Bu çalışma bir www.mescere.net hizmetidir.

Semerkand Dergisi 125. sayı – Mayıs 2009 - İçindekiler

 

(Okumak istediğiniz yazının üzerine tıklayınız)

 

1- Sunuş - Kutlu Doğum ve Dergimiz - Sabahattin Aydın

2 - Başyazı - Ahlâk ve Fazilet Mücadelemiz - Mübarek Erol

3- Ayın Konusu: Bugünün Cihadı - Ebubekir Sifil

4 – Bin bir Damla - Yusuf Yavuz

5 - Mektubat-ı İmam-ı Rabbani’den Tasavvuf Klasikleri - Ali Kaya

6- Dün, Bugün, Yarın - Sadık Ilgaz

7 - Dünya Hali - Halil Akgün

8 – Tencere - Serhat Albamya

9 - Evimizde Hal Eğitimi - Ahmet Alemdar

10 - Avrupa’nın Osmanlı Köyleri - Ali Demirtopuz

11 - Kusur Aramak Kusur Bulmak - Enbiya Yıldırım

12 - Bahar, Türküsünü Kimlere Söyler? - Hasan Akçay

13 - Biraz Hipnotik Telkin Alır mıydınız? - Ayşe İzci

14 - Arif Gönlüne Sığınmak - Mehmet Ildırar

15 - Hüma Kuşu Yükseklerde Eğlenir - T. Ziya Ergunel

16 - Kardeş Mektuplar - Ahmet Birler

17 - Yol, O’nun Adımlarıyla Doğruldu - Elvida Ünlü

18 - Hasedin Böylesi - Selim Güneş

19 - Ya Haklı Değilsek? - Mükerrem Mete

 

1 Sunuş - Kutlu Doğum ve Dergimiz - Sabahattin Aydın

 

Bazı okuyucularımız, dergimizin Kutlu Doğum Haftası’na gereken önemi vermediği, haftayla ilgili yazılar yayınlamadığı şeklinde serzenişte bulunuyor. Hatta Semerkand’ın her nisan sayısının Kutlu Doğum özel sayısı olması gerektiğini söyleyen okuyucularımız var. Bunlar mevcut ortam dikkate alındığında makul talepler sayılabilir. Fakat dergimizin Fahr-i Kâinat s.a.v. Efendimiz’e yeterince önem vermediğini iddialarına ne demeli, bilmiyorum.  

Biz Kutlu Doğum haftası konusunu nasıl değerlendirdiğimizi yine aynı vesileyle geçen senelerde belirtmiştik. Mademki talep devam ediyor, bir kez daha özetleyelim: Kutlu Doğum haftası 1989 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığının ihdas ettiği bir etkinlik. Yani ay takvimiyle Rebiulevvel ayının 12’sine tekabül eden Kutlu Doğumu miladi takvim hesabıyla 20 Nisan’a sabitleyip kutlamak öyle eskilere dayanan, İslâm milletinin geleneğinde yer alan bir husus değil. Diyanet İşleri Başkanlığı elbette güzel niyetlerle başlattı bu haftayı. Hz. Peygamber Efendimiz’i konuşmayı, tanıtmayı, O’nun mübarek sîretini yeni nesillerin gündemine getirmeyi hedefledi.

Fakat bu meseleye dair ciddi eleştiriler ve sorular var. Birincisi İslâm toplumlarının öteden beri farklı usullerle kutladığı, tıpkı Ramazan gibi, bayramlar gibi yıl içinde deveran eden Mevlid Kandili varken, gelenek buyken böyle bir haftanın ihdası tartışmasız doğru mu? Ümmetin içine gerçekten siniyor mu? İkincisi, modern ekonomik kültürün elverişli gördüğü her şeyi bir “endüstri” olarak algılaması bu haftayı ticarîleştirmez mi? Yani Hz. Peygamber Efendimiz’in isminin arkasına saklanmış ticarî niyetler nelere mal olur?

Bu soruları çoğaltmak mümkün. Ne yazık ki bu iki sorunun cevabı bile bizi bu konuya ihtiyatlı yaklaşmaya sevk ediyor. Plastik gül ticaretinden, içi boş ama fiyatı dolgun Kutlu Doğum kitaplarına, sözde Peygamber aşkına döktürülmüş pespaye yazılardan ucuz ağlak müziğe ve aygın baygın konuşmalara kadar pek çok faaliyet doğrusu ürpertiyor. Yanlış anlaşılmasın, temiz niyetle ve hakkı verilerek yapılmış işlere bir diyeceğimiz yok. Biz dergi olarak elden geldiğince, en azından ihtiyattan yanayız. İçimize sinmeyen bir konuyu herkes yapıyor ya da çoğunluk istiyor diye sunmayı doğru bulmuyoruz.

Dergimiz bu ay “Bugünün Cihadı” başlığı altında cihad vazifesini ve bu kavramın günümüzde öne çıkan içeriğini dikkatinize sunuyor. Burada özellikle “kültürel cihad” kavramını vurgulamak isteriz. Biliyorsunuz Batı, toptan tüfekten ziyade televizyon, sinema, edebiyat, gazete, internet gibi iletişim kanallarıyla, medya gücüyle kendi kültürünü benimsetti. “Holywood olmasaydı Amerika’nın küresel kültür etkinliğinden geriye ne kalırdı?” sorusu bile tek başına konuya dair büyük ipuçları taşır. Özellikle çocuklarımızı eğitirken, onlara hedef gösterirken, bugünkü etkinlik kanallarını göz önünde tutmamız gerekir.

Haziran sayımızda buluşmak üzere inşallah.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

2 - Başyazı - Ahlâk ve Fazilet Mücadelemiz - Mübarek Erol

 

 

İnsan, tabiatı gereği bazı sorular sorar. Kendinin ve kâinatın neden ve niçin olduğunu, ileride nasıl ve ne olacağını çeşitli sorularla araştırır. Aslında her insanın başına musallat olan bu soruların tek cevabı mücella dinimiz İslâm’dadır.

Nitekim müslüman kimse imanı sayesinde kalbini gereksiz vesveseye sokan, istikamet üzere olmasını engelleyen hususlardan kurtulur. İmanına sahip çıktıkça, dinin emir ve yasaklarını yerine getirdikçe olduğu yeri sağlamlaştırır. İstikamet üzere olur.

Mümin kişi, doğruluğun, iyiliğin sadece mücella dinimiz İslâm’da olduğunun ve o yolda yürümekle insanlığa hayırlı işler yapılabileceğinin farkındadır. Bu yüzden asla dininden taviz vermez ve istikamet üzere olmakta ısrarcı davranır. Elinden geldiğince ve yapabildiğince de insanları hakikate sevk etmeye çabalar.

Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz gönderiliş maksadını insan ahlâkını tamamlamak olarak ifade etmiştir. Buna göre dinimiz bir ahlâk dinidir ve dinimizin emrettiği şeyler de şüphesiz insan ahlâkını zirveye ulaştırmak içindir. Mümin kimse bu noktadan hareketle çalışıp çabalarsa, Allah yolunda ihsanda bulunanlardan sayılır.

Dinimizin ahlâk ilkeleri vardır. Bunlar, insanlarla iyi geçinmek, onlara iyi davranmak, çevredekilere yumuşak muamelede bulunmak, bol bol iyilik yapmak, selamı yaymak, hasta ziyaretinde bulunmak, müslüman cenazelerine katılmak, yaşlılara saygı göstermek, cömert davranmak, mert olmak, öfkeyi yenmek ve İslâm’ın haram kıldığı her türlü oyun, eğlence ve işten uzak durmak gibi insanın temiz fıtratına mütenasip hususlardır. Müminin ahlâkı bu merkez etrafında toplanır. Onun elinden, dilinden kimseye zarar gelmez. Gücü yettiğince de insanlara haksızlık yapılmasını engeller.

İslâm’ın en temel isteği adaletin ve iyiliğin dünyaya hakim olmasıdır. Nerde ve nasıl olursa olsun, hiçbir şekilde kötülüğe izin vermez. Saf ve temiz bir fıtrat üzerine yaratılmış olan insanın bu saflığını korumayı amaçlar. Kötülüğün yayılmaması uğrunda çaba gösterilmesini ister. Bu ise Allah’ın dininin üstün olmasıyla sağlanabilir. Yani hukukun, adaletin, iyiliğin, yardımlaşmanın, kin ve hasetten uzak durmanın yaygınlaşmasıyla sağlanabilir.

Bu yönüyle dinimiz, insanlar arası ilişkileri düzenleyen ve doğru yola koyan bir sistemdir. Öyleyse insan olarak yapmamız gereken şey, hayır üzere olmak ve şer işlerden sakınmaktır. Mümin daima helal sınırlar içinde durmalıdır. Fakat bu sınır içinde durmak kadar hayırlı işler için de gayret sarf etmelidir.    

Cenab-ı Mevlâmız şöyle buyurmaktadır: “Haydin öyleyse, hep hayırlara koşun, yarışın!” (Bakara, 148)

Bir başka ayet-i kerimede de; “Bizim uğrumuzda mücadele edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut, 69) buyrulmuştur.

İkinci bin yılın yenileyicisi İmam Rabbanî k.s. de, Mektubât’ında, Allah yolunda gayret gösterenler için şunları söyler: “Acaba hangi nimet, iman ve yararlı iş üzere saç ağartmaktan daha faziletlidir! Nitekim Allah Rasulü s.a.v. de ‘Bir kimse, müslüman olarak saçını ağartırsa bağışlanır.’ demiştir.”

Allah yolunda çaba ve gayret göstermenin sınırı yoktur. Günümüzde bu noktada imkanlar daha da artmış durumda. Sağlam niyet ve sahih işlerle doğru yol üzere yürümeye devam etmemiz gerekir. Artan imkanları ve araçları hayra ve hakka vesile yapmalıyız. Ayrıca bu zamanda gayret içinde olanlar müjdelenmiştir.

Sahabe-i Kiram, İslâm’ın ilk günlerinden itibaren dinimiz uğrunda canıyla, malıyla çaba göstermiştir. Daha sonra gelenler bu uğurda fedakârlık yapmaya devam etmişlerdir. Yine canı ve malıyla İslâm’a hizmet edenler gibi, ilmiyle hizmet edenler de çoğalmıştır. Bu sayede dinimiz bid’atlardan korunmuş, hükümlerinin bozulmasının önüne geçilmiştir. Zaman içinde müslüman kuşaklar ellerinden geldiğince ortaya çıkan şer işlere karşı mücadele etmişlerdir.

Günümüzde ise toplumu temelden etkileyen, ahlâkî değerleri tepe taklak eden şer işler vardır. Güzel ahlâk küçümsenmekte, kötü olan işler ise iyi gibi sunulmaktadır. Bunlara karşı mücadele etmemiz lazımdır. Bu hem dinimizin gereğidir hem de yeni nesillere karşı vazifemizdir. Bizden öncekiler nasıl bize ahlâkî değerleri ulaştırmışlarsa, bizim de buna devam etmemiz ve uğurda çabalamamız gerekir.

Bugün en temel vazifelerimizden biri, ahlâksızlığın yayıldığı araçlarla karşı mücadeledir. Bunları yaparken ihlâs üzere olmak, dünyalık beklenti içinde olmamak gerekir. Daima niyetin, dilin, sözün ve yapılan işin doğru olması esastır.

Bu uğurda çabalayan Sahabe-i Güzin’i Cenab-ı Mevlâ şöyle müjdelemiştir: “Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah, onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Fetih, 29)

Bugün bu onurlu mücadeleye ihlâsla, samimiyetle katılan herkesin bu büyük ilâhi müjdeden bir payı vardır. Bugünün gönül erleri hakka ve hayra adanmış bir ruhla güzel bir dünyanın inşası için çabalarken, bu zamanın sahabileri olma bahtiyarlığına erecektir.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

3- Ayın Konusu: Bugünün Cihadı - Ebubekir Sifil

 

Cihad, dinimizin büyük önem verdiği ibadet ve görevlerden biri. Yeryüzünde hakkın ve adaletin sağlanması, İslâmî bir hayatın inşası ve devamı, nesillerin kötülüklerden korunması, bu görevin layıkınca yapılmasına bağlı.

Cihad kelimesi ilk bakışta savaşmayı çağrıştırsa da anlamı bununla sınırlı değil. Günümüzde cihadın anlam genişliğini fark etmek, çağımızın gerekli kıldığı cihad tarzına özel önem vermek zorundayız.

Bugün kişinin ve toplumun hangi yollarla etkilendiğini ve dönüştüğünü düşününce, konuya nereden yaklaşmak gerektiği kolayca anlaşılır.

Allah Tealâ bu ümmeti bütün insanlık içinden özel olarak seçmiştir. Bunun tabii sonucu olarak da onu birtakım mükellefiyetlere muhatap kılmış ve birtakım özelliklerle donatmıştır. Bu sorumluluk ve özellikler Ümmet-i Muhammed’den başkasında mevcut değildir.

