bir yedinciyi de zikretmişti, onu aklımda tutamadım. Muhammed'i hak ile gönderen Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, Resûlullah (s.a.v.)'ın ismen zikrettiği bu adamları, Bedir günü hep yerlere serilmiş gördüm. Bunlar, sonra da kuyuya, Bedir kuyusuna sürüklenip atıldılar." [6] Bazı rivayetlerde İbn Mesud: ‘O güne kadar Resulullah'ın beddua ettiğini görmedim’ demiştir. Bu hadisede bedduayı hak etmeleri, ibadet halinde iken o hakareti yapmaları sebebiyledir. Duanın üç kere tekrarı müstehabtır. Hadis-i şeriften anladığımız üzere zalime beddua caizdir. Ancak bazıları: ‘Kâfir ise caizdir, Müslüman ise onun için istiğfar etmek, affı için dua etmek müstehabtır!’ demiştir. Muayyen şahsa, günahı, hatası sebebiyle, beddua edilebileceği kanaatinde olan Nevevî, buna cevaz veren hadisler ışığında, Resûlullah 'ın ‘Sağ elinle ye!’ emrine: ‘Muktedir olamıyorum’ diye muhalefet edene: "Muktedir olma!" diye bedduasını misal verir.[7] ‘Bunda,  İslâm’ın hükmüne  muhalefet edene beddua etmenin caiz olacağına delil vardır’ der.[8]

İbn Abbas (r.a.)’ın rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) Kisra'ya mektubunu göndermişti. Kisra, mektubu okuyunca yırttı. Hz. Peygamber (s.a.v.) de "paramparça olmaları için” beddua etti. [9]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek kendilerine İslâm’ı öğretmek için öğretmen isteyen Mudar kabilesine gönderilen 70 âlimin Bi’r-i Maune’de hunharca şehit edilmesi sonrasında beddua etmesi vakidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) hüznünü, haberin kendisine ulaştığı sabah namazının ikinci rekatından itibaren bir ay süreyle, beş vakit namazda yaptığı beddua ile ortaya koymuştur. O (s.a.v.) şöyle dilekte bulunuyordu: "Allah'ım, Mudar kabilelerini şiddetle tepele. Onların yıllarını Yusuf (a.s.)’un  kıtlık yılları gibi zorlaştır, (dünyalarını) başlarına dar getir.. Lihyan oğullarını Zi'b, Ri'l, Zekvan ve Usayya kabilelerini sana havale ediyorum. Çünkü onlar, Allah'a ve Resûlü'ne asî oldular"[10]

Enes b. Malik (r.a.) ‘Resûlullah (s.a.v.)’ın Bi'r-i Maûne’de şehit edilen ashaba yanıp yakıldığı, üzüldüğü kadar hiç bir kimseye ve hiç bir şeye üzüldüğünü görmedim’ demiştir. Şunu da kaydedelim ki kaynaklar, bu kabileler için o yılın tam bir kuraklık ve kıtlık yılı olduğunu, Ri'l, Zekvan ve Usayya kabilelerinden 700 kişinin humma hastalığından öldüğünü haber vermektedirler. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu hüzün ve bedduası, hiç kuşkusuz çok anlamlıydı. İslâm irşad ve ilim heyetine pusu kurulmak suretiyle, İslâm'ın tebliğinin önlenmesi ve bu âlimlerin canına kastedilmesi, yetişmiş insanların, âlimlerin katledilmesi Nebiyyi Muhterem Efendimiz'i İslâm adına fevkalade üzmüştü. Rahmet Peygamberi olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir ay süreyle helak edilmeleri için beddua etmiş olması, işlenen cinayetin bütün dünyaya en çarpıcı biçimde duyurulması ve bütün zamanlarda, İslâm ulemasına ve İslâm tebliğine karşı çıkacak, çeşitli önlemler alacak, fizikî ya da yasal pusular kuracaklara yönelikti. Bugün de dünyanın neresinde olursa olsun, İslam'a karşı bu türlü menfi hisler besleyen ve tedbir alanlar öyle sanıyoruz ki bu peygamberimizin beddua ettiği muhataplarıdır. Sonları da öncülerinin sonları gibi olacaktır.

Bir müslümanın kâfir olması için dua edenin kendisi kâfir olur. Bir zalimin kâfir olarak, ölüp azap çekmesini istemek, küfür olmaz. Musa (a.s.)’ın böyle dua ettiği, Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre, başkasının kâfir olmasını istemek, küfür olur. Zalim kimseden başkası için beddua etmek haramdır. Zalime zulmü kadar beddua etmek caiz olur. Caiz olan bir şeyin miktarı özrün miktarı kadar olur. Zalime de beddua etmemek, sabretmek ve hatta affetmek daha iyi ve faziletlidir.[11]

Kâfire inanarak ve saygı ile selâm veren, kâfir olur. Kâfire saygı bildiren bir söz söylemek, örneğin üstadım demek, küfr olur.

-----

[1] Müslim, Birr, 87.
[2] Buhâri, Zekat, 63; Müslim, İman 29; Muvatta, Da'vetu'l-mazlum, l.
[3] Hucurat sûresi, 49/10.
[4] İbrahim sûresi, 14/41.
[5] Ebû Dâvud, Salât 362,
[6] Buharî, Vudu, 69, Salat, 109, Cihad, 98,  Menakıbu'l-Ensar, 29; Müslim, Cihad, 107.
[7] Müslim, Eşribe 107
[8] Riyazu’s-Salihi, İmam Nevevi.
[9] Buharî, İlm, 7.
[10] Buhârî, Vitr: 7, Cenâiz: 41;  Müslim, Mesâcid, 297–308; Ebû Dâvud, Salât, 345.
[11] İslâm Ahlâkı, M. Hadimi

Navigasyon

[0] Mesajlar