Bunların neler olduğunu görmek için, herhangi bir Kur’an fihristini incelemek yeterlidir. Müminlerden bahseden ayetlerin topluca sunulduğu konu başlıkları altında, Yüce Kitabımız’ın bizi hangi hususiyetlerimizle andığı ve bizlere hangi sorumlulukları yüklediği kolayca görülecektir.

Ümmet-i Muhammed, “insanlık için” ortaya çıkarılmış “en hayırlı” ümmettir. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği güçlü biçimde vurgulamaktadır: “Siz, insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emreder, münkerden sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmran, 110)

Yukarıda tırnak içinde verdiğimiz iki husus, yani “insanlık için” ortaya çıkarılmış olmak ve “en hayırlı” ümmet olmak, hiç şüphesiz bu ümmetin insanlık alemine dönük fonksiyonunu dikkatimize sunmaktadır. Yani bu ümmet sadece bütün faziletleri kendisinde toplayan bir topluluk değildir. O, aynı zamanda diğer insanlar için en hayırlı olan yolu gösterme, temsil etme ve o yol üzerindeki engelleri temizleme görevini de üstlenmiş olmaktadır.

Bu noktayı çarpıcı biçimde ifade buyuran bir ayette şöyle buyurulur: “Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O sizi seçti; üzerinize dinde hiçbir güçlük de kılmadı. Babanız İbrahim’in dinine uyun…” (Hacc, 78)

Cihad aslında insan nefsine en zor gelen emirlerden biri olduğu halde bu ayet-i kerimede “hakkıyla cihad” emrinden sonra  “üzerinize dinde bir güçlük kılmadı” buyurulmuş olması son derece anlamlıdır. İslâm hakkında önyargılı davranan birtakım Batılıların, müslümanların bütün dünyayı müslümanlaştırana kadar savaşmakla emrolunduğu şeklindeki garazkâr propagandasının ne kadar temelsiz olduğu buradan rahatlıkla anlaşılabilir.

Cihad temel bir ibadettir

Yukarıda mealini zikrettiğimiz ayet-i kerimede yer alan cihad emri, müfessirlerin beyanına göre üç anlama gelmektedir:

1. Düşmanla cihad,
2. Şeytanla cihad,
3. Nefsle cihad.

Meşhur müfessirimiz Elmalılı merhum, tefsircilerin bu anlamlardan birisini tercih noktasında ihtilaf ettiğini belirterek şöyle der: “Evlâ olan, (ayetteki emrin) bu üç kısmın üçüne de şamil olmasıdır.” (Elmalılı, 5/532). Yani bu ayetteki “cihad edin” emri, hem düşmanla savaşmayı, hem de şeytan ve nefsle mücahedeyi kapsamına almaktadır.

Alimlerimiz, “cihad” kelimesinin bünyesindeki bu farklı boyutları anlatmak üzere, bu kelimeyi sadece düşmanla savaşmayı anlatacak şekilde kullanmış, şeytan ve nefsle mücadeleyi ise –yukarıda kullandığımız şekilde– “mücahede” kelimesiyle ifadeyi tercih etmiştir. Bu, üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir inceliktir.

Ancak bu söylediğimiz, Kur’an’-da yer alan cihad emirlerinin tamamı için söz konusu değildir. Kâfirlerle ve münafıklarla cihadı emreden, yahut “mukatele edin” ifadeleriyle gelen ayetler, inkârcılarla fiilî bir şekilde savaşın da doğrudan doğruya emredildiğini gösteren örneklerdir.

Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnızca Allah Teâla’ya ait oluncaya kadar inkârcılarla savaşı emreden ayet-i kerimeyi (Bakara, 193) ve ilgili diğer ayet ve hadisleri dikkate alan ulema, cihadın Ümmet-i Muhammed üzerine farz-ı kifaye olduğunu söylemiştir. (İmam es-Serahsî, el-Mebsût, 6/123; İbn Abdilberr, et-Temhîd, 18/303.)

Yani Ümmet’in bir kısmı yerine getirdiğinde diğer fertler üzerinden mükellefiyetinin düştüğü, ancak herkesin ihmal etmesi halinde herkesin vebal altında kalacağı ibadetlerdendir cihad. Tıpkı emr-i ma’ruf gibi, tıpkı ilim öğrenip öğretmek gibi, tıpkı cenaze namazı gibi…

Elbette fiilî bir düşman işgali vuku bulduğunda ilan edilen seferberlik hali gibi durumlarda farz-ı kifaye, farz-ı ayn’a dönüşür ve eli silah tutan herkesin cihada katılması farz olur. Ancak bu gibi durumların devamlılık arz etmediğini, dolayısıyla cihadın farz-ı kifaye olduğu gerçeğini etkilemeyeceğini belirtelim.

Cihadın hedefi

Bu temel ibadet, birçok hayatî maslahatın elde edilmesi, inkârdan kaynaklanan şer, fitne ve bozgunculuğun da önünün alınması anlamına geldiği için hayatî önemdedir. Yeryüzünde hakkın ve adaletin sağlanması, mazlum ve kimsesizlerin korunması, haklının hakkının savunulması, her türlü sömürü ve istismarın kökünün kazınması… gibi temel insanî değerler ancak cihad sayesinde korunup geliştirilebilir. Bunlardan vaz geçilmesi ise yeryüzünü gücün ve zorbalığın eline teslim etmek demektir ki, Kur’an bu gibi durumlara fesat/bozgunculuk demektedir.

Bu temel fonksiyonun bir göstergesi olarak cihad ibadetinin faziletini ve müminler için arz ettiği önemi ifade eden ayet-i kerime ve hadis-i şerifler, mümin kişiliğinin tabii olarak cihad şuuru etrafında şekillenmesini gerekli kılmıştır.

Bu şuurun en temel yansıması şudur: Hayattan hayata fark olduğu gibi, ölümden ölüme de fark vardır. Mümin, hayatı Allah Tealâ’nın rızası ve muradı doğrultusunda yaşadığı gibi, son nefesini de aynı gaye istikametinde vermek ister. Mümin için hayatı nasıl yaşadığı kadar, son nefesini nasıl verdiği de önemlidir. Bu sebeple her mümin, “şehitlik mertebesi” dediğimiz yüce mertebeye erişerek ruhunu teslim etmek ister.

Bu şuur hali sayesinde yatakta gelen ölümde bile şehadet şerbeti içmek mümkündür mümin için. Müslim, Ebu Davud ve daha başka hadis imamlarının naklettiğine göre Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Allah’tan samimi bir şekilde şehitlik isteyen kimse yatağında ölse bile Allah onu şehitlik mertebesine yükseltir.”

Peygamberlik gibi bir zirve noktasında bulunan Alemlerin Efendisi s.a.v. dahi, “Nefsim kudret elinde bulunan (Allah)’a yemin ederim ki, Allah yolunda öldürülüp diriltilmek, tekrar öldürülüp diriltilmek, tekrar öldürülüp diriltilmek isterim.” (Buharî) buyurarak şehitliğin ne kadar yüce bir mertebe olduğunu dile getirmiştir.

Cihad ve kıtal

Günümüzde genellikle yanlış ya da eksik anlaşılan bir husus var: Zannedilir ki cihad emri sadece düşmanla fiilî savaş yapmaktan ibarettir; hiçbir ön şartı ve ilkesi yoktur ve sadece öldürmek amacıyla yapılır.

Oysa cihad “öldürmek” için değil, tam tersine “yaşatmak” için girişilen bir eylemdir. Toplum hayatının sağlıklı işlemesi için huzuru ve asayişi bozan birkaç suçlunun cezalandırılması nasıl kaçınılmaz ise, yeryüzünde zulüm işleyip haksız yere kan döken, gücünün yettiğini ezip sömüren, hak-hukuk tanımayan ve insanlıkla bağdaşmaz işler yapan toplum ve sistemlerle mücadele de aynı şekilde kaçınılmazdır.

En genel anlamda cihad şu iki temel hedefi gerçekleştirmek için yapılır:

1. Allah Tealâ’nın insanlığa mesajının yüceltilmesi (i’lâ-yı kelimetullah), Allah’ın mülkü olan yeryüzünde yine O’nun muradının tecelli ettirilmesi,

2. Fitne ve fesadın önlenmesi, şerrin, zulmün ve her türlü çirkinliğin ortadan kaldırılması.

Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekiyor: Fiilî cihadda başarıya ulaşmanın yolu, buna layık ve ehil olmaktan geçmektedir. Bu da hem bilgi, hem de “hal” olarak belli bir seviyede olmayı gerekli kılar.

Dolayısıyla itikadında, amelinde ve ahlâkında arıza bulunan ve yeterli bilgi birikimine sahip bulunmayan fertlerden oluşan birliklerin savaşta başarıya ulaşması mümkün olsa bile, elde edilen neticenin Allah’ın rızasına erişmekle sonuçlanması mümkün değildir.

Yukarıda zikrettiğimiz iki temel amaca ulaşabilmek için son noktada fiilî savaş kaçınılmaz olabilir. Zira “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”

Ancak cihadın sadece “savaş ve çatışmadan ibaret olmadığını, başka birçok aşama ve çeşidinin de bulunduğunu bilmek durumundayız.

Cihad emrinin hakkıyla yerine getirilebilmesi ve sonuç getirici olması, ancak sözünü ettiğimiz aşama ve çeşitlerin dikkate alınarak yapılmasına bağlıdır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Cihadın aşamaları

Efendimiz s.a.v.’in mübarek sîretini incelediğimizde, 23 yıllık peygamberlik hayatında fiilî savaş aşamasına gelene kadar şu süreçlerden geçildiğini tesbit ediyoruz:

1. Örneklik: Cihad eden kimse, insanlara hak ve hakikat diye anlattığı hususlara önce kendisi inanacak ve onları birer hayat düsturu olarak fiilen hayatına aktaracak.
Özüyle sözü, sözüyle tavrı arasında farklılık/tutarsızlık olan kimsenin sözünün kâle alınmayacağı açıktır.

Burada sadece ferdin değil, toplumun örnekliği de son derece önemlidir. İnkârcı toplumlara anlatacağımız örnek toplumu, önce kendimiz oluşturmak durumundayız. Böylece anlattığımız hususların hayal değil, elle tutulur şeyler olduğu görülmeli.

Bu noktada gösterilebilecek en küçük bir ihmal, tebliğe de davaya da büyük zararlar verebilir. Günümüzde müslüman denince özellikle Batı toplumlarında akıllara nasıl bir insan tipinin geldiği malumdur. Evet, burada propaganda ve dezenformasyonun rolünü inkâr ediyor değiliz. Ancak, şu sorunun cevabı önemlidir: Acaba İslâm’ın evrensel ve ebedi güzelliklerini fiilen gösterebileceğimiz örnek bir toplum olabilseydik, kara propaganda bu kadar kolay yayılabilecek miydi?

2. Bilgi ve hikmet: “Tebliğ” de diyebileceğimiz bu aşamada davasını her muhatabın anlayacağı seviye ve kıvamda sunacak bilgi birikimi şarttır. Muhatabın kimliğini, içinde yaşadığı sosyal ve kültürel ortamı, inançlarını ve değer yargılarını bilmeden tebliğ yapmak mümkün değildir. Sadece bilmek yetmez, aynı zamanda bildiğini –Kur’an’ın tabiriyle– “hikmet ve güzel öğütle” anlatabilecek donanımda olmak da gerekir.

Vârisi bulunduğumuz medeniyetin özellikleri, insanlığa neler kazandırdığı ve ortadan kalkmasıyla insanlığın neler kaybettiği, bırakalım yabancıları, bizim insanımız tarafından dahi yeterince idrak edilebilmiş değildir. Dolayısıyla elimizdeki her türlü imkânı seferber ederek öncelikle kendi insanımıza ve toplumumuza, ardından da insanlığa İslâm’ın diriltici soluğunu ulaştırmak için eğitimli insan yetiştirmenin üzerimize farz olduğunu unutmamalı.

3. Organize ve sistemli çalışma: İnsanlığa hakkı ve hakikati ulaştırmak gibi temel bir amaç, örgütlü ve sistemli faaliyet olmadan gerçekleştirilemez. Ne ferdî çabalar, ne de sistemsizliğin ve karmaşanın hakim olduğu faaliyetler bu alanda sonuç getirebilir. Yetişmiş insanların örgütlü faaliyetler çerçevesinde gayret göstermesi bu noktada elzemdir.

Bütün bunların, maddi ve manevi planda fedakârlık ve feragat isteyen hususlar olduğu açıktır. Dolayısıyla bir ferdin veya topluluğun uhdesine terk edilemeyecek, ancak bütün Ümmet’in müşterek sorumluluğuyla yerine getirilebilecek büyük bir meseleden bahsettiğimizin farkında olmalıyız.

Burada bir noktanın daha altını çizelim: Bütün bu söylediklerimiz, yapay ve kurgusal faaliyetler olarak düşünülmemelidir. Asıl olan, bu faaliyetlerin hayatın tabii akışı içinde, tabii seyri içinde yapılmasıdır. İslâm ideoloji değildir; dolayısıyla İslâm adına ortaya konulacak herhangi bir faaliyetin de yapay olmaması esastır.

Cihadın türleri

Cihadla ilgili ayet ve hadisler bir bütün olarak ele alındığında, muhtevası, muhatabı ve yapılış tarzı bakımından birbirinden farklı cihad türlerinin bulunduğu görülecektir. Yazının başlarında zikrettiğimiz gibi nefs ve şeytanla yapılan cihad (mücahede) yanında, İslâm toplumu içinde emr-i ma’ruf, nehy-i münker çerçevesinde yapılan cihad da önemli bir yer tutmaktadır.

Söz gelimi Efendimiz s.a.v. ümmet içinde yapmayacakları şeyleri söyleyen ve emrolundukları şeyleri yapmayan nesillerin ortaya çıkacağını haber vererek şöyle buyurmuştur: “Kim onlarla eliyle cihad ederse, o mümindir. Kim onlarla kalbiyle cihad ederse, o mümindir.” (Müslim)

Bir keresinde, savaşa çıkmak üzere gelen bir sahabiye, anne-babasının hayatta olup olmadığını sormuş, hayatta olduğunu öğrenince de, “O halde onlara hizmet yolunda nefsinle cihad et.” (Buharî) buyurmuştur.

Keza, savaş konusunda erkeklerle kadınlar arasında fark bulup bulunmadığını merak eden ve: “Ey Allah’ın Rasulü! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir. Öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye soran Hz. Aişe r.anha validemize: “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır.” (Buharî) diye karşılık vermiştir.

Bunlar yanında, “Mücahid, nefsiyle cihad edendir.” (Tirmizî) ve “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında hakkı söylemektir.” (Ebu Davud) gibi hadisler de dikkate alındığında şunu söylememiz mümkündür:

Cihad, en genel anlamıyla hayatın gayesi olarak Allah’a gereği gibi kulluk etmek, Kur’an ve Sünnet ölçülerini hayata hakim kılmaya çalışmak, İslâm’ın evrensel mesajlarını diğer insan ve toplumlara tebliğ etmek, İslâm ülkesini ve müslümanları her türlü düşman tasallutuna ve tecavüzüne karşı müdafaa etmek ve fetih olarak ifade edilebilir. Bu anlamda cihadın kalple, elle, ilimle, malî ve bedenî güçle ve orduyla yapılan türleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

“Müşriklere karşı canlarınızla, mallarınızla ve dillerinizle cihad edin.” (Ebu Davud) hadisi, cihadın sadece fiilen savaşmak anlamında olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Malla cihad, ekonomik sektörlerde fitne ve fesada karşı yapılan mücadeleyi, dille cihad da sanat, bilgi ve medya gücünü de ihtiva eden geniş bir alanı kucaklamaktadır. Bugünün dünyasında etkili bir söylemin ve ikna edici bir dilin en az silah kadar etkili olduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir.

“O halde kâfirlere boyun eğme ve onlara karşı bununla (Kur’an’la) büyük bir mücadele ver.” (Furkan, 52) ayeti de bu gerçeği vurgulayan ilâhi beyanlardan biridir. Kur’an’la cihadın fiilî savaş olmadığı açıktır. Elmalılı merhumun da belirttiği gibi bu ayet Mekkî’dir (Mekke döneminde nazil olmuştur). Dolayısıyla Kur’an ile cihad emrinin ne büyük bir emir olduğuna delalet eder.

Fiilî savaşın meşru kılınmadığı bir dönemde Kur’an ile cihad, onun ihtiva ettiği ikna edici afakî ve enfüsî delillerle, belagat ve fesahatla cihad demektir. Bu da sanat, edebiyat, bilgi ve hikmet ile cihadın önemine dikkat çekmek için fazlasıyla yeterlidir.

Cihad-fetih ilişkisi

Sırası gelmişken fetih konusuna da burada bir nebze değinmekte fayda var. Günümüzde yükselen değer olarak “demokrasi”nin başka ülke ve toplumlara götürülmesi adına ve bu görüntü altında ne türlü katliamların yapıldığı herkesin malumu. Ne hikmetse demokrasi adına bu türlü manzaraların oluşmasından rahatsız olmayan bir kısım çevreler, tarih içinde gördüğümüz “fetih” uygulaması hakkında sıkılmadan “işgal” tabirini kullanmakta bir sakınca görmez!

Oysa fetihle işgal ve günümüzdeki uygulamalar arasında dağlar kadar fark vardır. Her şeyden önce şunu belirtelim ki fetih bir istila ve sömürü savaşı değildir ve temelde iki amaç için yapılır:

1. Kalbi ve aklı İslâm hakikatine açmak,

2. İnsan ile İslâm arasındaki engelleri kaldırmak.

Bu amaçla gerçekleştirilen savaşlar kesinlikle kıyım ve katliam görüntülerine sahne olmamıştır. Bu savaşların sonucunda tesis edilen adalet ve hakkaniyet anlayışı, İslâm coğrafyasında pek çok gayri müslim unsurun/toplumun günümüze kadar varlığını muhafaza edebilmiş olmasında kendisini göstermektedir.

Bugün adına “küresel sistem” denen ve Batılı devletlerin ekonomik, askerî, kültürel… üstünlüklerinin tescili anlamına gelen durum ile İslâm fütuhatı sonucunda oluşan manzarayı birbiriyle karşılaştırmak dahi mümkün değildir.

Sadece şu hususu hatırlamak yeterli olacaktır: Müslümanlar fethettikleri memleketlerde yaşayanlara kesinlikle “bize benzeyeceksiniz” gibi bir dayatmada bulunmamış, tam aksine her toplumun kendi dinî ve kültürel değerlerini, hatta kılık-kıyafetini muhafaza ederek yaşamasını esas kabul etmiştir.

Bugünün “küresel” sistemi ise insanları ve toplumları tek tip yapma esası üzerine kuruludur. Batılı ülkelerde azınlık statüsünde yaşayan dindaş ve soydaşlarımızın nasıl bir “asimilasyon” dayatması ile karşı karşıya olduğu herkesin malumudur. Günümüzde bu yöndeki baskıların giderek gözle görülür bir seviyeye çıktığı da kimsenin gizlisi değildir.

Öte yandan sadece giyim-kuşamda değil, tüketim alışkanlıklarında, değer yargılarında, inançlarında ve hatta davranış kalıplarında tektipleştirilmiş nesiller, dünyanın doğusundan batısına bütün toplumların ortak gerçeği haline gelmiş bulunmaktadır.

Sonuç

Cihad konusunda günümüzde iki eğilim dikkat çekmektedir:

Bunlardan birincisini, “müslümanların cihaddan başka kurtuluş çaresi yoktur” tesbitinden hareket ederek fiilî cihadı öne çıkaranlar oluşturmaktadır. Bunlar müslüman birey ve toplumun inşasını, maddi ve manevi eğitimini, dille, kalemle ve diğer yollarla cihad merhalelerini atlayarak fiilî savaş halinde ısrar etmektedirler.

İkinci kesim ise “cihadın devri kapanmıştır, devir bir arada yaşama devridir” tesbitini öne çıkararak, müslümanlarla gayrimüslimlerin kaynaşmasını istemektedirler.

Bu davranış şekillerinden biri ifrat ise öbürü tefrittir. Doğru olan, hikmete ve maslahata riayet ederek, hiçbir aşamasını önemsiz görmeyerek cihadı bütün çeşitleri ve safhalarıyla dikkate almaktır.

Hangi safha ve hangi metot sonuç getirici ise onu kullanarak evrensel sorumluluklarımızı yerine getirmek durumundayız. Ne kendi aramızda cihadın bir versiyonu olan emr-i ma’ruf, nehy-i münkeri, ne kalem ve kelam ile cihadı, ne de İslâm coğrafyasının herhangi bir bölgesi işgale uğradığında direnişi ve fiilî cihadı terk edebiliriz.
Akıl, tecrübe ve hikmet bunların her birinin ayrı bir yeri ve sırası bulunduğunu söyler ve bize düşen de buna titizlikle riayet etmektir.

 

Ekler:

 

Sözle ve Kalemle Mücadele

Sâdât-ı Kiram’ın büyüklerinden İmam Rabbâni k.s. İslâm’ın ve müslümanların zayıf düşmesinden dolayı duyduğu üzüntü ile yazdığı mektupta, müslümanların güçlenmesi arzusunu dile getirir. Önce İslâm’ı yaşayarak ve anlatarak yüceltmeyi teşvik eder ve şu tavsiyede bulunur:

“Bugün elinizden gelen şey, İslâm’ın güzelliklerini sözle ve kalemle anlatarak düşmanlara karşı mücahede etmektir. Bunu yapmak için de şimdiye dek yaptıklarınızdan fazlasını istemeniz ve yapmanız gerekir. Sözlü mücahedenin, düşmana karşı savaşla mücahededen daha üstün olduğuna inanmanız gerekir.

Bizim gibi aciz ve eli ayağı tutmayan kimseler şimdi bu nimetten mahrum.” (Mektubât)

 

Ekonomik ve Kültürel Cihad

Türkiye Diyanet Vakfı tarafından   1988 yılından beri cilt cilt çıkarılmakta olan İslâm Ansiklopedisi’nde cihad maddesi genişçe açıklanmıştır. Ayrıca konuyla ilgili ‘Günümüzde Cihad’ diye ayrı bir başlık açılmıştır. Bu bölümün bir kısmını aşağıya alıyoruz:

“İ’lâ-yı kelimetullah için yapılan cihada katkıda bulunmanın diğer bir şartı da dinin ortaya koyduğu inanaç esaslarına iman etmek, İslâmiyet’in bütün dünyaya huzur ve mutluluk getirecek, bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak yegane ve en mükemmel din olduğuna samimiyetle inanmaktır.

Günümüzde şartları içinde takip edilmesi gereken cihad yöntemlerini ekonomi, kültür ve son olarak savaşla ilgili olmak üzere üç noktada toplamak mümkündür.

Ekonomi Savaşı: Kur’an-ı Kerim-’de dış görünüşü itibariyle inançlı ve samimi görünen fakat içinde müslümanlara karşı şiddetli husumet duyguları besleyen bir tipten söz edilirken, bu tip insanların yetki ve imkanlara sahip olduklarında yeryüzünde ekini ve nesli bozmak için çaba gösterecekleri ifade edilmektedir (Bakara, 204-205).

Bazı müfessirler bu ayetleri, nüzul sebeblerini oluşturan Asr-ı Saadet’te cereyan etmiş olaylarla sınırlamak istemişlerse de, müfessirlerin çoğunluğuna göre ayetlerin mana ve muhtevası mutlak olup, her dönem ve mekanın hak-bâtıl mücadelesini kapsamaktadır. (Râzi, V, 214-218)

Ekonomik savaş konusunda İslâmiyet bir taraftan faiz, ihtikâr, rüşvet ve hırsızlık gibi haksız yollarla kazanç elde etmeyi yasaklamak, israfa karşı tedbirler getirip kanaatkârlığı teşvik etmek suretiyle müslüman toplumu meşru bir ekonomik düzen içinde güçlendirmeyi amaçlamış, diğer taraftan askerî güç yanında ekonomik güce sahip olmanın da önemini çeşitli vesilelerle vurgulamıştır.

Yine Allah Rasulü s.a.v.’in “Veren el alan elden hayırlıdır.” (Buharî) mealindeki sözü de ekonomik gücün önemini vurgulayan hakîmâne bir ifadedir.

Kültür Savaşı: İslâm dinindeki bütün emir ve tavsiyeler, yeryüzünün halifesi kabul edilen insanın korunması, geliştirilmesi ve yüceltilmesini hedef almıştır. Bu sebeple İslâmiyet’in bâtıla karşı hakkı ayakta tutma ve güçlendirme savaşında insan neslinin korunması ve sağlıklı geliştirilmesine çok önem verdiği görülür.

Kur’an-ı Kerim’de bozguncu güçlerin nesli tahrip etmeye yönelik faaliyetlerine dikkat çekilmiş (Bakara, 205; Muhammed, 22) gençlerin bu tahriplerden korunmasına yönelik emir ve tavsiyeler, çocuğun ana rahminde teşekkülünden itibaren insanın ölümüne kadar uzanan bütün safhaları kapsamıştır. Kur’an’da fiilî savaş için kullanılan nefr (hücum etmek) kelimesi, din ilimlerinde uzmanlaşmak ve ülke insanının kültürel gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla sürdürülecek ilmî çalışmalar için de kullanılmış ve her eli kılıç tutanın cephe savaşına çıkmayıp bazılarının kendilerini kültür savaşına vakfetmelerinin gereği üzerinde önemle durulmuştur. (Tevbe, 122)

Çağımızın kitleler arası etkileşim ve mücadele metotları içinde kültürün ilk sırada yer aldığı muhakkaktır. Bundan dolayı günümüzde cihadın, geçmişte olduğundan daha fazla cephe savaşından ekonomi ve kültür mücadelesi alanlarına kaydırılması zarureti doğmuştur. (TDV İslam Ansiklopedisi, cilt 7)

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

4 – Bin bir Damla - Yusuf Yavuz

 

Ebu’l-Hasan Harakanî k.s.

Büyük velilerden Ebu’l-Hasan Harakanî hazretleri (ö.425/1033), İran’da Elburz Dağları’nın güneyindeki tarihî Bistam şehrinin kuzeyinde bulunan Harakan köyündendir. Sık sık Harakan’dan Bistam’a giderek (on iki yıl kadar) Bayezid-i Bistamî hazretlerinin (ö.234/848) türbesini ziyaret eden Harakanî, onun ruhaniyetiyle ve manevi terbiyesiyle yetişmiş, zahirde mürşidini görmeden “üveysîlik” yoluyla onun seçkin bir müridi olmuştur. Bazı menkıbelere göre Bayezid-i Bistamî, Harakan’dan büyük bir veli çıkacağını iki asır öncesinden haber vermiştir. Ümmî (okuma yazması olmayan) olarak müritliğe başlayan Harakanî, Bistamî’nin himmet ve işaretiyle kısa zamanda Kur’an okumaya ve hatimlere başlamıştır.

İbn Sina ve Gazneli Mahmut gibi önde gelen şahıslar tarafından da ziyaret edildiği bilinen Ebu’l-Hasan Harakanî’nin vaaz ve menkıbeleri “Haru’l-Ulûm” isimli bir eserde toplanmış ve bu eserin tercümesi de yayımlanmıştır (Ankara 1997).

Harakanî hazretlerinin kabrinin yeri hakkında ihtilaf olduğu görülmektedir. Meşhur coğrafyacı Zekeriyya Kazvinî (ö.682/1283), onun kabrinin Harakan’da olduğunu söylerken, büyük Arap seyyahı İbn Batuta (ö.770/1368) seyahatnamesi “Rıhle”de bu kabrin Bistam şehrinde olduğunu belirtir. Büyük Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin (ö.1095/1684) “Seyahatname”de anlattığı ilginç ve inandırıcı bir vaka ise Harakanî’nin mezarının Kars’ta bulunduğu ihtimalini güçlendirir. Evliya Çelebi şöyle bilgi verir:

Lala Mustafa Paşa Kars Kalesini tamir ederken (1579) askerlerden salih ve hafız birisi, Mustafa Paşa’ya gördüğü sadık bir rüyayı şöyle anlatır: “Rüyamda güçsüz bir ihtiyar görünüp, ‘Bana Ebu’l-Hasan Harakanî derler, benim makamım bu yerdedir; alamet ve nişanımı istersen ayağımın ucunda derin bir kuyu var, onu kazıp şaşırtıcı şeyi göresin’ dedi.”


Rüya sahibi bunu Lala Mustafa’ya bildirince, yüzden fazla işçi kuyunun bulunduğu yeri kazmışlar. Kuyu içinde dört köşe bir somaki (renkli damarlı) mermer çıkmış. Bu mermeri tekbirlerle açınca: “Menem şehid-i said Harakanî” (kutlu şehit Harakanî benim) diye başucunda hüsnü hatla yazılı bir mermer bulmuşlar. Mübarek vücudu henüz taptaze olduğu gibi, pazısındaki yaralı yerine sarılmış sargı ve sırtındaki hırkası çürümemiş, sağ tarafındaki yarasından da kan akıyormuş. Müslüman gazilerin cümlesi bu hali görüp tekbirlerle kabr-i şerifini önceki gibi kapatmışlar. Kale içinde ilk defa Lala Mustafa Paşa hayratı olarak, Harakanî hazretleri adına bir tekke ve bir cami inşa edilmiştir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi (İstanbul 2006), 2/167-168; Diyanet İslâm Ansiklopedisi 16/93-94.

Odun Taşıyan Arslan

Rivayet edilir ki, sefere çıkan bir topluluk Ebu’l-Hasan Harakanî hazretlerine gelerek yolda karşılaşacakları tehlikelerden korunmak için kendilerine bir dua öğretmesini istemişlerdi. Ebu’l-Hasan onlara:

– Yolda bir bela ile karşılaşırsanız beni hatırlayıp yardım isteyin, demiş.

Fakat bu söz yolcuların hoşuna gitmemişti. Böyle yardım mı istenirmiş, diye düşündüler. Yola düşüp giderken soyguncular yollarını kesip saldırdılar. Birisi Harakanî hazretlerinin adını anarak himmet ve yardım istedi. O şahıs eşkiyanın gözünden kaçıp kurtulduğu halde diğerleri soyulmuştu. Olup bitenlere şaşıran yolcular şeyhin yanına döndükleri zaman kendi dualarının etkisi görülmezken, onun adıyla himmet isteyenin nasıl korunduğunu sordular. Harakanî hazretleri dedi ki:

– Siz Allah’tan samimi olarak değil, adet yerine gelsin diye yardım istemişsiniz. Ebu’l-Hasan ise Allah’tan gerçekten yardım istedi. Siz Ebu’l-Hasan’ı hatırlarsanız o da sizin için Allah’a dua eder ve işiniz görülür. Adet yerine gelsin diye Allah’ı anarsanız beklenen fayda olmaz.

Bir gece Ebu’l-Hasan Harakanî hazretleri “Bu gece falan yerde çatışma var, şu kadarını da yaraladılar.” demiş. Bir süre sonra haberin aynen doğru olduğu anlaşılmıştı. Gariptir ki aynı gece şeyh hazretlerinin oğlunu öldürüp başını kapının önüne atmışlar, bundan onun haberi olmamıştı. Şeyhin münkiri olan karısı:

– Şu adama ne demeli! O kadar uzakta olanları haber veriyor da kapısının önünde oğlunun öldürüldüğünden haberi olmuyor, deyince Harakanî hazretleri dedi ki:

– Evet öyledir. Fakat biz uzakta olanları gördüğümüz zaman aradaki perde kaldırılmıştı. Oğlumuzun ölümünde ise araya perde çekilmişti.

Ebu’l-Hasan Harakanî’nin şöhretini duyan İbn Sina (ö.428/1037), onu ziyaret için Harakan’a gider Evini bulunca, karşısına çıkan karısına şeyhin ziyaretine geldiğini söyler. Kadın ise şeyhi inkar eden hırçın ve kıymet bilmez biridir. Der ki:

– O adam sahtekârın tekidir. Sen boşuna yorulmuşsun, onu görmene gerek yok!

Şeyhin oduna gittiğini öğrenen İbn Sina ormanın yolunu tutar. Bir de ne görsün, şeyh hazretleri odunları bir arslana yüklemiş geliyor. Gördüğüne şaşıran ziyaretçisinin eve uğrayıp geldiğini anlayan Harakanî hazretleri der ki:

– Biz o evdekinin sabır yükünü çekmeseydik, arslan da bizim yükümüzü çekmezdi.

Feridüddin Attar (terc. Süleyman Uludağ), Tezkiretü’l-Evliya (İst. 1985), s.696-704; Mevlâna (hazırlayan Amil Çelebioğlu), Mesnevî-i Şerif (İst. 2000), 6/395-415.

Edep Öğrenen Padişah

Gazneli Sultan Mahmut (ö.421/1030) Ebu’l-Hasan Harakanî hazretlerini ziyarete gelmişti. Sohbet sırasında Sultan Mahmut, Bayezid-i Bistamî hakkında bir menkıbenin anlatılmasını isteyince Harakanî hazretleri şöyle dedi:

– Bayezid demiştir ki: Her kim beni görürse -umulur ki- bedbahtlığa düşmekten kurtulur.

Sultan buna itiraz ederek:

– Nasıl olur, onun rütbesi peygamberlerden daha mı üstün? Ebu Cehil, Ebu Leheb ve daha nice münkirler Rasulullah Aleyhisselam’ı gördükleri halde cehennemlik oldular, deyince şeyh hazretleri onu şöyle ikaz etti:

– Edebe dikkat et! (Hemen itiraz etme). Zira Rasul-i Ekrem’i ashabından başkaları hakikat gözüyle görmemiştir (herhangi bir insan diye baktılar). Bunun delili de şu ayet-i kerime’dir: “Onları, sana bakar görürsün, halbuki onlar (seni olduğun gibi) görmezler.” (Araf, 198)

Bu açıklama Gazneli Mahmut’un hoşuna gitti ve öğüt istedi. Harakanî hazretleri şöyle dedi:

– Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazı cemaatle kıl, cömert ol, Allah’ın yarattıklarına şefkat göster.
Sultan Mahmut kendisi için özel dua edilmesini istedi. Şeyh de kendisine:

– Ey Mahmut, akıbetin mahmud (övgüye layık) olsun, dedi.

Sonra Sultan Mahmut şeyhin önüne bir kese altın koydu. Şeyh de onun önüne arpa unundan yapılmış bir ekmek koyuverdi. “Buyur” deyince sultan ekmeği ağzında gevelemeye başladı. Fakat ne olduysa boğazından geçmiyordu. Harakanî hazretleri, “Galiba ekmek boğazına durmuş.” dedikten sonra ekledi:

– İster misin ki bu altın kese de bizim boğazımıza dursun? Kaldırıverin şunu, dedi.

Sultan Mahmut alması için ısrar ettiyse de kabul ettiremedi. Sonunda kendisine bir hatıra verilmesini istedi. Şeyh hazretleri de yadigâr olarak gömleğini ona ikram etti. Sultan Mahmut oradan ayrılırken Şeyh Harakanî ayağa kalktı. (Halbuki ilk gelişinde kalkmamıştı). Sultan dedi ki:

– İlk geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. Buna sebep ne?

– Önce padişahlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin. Şimdi ise tevazu ve dervişlik haliyle gidiyorsun. İlkin hükümdar olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum.

Sultan Mahmut gazaya çıkmak için oradan ayrıldı. Girdiği savaşta önce endişeye kapıldı. Sonra hatıra gömleği eline alıp zafer için dua etti ve savaştan muzaffer çıktı.

Tezkiretü’l-Evliya, s.702-703; es-Samanî, el-Ensâb (Beyrut 1988), 2/347.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

5 - Mektubat-ı İmam-ı Rabbani’den Tasavvuf Klasikleri - Ali Kaya

 

Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Beyt Sevgisi

Ehl-i beyt sevgisi Ehl-i Sünnet’in asıl sermayesidir. Ehl-i Sünnet mensuplarını Hz. Ali’yi sevmemekle suçlayan ve Hz. Ali’yi sevenlerin sadece Rafizîler olduğunu iddia edenler ne kadar cahil, ne kadar bağnaz kimselerdir! Hz. Ali’ye sadece sevgi beslemek Rafizîlik değildir; Rafizîlik Hz. Ali dışındaki üç halifeye karşı tavır almaktır. Sahabeye tavır almak da dinen yerilmiştir.

İmam Şâfiî rh.a. söyle der:

“Muhammed s.a.v.’in ailesini sevmek eğer Rafizîlikse, insanlar ve cinler şahit olsun, ben Rafizîyim.”

Yani Peygamberimiz’in Ehl-i Beyt’ini sevmek Rafizîlik değildir. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz’in Ehl-i Beyt’ini sevenler Ehl-i Sünnet’tendir. Onlar gerçek anlamda Ehl-i Beyt taraftarlarıdır.

Kısacası Ehl-i beyt’i sevmemek Haricîlik, sahabeye cephe almak da Rafizîlik’tir. Buna karşılık bütün sahabeye karşı hürmet duymakla beraber Ehl-i Beyt’i sevmek de Sünnîlik’tir.

Sonuç olarak Sünnîliğin temeli sahabe sevgisi üzerine kuruludur. Aklını kullanabilen insaf sahibi bir kimse Sahabe-i Kiramı sevmek yerine onlara nefret duymayı tercih etmez. Aksine, Peygamberimiz’e olan sevgisi nedeniyle onların hepsini sever.

Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ashabımı seven beni sevdiği için sever. Onlardan nefret eden de, benden nefret ettiği için nefret eder.” (Tirmizî, nr. 3862; Ahmed, el-Müsned, 4/87; 5/54, 57).

Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Beyt’i sevmediği nasıl düşünülebilir? Oysa Ehl-i Sünnet’e göre onlara muhabbet imanın bir parçası kabul edilmiştir. Son nefeste iman selameti, Ehl-i Sünnet’e göre bu sevginin ne kadar köklü olduğuna bağlıdır.

Ehl-i Beyt Sevgisinin Faydası

Bu fakirin değerli babası çoğu zamanlar Ehl-i Beyt sevgisini teşvik ederdi. O hem zahirî ilimlere hem de batınî ilimlere vakıf bir kimseydi. Kendileri Ehl-i Beyt sevgisinin son nefeste iman selameti açısından önemli rolünün olduğunu söyler ve buna çok önem verilmesi gerektiğini ifade ederdi.

Babamın ölüm hastalığında yanında bulunuyordum. Son nefeslerini vermeye başlayıp bu dünyayla alakasını keseceği zaman kendisine bu sözlerini hatırlattım ve bu sevgiyi açıklamasını istedim. O bu hal üzereyken, “Ben tepeden tırnağa Ehl-i Beyt sevgisine dalmış durumdayım, şimdi bu nimetin şükrünü eda ediyorum.” buyurdular.
Ehl-i Beyt sevgisi Ehl-i Sünnet’in en temel sermayesidir. Sünnîliğe karşı çıkanlar bu hususun farkında değildir. Onlar Ehl-i Sünnet’in dengeli sevgisinden habersizdirler. Bunlar kendilerine aşırılık tarafını seçtiklerinden, aşırılığın dışında sadece azlığın olduğunu zannediyorlar. Bilemiyorlar ki aşırılıkla azlık (ifratla tefrit) arasında bir de denge (itidal) yolu vardır; bu ise hakikatin ve doğruluğun merkezidir. İşte bu merkez nokta Ehl-i Sünnet’in nasibi olmuştur. Allah Ehl-i Sünnet’in bu tutum ve gayretini mükafatlandırsın.

Bu konuda aşırılıktan ve azlıktan Allah’a sığınırız. Rafızîler muhabbetteki aşırılığa varan tutumlarından dolayı, üç halife ve diğer sahabeye cephe almayı Hz. Ali’yi sevmenin şartı kabul etmişlerdir. İnsaf etmek gerekir. Bu nasıl muhabbet ki, gerçekleşmesi için Peygamber Efendimiz’in vekillerine cephe almak, sahabeye dil uzatmak gerekiyor!

Ehl-i Sünnet’in Sahabe-i Kirama Karşı Tutumu

Ehl-i Sünnet ile karşıtları arasında şu iki temel fark vardır: Birincisi, Ehl-i Sünnet dört halifenin de halifeliğinin hak olduğuna inanır. Çünkü sahih bir rivayette Peygamber Efendimiz s.a.v., Allah’ın kendisine gayptan bildirmesi suretiyle şöyle buyurmuştur:

“Benden sonra halifelik otuz senedir.” (Tirmizî, nr. 2226; Ebu Davud, nr. 4646; Nesâî, el-Kübrâ, nr. 8155).
Hadis-i şerifte belirtilen otuz yıllık bu süre Hz. Ali’nin halifeliğiyle son bulmuştur.

Bu hadis gereğince dört halifenin her birinin halifeliği hak olmak durumundadır. Ayrıca halifelik sırası da hakka uygun olmak durumundadır. Muhalifler üç halifenin halifeliğinin hak oluşunu inkâr etmekte ve onların halifeliğini sülalecilik ve zorbalığa yormaktadırlar. Onlar hakikatte Hz. Ali’den başkasını imam kabul etmezler.

İkinci temel fark da şudur: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, sahabe arasında yaşanan tartışmaları ve görüş ayrılıklarını iyi sebeplerle gerekçelendirir ve iyi niyetle yorumlar. Bu tartışmaların heva ve hevesten ileri geldiğini düşünmezler. Zira onlar Peygamber Efendimiz s.a.v.’le olan sohbetleri sayesinde nefsleri arınmış, kalplerindeki kin ve hile gibi kötü düşünceler temizlenmiştir.

Sonuç olarak sahabenin her birinin kendine göre bir görüş ve içtihadı olup, her müçtehit de kendi içtihadıyla amel etmek mecburiyetinde olduğundan, zorunlu olarak aralarında bir kısım tartışmalar yaşanmıştır. Kendi görüşlerine göre hareket etmesi onlar için doğruydu. Bu bakımdan onların bir şeye muhalefeti de uygun görmeleri de heva ve heves etkisiyle değil, hak ve hakikat çerçevesinde gerçekleşmekteydi.

Ahiret İçin Çalışmak

Hak Celle ve Alâ’yı arzu etmek, ahireti arzu etmektir. Allah Tealâ ile buluşmak ahirette vaat edilmiştir. Rızanın kemali de aynı şekilde ahirete bağlıdır. Dünya Cenab-ı Hakk’ın buğzettiği, ahiret ise razı olduğu yerdir. Öyleyse buğzedilene iltifat etmemek gerekir. Şu halde, razı olunana sırt çevirmek tam bir aptallıktır. Allah Teâlâ’nın çağırdığı ve razı olduğu şeyin tersini yapmaktır. Cenab-ı Hakk’ın şu buyruğu bu manayı ifade etmektedir: “Allah, selamet yurduna çağırıyor.” (Yunus 10/25).

Allah Tealâ ısrarla ve vurgulu bir şekilde ahireti teşvik etmektedir. Ashab-ı Kiram’ın hepsinin ahiret düşüncesine düşkün olduklarını ve onun azabından dolayı korkup titrediklerini biliyoruz.

Hz. Ömer r.a. bir kişinin evine uğradı. Biri şu ayeti okuyordu: “Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olacak bir şey yoktur” (Tûr 52/7-8).

Hz. Ömer r.a. bu ayetleri işitince bayılarak bineğinden düştü. Kaldırıp evine götürdüler. Bu halin acısından dolayı uzun bir süre hasta kaldı. O kadar ki, insanlar ziyaretine bile gelmişti.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

6- Dün, Bugün, Yarın - Sadık Ilgaz

 

Fevkalâde Elçi’ye Fevkalâde İlgi

ABD’nin yeni başkanı Barack H. Obama, geçtiğimiz ay resmi temaslarda bulunmak üzere ülkemize geldi. Obama’nın ülkemize gelişi, başkanlığa seçilmesinin ardından denizaşırı bir ülkeye özel gerçekleştirdiği ilk ziyaretti. Ülkemizde büyük bir ilgiyle karşılanan bu ziyaret, önemi nedeniyle gündemin bir numaralı maddesi oldu. Bütün gazete ve televizyonlarımız bu olaya geniş yer ayırdı ve bu ziyaretin neden gerçekleştiğini, Obama yönetimindeki ABD dış politikasının ve ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni dönemde nasıl bir seyir izleyeceğini az çok öğrenmiş olduk.  

Bu ziyaretin siyasi ve diplomatik boyutu kadar konuşulan başka noktaları da vardı. Örneğin Obama’nın gezi boyunca sergilediği tavırlar özenle mercek altına alınıp, ülkemizde adeta bir ‘Obama rüzgârı’ estirildi. Ne kadar zarif ve asil olduğundan tutun da, mütevaziliğiyle birlikte kendine güvenen ve mağrur tavrından ödün vermemesine kadar birçok övgü işittik.

Obama’ya gösterilen ilgiyi abartılı bulsak da, aslında toplum olarak böylesi durumlara pek de yabancı sayılmayız. Her ne kadar Cumhuriyet döneminde pek rastlanmasa da, böyle bir ilginin bizim yöneticilerimize gösterilenlerine tarihte rastlıyoruz. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tek taraflı diplomasiyi terk ettiğimiz 18. yüzyılın başından itibaren, yurtdışına elçi olarak gönderdiğimiz devlet adamlarımıza gittikleri ülkelerde gösterilen ilgi, Obama’nın gördüğü ilgiyi gölgelemeye yetecek kadar büyük olmuştur. Örneğin “Fevkalâde Elçi” payesiyle 1721 yılında Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi isimli devlet adamımız ve yanındaki heyet, burada belki bir benzerine dünya döndükçe rastlanmayacak kadar büyük bir ilgiyle karşılaşmışlardır. Bu ilgiden yer yer öylesine sıkılmışlar, karşılaştıkları manzaralar karşısında öylesine şaşırmışlardır ki, bir an önce Osmanlı topraklarına dönebilmek için büyük istek duymuşlardır.

Osmanlı Devleti, 1718 yılında imzaladığı Pasarofça Antlaşması ile Batı dünyasının kendine karşı üstünlüğünü ilk kez kabul etmekle birlikte, Batılı tarzda ıslahatların yapıldığı Lale Devri’ne de girmişti. Yapılmak istenen ıslahatlar ve devletin takip ettiği yeni dış siyaset icabı Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi fen ve sanatını yerinde görmek, Fransa üzerinde daha fazla bilgi edinebilmek ve iki devlet arasındaki dostluk ilişkilerini geliştirmek amacıyla Fransa’ya ‘Fevkalâde Elçi’ sıfatıyla gönderilecekti.

Bu gelişme, siyasi ve dinî sebeplerle yabancı devletlere elçi göndermeyen Osmanlı Devleti için bir ilkti. Karar kendisine tebliğ edilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ve 80 kişilik maiyeti hemen hazırlıklara başladı. İstanbul’daki Fransız Elçisi’nin tedarik edip hazırlattığı bir tüccar gemisi ile 7 Ekim 1720’de Fransa’ya doğru yola koyuldu. Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, 11 ay süren bu geziden dönüşünde, Padişah Sultan 3. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya bir “sefaretname” (diplomat günlüğü) sundu. Bu sefaretname, Prof. Dr. Beynun Akyavaş tarafından sadeleştirilerek dilimize kazandırıldı. “Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Fransa Sefâretnâmesi” ismini taşıyan bu kitapta yer alan birbirinden ilginç gezi notları ve 18. yüzyıl Fransa’sına dair bilgilerden birkaçını birlikte okuyalım.

“… Halkın bizi görme arzusu o dereceydi ki dörder beşer saatlik yerlerden gelip nehrin kıyısından bizi seyrederlerdi ve birbirlerinin önüne geçebilmek için itişip kakışırken suya düşerlerdi. Hatta Beziers namındaki şehre geldiğimizde kıyıdaki halk öyle kalabalıklaşmış ki, askerler men ederken geri gidecek yer bulamamışlar. Bir asker birini süngüsüyle dürtmüş, herif ölünce kardeşi feryad ederek hamle ettiğinden asker onu da vurup yaralamış, o gece o da ölmüş.”

“… Erkekler ve kadınlar kimi seyir için akın akın gelip meclisimizi doldururlardı. Bilhassa nasıl yemek yediğimizi ziyade görmek isterlerdi. Filan kimsenin kızı ve filan kimsenin karısı yemek yediğinize bakmaya izninizi rica ederler diye haberler gelir, kimini defedemeyip nâçar ruhsat verirdik. Perhizleri vaktine tesadüf ettiği için kendileri yemez, sofranın etrafını çevirip seyrederlerdi. Alışık olmadığımız bir hal olduğundan bize ziyade sıkıntı verirdi. Hatır için sabrederdik. Onlar ise yemek seyrine alışmışlar. Faraza Kralın nasıl yemek yediğini seyre talip olanlara izin vermek adetleriymiş. Daha da garibi şu ki: Kral yatağından nasıl kalkar ve nasıl giyinir seyretmeye giderlermiş. Bundan dolayı bize de bu türlü teklifler yaparak canımızı sıktılardı.”

“… Teravih kıldığımızı ertesi günü haber almışlar. Yine iftara yarım saat kala bir iki bin avrat-kızlar çıkageldiler. Her biri şekerleme ve çörekler getirdiler. İftar ve taam eyledik. Bunlar gitmezler, saat üçe varıncaya kadar otururlar. Meğer bunlar namazı beklerler imiş. Çare yok, abdest alıp namazı kıldık. Tekrar izin istediler. Her gece gelip iftar ve taam ile namazımızı temaşa etmek için yalvarır oldular, izin verdik. Cemaatle oturup gece teravihi tamam eda edip ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizi seyretti ve hayran oldular.”

“... Paris halkı ömürlerinde Müslüman gördükleri olmayıp ve Osmanlı giyim kuşamını dahi görmediklerinden bizlere hayran hayran bakarlardı. Paris şehrinin sokakları gayet geniştir. Yan yana beş altı arabanın gitmesi mümkün iken bazı yerlerde kalabalık yüzünden üç atlı güçlükle geçebiliyorduk. Yanımıza altı adet çuhadar almış idik, etrafımızda gidemeyip önümüzden giderlerdi. Sokaklarda iki tarafta piyade ve süvari askeri yer yer dizilmişti, halk da onar on beşer kat kat toplanmıştı. Sanki şehirde olan halk alay seyrine gelmişti.

Şehrin haneleri dörder beşer kat olup pencereleri sokağa nâzırdır. Her pencereye kadın, erkek, çoluk çocuk tıklım tıkış doluşmuştu. Osmanlı gördükleri olmadığından acep ne asıl âdemlerdir deyu görmeye talip olmuşlar idi. Kral, amcası ve devlet nâibi Orleans Dükü ve bilcümle devlet ileri gelenleri ve şehir kibarı birer haneye gelip seyre durmuşlardı. Bizler ise deniz yolundan geldiğimizden, gerektiği gibi alay göstermeye hazır olmadığımız halde Allah’ın yardımıyla ‘Paris şehrinde böyle ihtişamlı alay olmamıştır.’ diye itiraf eylediler.”

Beynun Akyavaş, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefâretnâmesi, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, s. 9-30.

Google’dan Vefa Örneği

Geçtiğimiz ay 15 Nisan günü, büyük Türk mimarı Mimar Sinan’ın doğumunun 519. yıldönümüydü. Bu önemli gün sebebiyle Google isimli internet arama motoru, hazırladığı özel bir logo ile Mimar Sinan’ın doğum yıldönümünü kutladı. Başta Selimiye ve Süleymaniye Camileri olmak üzere 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve dar’ül kurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamamı inşa eden ve eserleri halen hayranlık uyandıran büyük mimarın ABD menşeli bir firma tarafından hatırlanmasından mutluluk duyduk.

Gönül isterdi ki, bu önemli gün dolayısıyla bu büyük değerimizi bizler de hatırlayalım. Mimarinin her alanında bin bir türlü zevksizliğin sergilendiği bu ülkede Sinan’ı ve birbirinden kıymetli eserlerini çeşitli etkinlikler ve programlar yoluyla özellikle genç nesillerimize yeniden anlatalım, tanıtalım.

Fakat söz konusu internet sitesinin Sinan’ın eserlerini kullanarak hazırladığı özel logoyu görmesek, bu günün usta mimarın doğum günü olduğundan dahi haberimiz yoktu. Bu vesileyle ülke olarak büyük bir ayıbımızın farkına vardık ve büyük bir vefa örneğine şahit olduk. Mimar Sinan’ı rahmetle anıyoruz.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

7 - Dünya Hali - Halil Akgün

 

Medeniyetler İttifakı İçin Önce Medeniyet Lazım

Birleşmiş Milletler çatısı altında yapılan Medeniyetler İttifakı’nın ikinci resmi toplantısı İstanbul’da yapıldı. Obama ziyaretinin biraz gölgesinde kalan toplantı pek çok siyasi lideri, resmi görevliyi, sivil toplum temsilcisını, aydın ve yazarı bir araya getirdi. Türkiye ile İspanya’nın eş başkanlığını yaptığı İttifak, medeniyetler çatışması tezine karşı kültürler ve medeniyetler arasında ittifakı, uzlaşmayı ve işbirliğini savunuyor. En azından iddiası bu. Buna bir itirazımız yok. Zira her önüne gelenin çatışma, nefret ve husumet propagandası yapması sağlıklı bir durum değil.

Fakat sorun şu: Ortada ittifak yapacak ne kültür kaldı ne de medeniyet. Modern kapitalizm, küreselleşmenin de omuz vermesiyle bütün dünyayı tekdüzeleştiriyor. Herkes ileri sanayi toplumlarına ve hassaten Amerikaya benzemek için seferber olmuş durumda. Mesela Türkiye’nin genel akımların dışında kendine has bir kültür ve medeniyet politikası var mı? Yahut şöyle soralım: Biz medeniyet ittifakına hangi medeniyet adına ve hangi iddiayla katılıyoruz? Tüketim kültürü ve küresel lümpenleşme, bütün toplumların kültür ve medeniyet iddiasını fiilen anlamsız hale getiriyor.

Türkiye’de yeni ve sağlıklı bir kültür, kimlik ve medeniyet tartışması başlatmanın zamanı geldi. Türkiye 21.nci yüzyılda iddia sahibi bir toplum ve bölgesel bir lider olacaksa bunun yolu “ben kimim?” sorusuna doğru ve güçlü bir cevap vermekten geçiyor.

Öte yandan Medeniyetler İttifakı can yakıcı sorunların hasıraltı edilmesi anlamına da gelmemeli. Uzlaşma, barış, ittifak adına ekonomik adaletsizliği, zulmü, savaşı, ayrımcılığı, Batı-merkezciliğini görmezden geleceksek, bunun kimseye faydası olmayacaktır.

Savaş yerine barıştan bahsedelim. Düşmanlık yerine dostluk aşılayalım. Nefretin yerine sevgiyi ekelim. Ama somut ve gerçek sorunların üzerine de cesaretle gidelim. En büyük ordulara hangi ülkelerin sahip olduğunu, Batılı ülkelerin İslâm toplumlarını nasıl işgal ettiğini, mesela sadece Irak’ta bir milyondan fazla insanın öldüğünü konuşalım. Bunların bir daha yaşanmaması için projeler geliştirelim, ittifaklar kuralım. Aksi halde ortada ne medeniyet kalacak, ne de ittifak yapacak taraf.

Obama’nın Türkiye Ziyareti

Amerikan Başkanı Barack Hüseyin Obama, 6-7 Nisan tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etti. Obama’nın iki günlük ziyaret ve temasları an be an takip edildi. Meclis’te yaptıği konuşma hemen bütün televizyon kanalları tarafından canlı verildi. Ne dediği, ne yaptığı, kimlerle görüştüğü, hatta jest ve mimikleri yazıldı, çizildi, konuşuldu.

George Bush felaketinden sonra Obama gibi bir başkanın bütün dünyada ilgi ve heyecan uyandırmasını normal karşılamak lazım. Fakat liderlik, maddi güç kadar bir algı meselesidir. Amerikayı “süper güç” yapan sadece sahip olduğu ekonomik ve askerî güç değil, aynı zamanda onun herkes tarafından böyle algılanmasıdır. Japonya Amerika’dan sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisine sahip ama kimse bu ülkeye ABD’ye baktığı gibi bakmıyor.

Obama, Amerika’nın “süper güç” algısını besleyen bir lider profili çiziyor. Nitekim Türkiye ziyareti sırasında verdiği mesajlar, Bush yıllarından sonra bu algıyı tekrar güçlendirdi ve Amerikan karşıtı tutumlarda bir iyileşme oldu. Demek ki Türkiye halkı da körü körüne bir Amerikan düşmanı değilmiş.

Dünyadaki itibarını yeniden kazanmak için Amerika’nın Obama gibi bir başkana ihtiyacı vardı. Bizim payımıza düşen hisse şu: Türkiye’yi 21.nci yüzyılda lider ülke yapacak siyasi kültürü kim, nasıl inşa edecek?

Özal’ın Mirası

Rahmetli Turgut Özal aramızdan ayrılalı 16 yıl oldu. 1980’li yıllara damgasını vuran Özal, iniş çıkışlı demokrasi tarihimizin en cesur aktörlerinden biri olarak kabul ediliyor. Özal’ın Türkiye’yi dünyaya açma ve sistemi şeffaflaştırma gayreti, önceki yıllarla kıyaslandığında devrim niteliğinde adımlardı. Ve bu açılımlar sayesinde Türkiye bölgedeki ve dünyadaki konumunu gözden geçirme ve kendine daha özgüvenli bir rol biçme imkanına kavuştu. Özal, aynı zamanda sivil-asker ilişkilerinin de yeniden tanımlandığı bir döneme imza atmıştı.

Fakat Özal yılları siyasi ve kültürel yozlaşmanın da yaygınlaştığı bir dönemdi. “Ortadirek” tahlillerinden “benim memurum işini bilir” lafına kadar pek çok sembol söz, bu dönemin ruhunu yansıtan hadiseler olarak hatırlanıyor. Özal’ın Birinci Körfez Savaşında Amerikanın yanında yer alarak savaşı desteklemesi de buruk bir şekilde hafızalarda duruyor.

Fakat hatasıyla sevabıyla Özal yılları, Türk demokrasi tarihinin en heyecanlı ve dinamik yıllarıydı. Bu yüzden cenazesine milyonlar koşmuştu. Bu yüzden halk onu “sivil, dindar ve reformcu” kimliğiyla bağrına basmıştı. Merhum Özal 16 yıl sonra hâlâ zirve bir siyasi kimlik olarak önümüzde duruyor.

NATO Genel Sekreteri

Danimarka eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, NATO Genel Sekreteri seçildi. Türkiye Rasmussen’in adaylığına önce itiraz etti sonra Obama araya girdi ve Türkiye ikna edildi. Türkiye’nin itirazı iki nedene dayanıyordu: Rasmussen’in Danimarka’daki karikatür krizi (bizce rezaleti) sırasında sergilediği tavır, diğeri de Danimarka’dan Türkiye aleyhtarı yayın yapan bir TV kanalı.

Birinci konu bütün İslâm alemini ilgilendirirken, ikinci konu Türkiye’nin çok hassas bir meselesine taalluk ediyor. Bir takım güvencelerin alındığı ve Türkiye’nin bu şartlarda Rasmussen’in adaylığına onay verdiği ifade ediliyor. Fakat biz ikna olmuş değiliz. Zira Rasmussen’in “Müslümanların hassasiyetlerini anlıyorum...” sözlerine rağmen Hz. Peygamber Efendimize hakaret eden karikatürler, Rasmussen NATO Genel Sekreteri seçildikten birkaç gün sonra kitaplaştırılarak yayımlandı.

Avrupa ülkelerinin Rasmussen gibi sorunlu ve tartışmalı bir figürü NATO Genel Sekreterliğine aday göstermesi, Avrupa’nın siyasi ufkunun ne kadar daraldığını gösteriyor. Fakat asıl acı olan şu: Rasmussen’in adaylığına İslâm dünyasından tek bir ses yükselmedi. Oysa Karikatür krizi sırasında takındığı mütekebbir ve sorumsuz tavrı yüzünden herkesin tepkisini çeken Rasmussen’in bütün İslâm ülkelerinin vetosuyla reddedilmesi gerekirdi. Maalesef İslâm ülkeleri arasında bu düzeyde dahi bir birlik yok.

Ankara’nın ve Türkiye’nin Gündemi

Nisan ayının ortasında açıklanan işsizlik oranları, Türkiye’nin gerçek gündemini ortaya koydu: İşsizlik. Ankaradakiler devlet, bürokrasi, makam, oy, seçim, mevzuat, vs. kavgası yaparken, vatandaşın gerçek gündeminde giderek artan işsizlik ve yoksulluk var.

Küresel ekonomik kriz, bütün ülkeler gibi Türkiye’yi de vurdu ve bu en somut şekilde işsizlik olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin üretim alanındaki yapısal sorunları, Türk ekonomisini bu tür darbelere karşı korumasız hale getiriyor. Kalifiye eleman eksikliği, üretimdeki düşüklük, sektörler arasındaki uyumsuzluk, üniversite-sanayi ilişkilerindeki çarpıklık, kolay ve spekülatif yollardan para kazanma arzusu ve daha bunun gibi pek çok yapısal sorun, ekonomik büyüme ile gelişme arasındaki mesafeyi açıyor.

Ekonomik göstergelerin büyümesi, illâ da bir ekonominin gelişmesi anlamına gelmiyor. Temel altyapı yatırımlarını yapmamış, kalifiye eleman sorununu çözmemiş bir ekonominin rakamsal olarak büyümesi, tek başına o ekonominin güçlü olduğu anlamına gelmiyor. Türk ekonomisi son 24 çeyrekte sürekli büyüdü ama bunun dışardan gelen ekonomik krizi göğüslemek için yeterli olmadığı açıkça ortaya çıktı.

Finans krizi, Türk ekonomisinin kırılgan yapısını anlamamız için iyi bir fırsat olmalı. Hükümetin ve ekonomi aktörlerinin bir an önce sürece müdahale etmesi gerekiyor.






Kısa Kısa

Türk demokrasisinin en büyük paradokslarından biri her zaman sivil-asker ilişkilerinde yaşanır. Bu yıl da öyle oldu ve Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı konuşma hararetli bir tartışma başlattı. Türkiyenin en tepedeki askeri, selefleriyle kıyaslandığında son derece açık ve özgürlükçü bir konuşma yaptı. Bu, ordunun zihin dünyasının dönüştüğünü gösteriyor. Fakat demokratik bir ülkede bir Genelkurmay Başkanı’nın devlet başkanı yahut siyasi lider edasıyla ülkenin temel sorunları üzerinde görüş beyan etmesi pek normal bir durum değil. Demokrasimizin olgunlaşması adına bu noktayı da not etmemiz gerekiyor.

***

Türkiye, 29 Mart seçimlerine birkaç gün kala BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu elim bir kazada kaybetti. Türk siyasi tarihinin önemli isimlerinden Yazıcıoğlu, geride kendisini rahmetle anan milyonlar bıraktı. Seçimlerde parlak başarılar elde edemeyen BBP ve lideri Yazıcıoğlu, Türkiye’de her zaman aldığı oydan daha fazla bir özgül ağırlığa sahip oldu. Dürüst, namuslu, mücadeleci, samimi ve vatansever bir siyasi lider olarak bilinen Yazıcıoğlu, siyasi tarihimizde önemli bir iz bırakarak aramızdan ayrıldı. Kendisine Mevlâ’dan rahmet, sevenlerine sabr-ı cemil diliyoruz.

***

Küresel ekonomik kriz, geçtiğimiz ay yapılan G-20 zirvesinde masaya yatırıldı. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip 20 ülke lideri krizi konuştu. Evet, şu ana kadar olan bu: Krizi konuşmak... Şimdiye kadar G-20 zirvesinin somut bir yansımasını görmedik. Zaten bu işin kısa vadede çözülmesini beklemek safdillik olur. Kimse adını koymak istemiyor ama sorun özünde ekonomik değil, ahlâkî bir sorun. Bütün bir dünya olarak yaşam tarzımızı ve tüketim alışkınlıklarımızı değiştirmediğimiz müddetçe bu tür krizlerden kurtulmamız mümkün değil. Fakat asıl sorun, “ahlâk” kelimesinin modern siyaset lügatinde yer almaması.

***

Obama’nın İstanbul’da Sultan Ahmet Camii’ni ziyaret etmesi, Amerikadaki muhafazakâr hıristıyanları rahatsız etmiş. Bazı gruplar “Obama Başkan olduktan sonra Kiliseye hiç gitmedi ama camiye gitti!” diye açıklama yaptılar ve Amerikan başkanını protesto ettiler. Birileri bunu “Obama’nın gizli müslüman olduğuna” dair yeni bir delil olarak yorumladılar. Ne diyelim, fanatizmin sınırı yok. Çoğulculuğuyla övünen Amerika’daki bazı grupların bir cami ziyaretini hazmedememesi, medeni bir tavır olmasa gerektir.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

8 – Tencere - Serhat Albamya

 

Semerkand Adamı Böyle Karşılar

Buradan bir abimizle sohbet ederken söz Semerkand’da işe başladığımız zamana geldi. Onun ilk iş günü biraz maceralı olmuş, şöyle anlatıyor:

Ankara’dan kardeşimle birlikte İstanbul’a geldik. Uzun süren yolculuğun ardından birkaç otobüs değiştirip Samandıra’ya geldik. Telefonda konuştuğum abi:

– Belediye binasının önünde bekleyin, sizi alması için oraya iki kişi yolluyorum, demişti.

Merkezdeki belediye binasının önünde beklemeye başladık. Çok geçmeden karşı kaldırımdan bize doğru ilerleyen iki kişi gördük. Yanımıza gelip:

– Bizi bekliyordunuz galiba abi, dediler.

Pek Semerkand çalışanı gibi görünmüyorlardı. Fakat “Geldikleri yer güzel ne de olsa..” diyerek,

– Evet abi, sizi bekliyorduk, dedik ve peşlerine düştük.

Bizi yolun karşısındaki çay ocağına götürdüler. Neden şirketten önce buraya geldiğimizi anlamamış, şaşırmıştık ama belli de etmedik. “Bekleyelim bakalım..” dedik kendi kendimize.

Çay ocağında bizi alan abilerin arkadaşları da vardı, hep beraber bir masaya oturduk. “Herhalde Semerkand binası buraya uzak, servisle gideceğiz.” diye düşündüm.

Ben bunları düşünürken çaylar geldi, sonrası bir muhabbet ki sormayın...  Sohbet konuları başta biraz farklı geldi ama “Bizim köyde de her çeşit insan var yahu!” diye düşünerek ben de katıldım.

Muhabbete dalınca zaman nasıl geçti anlamamıştık. Derken, aralarından birisi:

– Aha da bizim minibüs geldi, dedi.

Hepimiz aceleyle toparlandık, sonunda Semerkand’a gidecektik. Diğer arkadaşlar minibüse bindiler. Bu arada minibüsteki arkadaş da binenlere tek tek soruyordu:

– Zurnayı getirdin mi? Davul tamam mı? Aman eksik çıkmasın...

Tam araca binme sırası bize gelmişti ki zurna, davul lafını duyunca şaşırarark sordum:

– Kurban bi’ dakka, siz nereye gidiyorsunuz?

– Abi düğüne gidiyoruz işte, atla da gecikmeyelim. Bak, diğer çalgıcı arkadaşlar telefonu çaldırıp duruyor...

Bu cevabı duyunca kardeşimle birbirimize bakakaldık. Uyanmasaydık Semerkand’a değil de davul zurna ekibine katılıyorduk.

Okuyun ve 43 Kişiye Yollayın

Bilirsiniz, eskiden bir “beddua mektubu” furyası vardı. Küçük bir kağıt üzerinde; “Ben falanca memleketten falanca kimseyim, bu mektubu çoğaltıp 43 kişiye yollamadığım için başıma türlü türlü belalar geldi..” gibi şeyler yazardı.
Böyle bir mektupla en son ortaokula giderken karşılaşmıştım ve korkudan ne yapacağımı bilemeyip mektubu kimsenin ulaşamayacağı bir yere saklamıştım. Neyse ki aradan geçen yıllar “lanetli mektup” yazma olayını unutturdu. Fakat son günlerde gelen bir maille tekrar gerildim.

“Bu maili 15 kişiye yollamayan kişilerin başına türlü türlü belalar gelecek!” diye başlayan mailde bir de anlatımı güçlendirmek için örnek kullanılmış:

“Bir adam bu maili yollamayıp dalga geçti ve iflas edip dükkanını kapattı.” (demek ki ortada kriz diye bir şey yokmuş, maili cevaplamayan insanlar varmış!)

“Bir üniversite öğrencisi bu maille dalga geçti, okulu senelerce uzadı.” (Ben olabilir miyim!)

“Bir genç bu maili kaale almayıp üstüne bir de dalga geçti, üç gün geçmeden kafasına piyano düştü!” (Bak, bu sefer gerçekten korktum!)

Çok korkunç değil mi? Ama bir de maili cevaplayıp, tanıdığı insanlara ileten “şanslı” insanlar var, bakalım onların başına neler gelmiş?

Saçsız bir vatandaş bu maili cevaplayınca sırma gibi saçları olmuş, başka bir kişinin de karın kasları gelişmiş.

Senelerdir evinde görücü gelmesini bekleyen bir ablamızın kısmeti açılmış. Aynı gün içinde o kadar çok görücü gelmiş ki kapıda kavga çıkmış.

Bir öğrenci defalarca kazanamadığı üniversite sınavında derece yapmış ve eğitim için gittiği bir üniversitede direk dekanlığa atanmış! Daha neler neler...

  Bir de bu maillerin alternatif versiyonu varmış. Geçenlerde dergide Zekai Abi’ye gelince öğrendik. Mailde aynen şöyle diyor:

“Bu maili cevaplamazsan babanın başına onbeş gün içinde bir şey gelecek!”

Maili okuyan Zekai abi hiçbir şey yapmadı. Yanlış anlamayın, babasını sevmediğinden değil, babası zaten yıllar önce vefat etmiş olduğundan...

İçimizden Birileri

Onlar İsviçreli bilim adamlarının her gün bulduğu diş fırçalarına inat, ceplerinden misvaklarını eksik etmezler.

Onlar her yıl tatillerini köylerinde geçirirler. Tatil dönüşü “Ooo, ne güzel yanmışsın Hikmet! Sırrını bize de söylesene..” diyenlere “Hizmet nimettir kurban.” diye cevap verirler.

Onlar doktorların “Kesinlikle başkasıyla aynı kaptan yemek yemeyin!” ihtarına kulak asmadan, yirmi kişi aynı kaptan yemek yerler. Üstelik hiçbirinin hasta olduğu da görülmemiştir. Tam tersine tedavi olan sayısı şaşırtıcı boyuttadır. Tıp dünyası bu duruma hâlâ bir anlam verememiştir.

Onlar her seferinde “Bu sefer duşa girip hemen yatacağım..” demelerine rağmen köyün çay ocağına girince muhabbete kapılıp saati unuturlar.

Onlar senelerdir ellerinde kumanda, televizyon karşısında “Bizim kanalımız çıkacak.” diye beklerler. Az kaldı galiba.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

9 - Evimizde Hal Eğitimi - Ahmet Alemdar

 

İnsan ruhunun bu dünyada mekân tuttuğu bedenimiz, evimizdir. Aynı apartman binası içerisinde pek çok evin bulunması gibi, beden binamızda da farklı karakterlerde evlerimiz vardır. Bunlardan biri de gönül mahallesinde oturan kalp evimizdir.

Kalp evimizde neler hissediliyor, konuşuluyor ve yaşanıyorsa, onların halleri, tutum ve tavırlarımıza yansıyor demektir. Ne kadar rol yaparsak yapalım, kendimizi farklı sunmak için nasıl davranırsak davranalım, hâl ehli insanlar için aslında olduğumuz gibi görünüyoruzdur. İnsanı tanıma hakkında yeterli psikolojik bilgi donanımına sahip kişiler, insanın beden evinde iken yaşadığı ruhî hallerini ve bu hallerin değer bakımından seviyelerini anlayabilirler.

Aynı şekilde, derin bir tefekkürle insanın yaratılışı ve doğal yapısı ile ilgili basirete erişmiş insanlardan da gizlenmemiz mümkün değildir. Her ne kadar bu insanlar edebe riayet ederek hallerimizi deşifre etmekten kaçınsalar da, kendimize ait gerçekliğimiz ortadadır. Bir eğitim sürecine girmek üzere kendimizi geliştirmek için göründüğümüz gibi olmaya gayret edebiliriz. Ancak bu durum bile, olduğumuz gibi göründüğümüz gerçeğini değiştirmeyecektir.

Daha iyi daha sürekli

Hayat, halden hale geçmekle yaşanıyor. Her tecrübemiz bizleri farklı bir hale sokmakta. Hallerimiz sürekli yenileniyor. Hiçbirimiz eski hâl üzere değiliz. Böylece Allah, her an yeni bir hâl yaratmıyor mu? “O, her an yeni bir iştedir.” (Rahman, 29)

Tabii ki önceki hallerimiz, sonrakilerin habercisi konumundadırlar. Tabii ki yapıp ettiklerimiz, iyilik ve kötülüklerimiz, sevap ve günahlarımız, bizlerde meydana gelecek hâlleri biçimlendirirler. Zileli Aşık Kâmilî’nin bizlere uyarı ve tavsiyesi şeklindeki şu mısraları bu bağlamda ne kadar anlamlıdır:

“Güvenilmez şu cihanın şâdına
Nâzenin ömrünü verme yâdına
Mağrur olup aldanırsan tadına
Bu fanilik sana türlü hâl eyler.”

Haller, insanın iradesi olmadan sırf Allah’ın bir lütfu olmak üzere kalbe gelen manalardır. Hz. Şeyh Aliyyü’l-Heytî’ye göre haller, şimşekler gibidir. O kendiliğinden olmayınca celbetmek mümkün değildir. Keza o hasıl olunca devam ettirmek ve tutmak da mümkün değildir. Şu kadar ki, bazı haller gıda halini almıştır. Allah onunla dilediğini terbiye eder.

Haller sırf ilâhi bir armağan ve lütuf olmakla birlikte bunların daha iyi, daha sürekli olmasında iyi amel ve ibadetlerimizin tesiri vardır.

Artık sorumuzu soralım; hâl sahibi bir insan temelde hangi özelliklere sahiptir? Gönlünün zengin, ruhunun temiz, ahlâkının düzgün, manevi yaşayışının güzel olması, onu tasvir eden temel niteliklerdir. Kısaca hâl sahibi insan, Hakk’ın rızasını ve sevgisini kazanan iyi bir kuldur.

İlâhi aşk ocağı

Nasıl küp içindekini sızdırıyorsa, bizler de evimizde gördüklerimiz ve yaşadıklarımızla bütünleşiyoruz. Aile fertlerimizle ilişkilerimizi, onlarla aramızdaki duygu bağlarını, birbirimize karşı hissettiğimiz sevgi veya kin duygularını, ev dışında ilişki kurduğumuz diğer insanlara da yansıtıyoruz. Bu bakımdan her fert aslında evinin bir aynasıdır. Kişinin yüzünden evinde yaşananları okuyabilirsiniz.

İnsanı nasıl yetiştirelim ki evindeki manevi halleri dışarıya da taşsın... Özel haller yaşayan insanlarımızın güzellikleri, şehrin merkezinde de görülebilsin... Bazı evlerden sokaklara sızan mutluluk iksirleri, diğer evlerde de içilebilsin... Ve böylece adeta her evimiz, birer terbiye merkezi olarak ilâhi aşk ocaklarına dönüşebilsin...

Bunun için yerine getirilmesi gereken ilk şart, evde yaşayan her ferdin soluyacağı manevi ortamın sağlanmasıdır. Nefes almak için havadaki oksijeni soluyan kişiler gibi, hiçbir telkine gerek kalmadan Allah ve Habibi’nin sevgisinin ciğerlerimizin en ücra köşelerine kadar sinecek bir şekilde evde solunabilmesidir. Bir başka ifadeyle, evimizdeki hâl eğitiminin esası, doğal bir ortamda meydana geliyor olmasıdır.

Besmele ve selam bereketi

Öncelikle ev, içinde yaşayan aile üyelerinin manevî haller yaşayabileceği ortak bir tecrübe alanı olmalıdır. Besmele ve selam ile girilen ve çıkılan bir ev, barındırdıklarına huzur ve mutluluk verecektir. Böyle bir evde marifete ulaşmak için hâl-i Muhammedî zuhur etmez mi? Camilerimiz, türbelerimiz, dergâhlarımız, içine girenlerin Hz. Peygamberimiz’in rûh-ı a’zamı ile yani cevheriyeti ve nuraniyetiyle gönüllerini okşamıyorlar mı? Cemaate katılmanın faziletini unutmadan, evlerimizi camilerimiz ve dergâhlarımızda olduğu gibi, özel hallerin yaşandığı mekânlar olarak algılayabiliriz.

Evimizde bu algılamayı kolaylaştırmak üzere bilincimizi tetikleyen bazı faktörleri de göz ardı edemeyiz. Sonsuzluğun simgesi olan ebru sanatından bir şaheserin veya uyarıcı bir ayet-i kerimenin hat sanatıyla biçimlenmiş şeklinin, içerdiği mesajıyla birlikte estetik algımızı etkilemesi, bizlerde nice hallerin tecrübe edilmesine imkan hazırlayabilir. Duvarımızdaki Kâbe-i Şerif’in veya Efendimiz s.a.v’in sonsuzluk makamı olan Ravza-i Mutaharra’nın muhteşem bir görüntüsü, bizleri nice alemlere sevk edebilir.

Sükûnet ve semboller

Evimizdeki eşyaların çokluğu veya yerleşimdeki sıklığı, ruh dünyamızı engelleyen faktörlerden biridir. Eşyalarımızın sadeliği, renk ve biçim olarak birbirleriyle uyumluluğu ve ferah bir şekilde konumlandırılmış olmaları, evimizdeki manevi yaşayışımızın kalitesini yükseltecektir.

Bu bağlamda, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere, tefsir ve hadis külliyatlarının, Peygamberimiz ve sahabenin hayatlarını anlatan eserlerin, Mevlâna, Yunus Emre gibi Allah dostlarının insanın içini ısıtan, kalbini çepeçevre saran kitaplarının evimizde bulundurulması ve okunması, evimizin her bir köşesine kadar pozitif enerjinin yayılmasını sağlayacaktır. Böyle bir enerji çemberi içerisinde yaşamak, hem ruh dinginliğimizi geliştirecek hem de kalbimizi manevi hallerle bezeyecektir. Kutsî kitaplarımızdaki satırlardan sadırlara yani sinemize yayılacak olan Allah aşkı ta hücrelerimize kadar sinmiş olacaktır.

Unutmamalıyız ki hakikat ancak iki şekilde tezahür eder: sükûnet ve semboller. Sükûneti barındırmayan ev, hakikati misafir edemez. Ses kirliliğinin hakim olduğu bir mekânda, herhangi bir halin ruhumuzda sessizce yeşermesini hissedebilir miyiz? Akif İnan’ın, “Unutsam eşyanın gürültüsünü” dediği gibi, evimizdeki gürültülerden ruhumuzu arındırmadıkça aşka ve kalbimizin saf tabiatına ulaşabilir miyiz? Kulağımızın bu anlamdaki eğitimi ise, evimizde bizleri ihya edecek bir musiki ortamının temin edilmesini gerekli kılmaktadır. Böyle bir ortam var ise, Hz. Mevlâna’nın bir rubaisinde ‘Dinle Neyden’ dediği gibi, ezgi ve ritimlerin sonsuzluk deryasında sınırsız hallerle karşılaşabiliriz:

“Dinle şu neyi. Bak neler neler söylüyor;
O, yüceler yücesinin sırlarını anlatıyor.
Yüzü sarı, içi boş, başını havaya vermiş de,
Dilsiz dudaksız, Hüdâ Hüdâ diyor.”

Coşku bulutlarıyla gelen

Evimizdeki hâl eğitiminin iksiri ise, Allah aşkıyla, Hz. Peygamber aşkıyla nine veya dedenin, anne veya babanın, abla veya abinin göz pınarlarından coşkuyla akacak gözyaşlarımızdır. Mınqas Kabilesi’nde söylenen şu atasözü bize bu iksirin değerini belirtir: “Gözlerde yaş yoksa ruh gökkuşağına sahip olamaz.”

Gökkuşağının her bir rengi, farklı bir hali temsil eder. Ruhumuz ise bütün renklerin vahdet mekânıdır. Haller olmadan vahdetin içerdiği farklı açılımları nasıl yaşayabiliriz ki? Gözlerimizden süzülen yaşlar, kalbimizin inceldiğini ve dolayısıyla -eğer Allah lütfederse- manevi halleri yaşamaya hazır olduğumuzu gösterir. Anne veya babanın gözlerinde bir damla yaş görmemiş bir çocuğa, kitaplarda yazılı olan hangi hali hissettirebilirsiniz ki?

***

İçinde bulunduğu hale razı olmak da, kâmil insanın tavrıdır. Mevcut halimize razı olmadan Allah’tan yeni haller beklemek mümkün müdür? Huzur ve mutluluğun sırrı, yaşadığımız zaman ve mekân dilimlerini benimsemekte gizlidir. İçinde yaşadığımız şartlarımız arzu ettiğimiz düzeyde değilse sabretmek, insanı olgunluğa yükseltecektir. Şairin bu düşünceleri aktardığı mısraları ile yazımızı noktalayalım:

“Razıyım bu hale ben,
Aşıkım kemale ben;
Bu sabır bende iken,
Ererim murada ben."

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

10 - Avrupa’nın Osmanlı Köyleri - Ali Demirtopuz

 

Avrupalı tarihçiler Osmanlı Medeniyeti’nin Avrupa tarihine etkilerini ortaya koymada son derece cimridir. Ama artık bu tutum da sürdürülebilir olmaktan çıkmak üzere. Aslında bir zamanlar Avrupa’daki Osmanlı algısına dair bugüne dek uzanan o kadar canlı kanıtlar mevcuttur ki, bunları görmezden gelmek imkansızdır.

Avrupalı tarihçiler Osmanlı Medeniyeti’nin Avrupa tarihine etkilerini ortaya koymada son derece cimridir. Ama artık bu tutum sürdürülebilir olmaktan çıkmak üzere. Aslında bir zamanlar Avrupa’daki Osmanlı algısına dair bugüne dek uzanan o kadar canlı kanıtlar var ki, bunları görmezden gelmek imkansızdır.

Garip bir isyan hikâyesi

Sene meçhul… Muhtemelen Osmanlı ordularının Viyana önlerinde gözüktüğü yıllar. Osmanlı tehlikesini o ana kadar fazla önemsememiş Batı Avrupalılar artık tehlikenin yaklaştığını hissetmişler ve harekete geçmişlerdir. Yüzyıllardır Avrupa köylüsünün emeğini sömüren kilisenin önderliğinde, Osmanlılar’a karşı koymak için halktan ek vergi toplanmaya başlanmıştır. Bu maksatla Belçika’nın Faymonville köyüne gelen tahsildarlar ummadıkları bir tepkiyle karşılaşırlar. Köylüler bu kampanyaya iştirak etmeye hiç de hevesli değillerdir ve kesin bir ret cevabı verirler. Bu olaydan sonra Faymonville ahalisi “Hıristiyanlık aleminin düşmanı ve barbar Türklerin dostu” ilan edilir.
Ama Faymonville ahalisinin bu durumdan dolayı paniğe kapıldıklarını gösteren hiçbir alamet yoktur. Aksine, bundan böyle kendilerinin “Türk” olduklarını ilan ederler ve baskılar artınca da geri adım atmak bir yana, işi daha da ileri götürerek  kiliseye toplanmak için çan çalmak yerine kendilerince ezan benzeri bir çağrı yapmaya başlarlar.
Faymonville ahalisinin kendilerini neden “Türk” ilan ettiklerine dair başka rivayetler de vardır. Ne var ki rivayetlerin tümünün ortak noktası Faymonvilleliler’in, diğer hıristiyanların iştirak ettiği süreçlere katılmayıp bundan dolayı dışlanmaları, karşılık olarak da tepkilerini kendilerini “Türk” ilan ederek göstermiş olmalarıdır. Bugün köy meydanında Türk bayrağı dalgalanmakta ve binaların duvarlarına işlenmiş ay-yıldız figürleri göze çarpmaktadır. Köy ahalisi karnavallara Türk bayrağı ve kendilerince ürettikleri geleneksel Türk kıyafetleriyle katılmaktadırlar.

Bir Osmanlı askerinin arkasında

Sene 1683… Osmanlı orduları Viyana kapılarından ikinci kez geri dönmek zorunda kalmıştır. Kaybedilen savaşın ardından yaralı bir yeniçeri, her nasılsa kendisini İtalya’nın Avusturya sınırına yakın bir dağ köyü olan Moena’da buluverir.  Köylüler bu garip kıyafetli davetsiz misafirin iyileşmesi için ellerinden geleni yaparlar. Bu çabaları köylerinin tarihi adına yeni bir başlangıç olacaktır. Adamın bir Osmanlı askeri olduğunu anladıklarında ismini de yakıştırırlar; “Il Turco”... Il Turco kendine gelmiştir ve anlaşılan artık bu köyden ayrılmaya da hiç niyeti yoktur. Moenalılar köylerinden bir kızı Yeniçeri’ye nikahlamakta sakınca görmezler.

Bir süre sonra köyün bağlı olduğu dükalıktan bir memur o yılki vergileri toplamaya gelir. Ne var ki köyden istenen vergi son derece yüksek miktardadır ve köylüler büyük bir karamsarlığa kapılırlar. Ama “Il Turco”nun dükalığın zulmüne boyun eğmeye hiç niyeti yoktur. Vergi memuru, daha önce rastlamadığı bu garip yabancının meydan okuması karşısında eli boş geri döner. Ahali “Il Turco”nun arkasındadır ve köy bir daha rahatsız edilmez.

Gerçek hikâyenin ne kadarı bu anlatılanlara uygundur bilemeyiz. Moenalılar ise buna inanıyorlar. Bizim inanmamamız için de şimdilik bir sebep görünmüyor. Bugün köy meydanına “Il Turco”nun bir büstü bulunuyor ve gönderde dalgalanan bayrak da İtalyan değil Türk bayrağı. Zaten köyün diğer bir ismi de “La Turchia”. Anlaşılan “Il Turco”, köylüleri büyük bir etki altına almış. Öyle ki Moenalılar bugün hâlâ kız tarafına başlık parası veriyorlar. Eğer dışarıya kız veriliyorsa büyükler “sultan” kıyafeti, diğerleri sıradan Türk kıyafetleri giyiyor ve gelinin köyden çıkışı “Alabastia” dedikleri bir merasimde “sultan” kıyafetli köylülerin izniyle mümkün olabiliyor. Bu geleneklerine de “töre” diyorlar. Her yıl Ağustos ayında yapılan Moena Türk festivaline katılanların en yaşlısı “Sultan” ve diğer bir ismiyle “Il Turco” olarak isimlendiriliyor ve yeniçeri kıyafetli köylüler ortalıkta dolaşıyorlar.

Bu noktada hatırlamakta fayda var ki yukarıdaki olayların geçtiği dönemlerde Avrupa Hıristiyanlarının zihninde “Türk” kavramı, “Müslüman” kavramı ile aynı şeyi ifade etmekteydi. Öyle ki ihtida eden bir Hıristiyan’a “Müslüman oldu” yerine “Türk oldu” deniliyordu.  

Uzaklardan yetişen cömert el

Üçüncü durağımız çok daha uzaklarda, İrlanda’dadır. Drogheda kasabasının Osmanlılar’la ilişkisi daha yakın bir döneme dayanır. 19. yüzyılın ortalarına doğru kıtlık İrlanda’yı fena halde vurmuş ve bir milyon kadar İrlandalı ölürken, yüz binlercesi göç etmek zorunda kalmıştır. Geride kalanlar ise kendilerine uzanacak bir
yardım eli beklemektedirler.

Bu yardım elinin normal şartlar altında İrlanda topraklarının sahibi olarak İngiliz kraliçesinin eli olması gerekmektedir. Ne var ki kraliçe Victoria’nın eli bu gibi konularda fazla açık değildir ve işi iki bin sterlinle geçiştirmek ister. İrlanda’daki açlık diğer Avrupalı “büyük” devletleri ise hiç ilgilendirmemektedir.

Ama cömert bir el çok uzaklardan İrlanda’ya uzanacaktır. Sultan Abdülmecit, açlıktan kırılan İrlandalılar’a kraliçe Victoria’nın münasip gördüğünün beş katı para göndermeyi teklif etmiştir. On bin sterlinlik bu yardım teklifinin İngiliz kraliçesinin sinirlerini bozduğu muhakkaktır. Victoria’nın ve İngiltere’nin prestijini alt üst edecek bu meblağ İngiliz diplomatları tarafından “makul” bir seviyeye, kraliçeninkinin yarısı olan bin sterline indirilir. Para yardımının yanında Osmanlı devletinin sağladığı beş gemi yükü tahıl Dublin limanına yanaştığında ise İngilizler her nedense bu gemileri limana sokmazlar. Ama gemiler bir şekilde yanaşıp yüklerini boşaltacakları bir liman bulurlar. Bu liman İrlanda’nın Drogheda limanıdır.

İrlandalılar, kendilerini sevince ve minnettarlığa boğan bu yardım için Sultan Abdülmecit’e şöyle bir teşekkür mektubu gönderirler:  “Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda asilzâdeleri, beyefendileri ve sâkinleri, Majesteleri tarafından, acı çeken, kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alakaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz”.

İrlandalılar bu yardımı unutmayacaktır. Bugün halihazırda amblemini ay ve yıldızın süslediği Dorogheda Belediyesi tarafından, kasabanın eski belediye binasına bir şükran plaketi çakılmıştır. Yine amblemi ay ve yıldızdan müteşekkil  bulunan Drogheda United futbol takımı, renkleri kendisi gibi bordo-mavi olan Trabzonspor ile kardeş takımdır.
  
O zamanlar müslüman denince

Bütün bu olaylar ilginçtir. Ama bizi esas ilgilendiren şey, ilginç olmalarının ötesindeki daha derin anlamlarıdır. İlk iki olayda, bahsi geçen dönemlerde Osmanlı ve Türk denince Avrupalı’nın zihninde ve yüreğinde uyanan caydırıcı etkiyi sezmek hiç de zor değildir. Özellikle Faymonville ahalisinin Hıristiyan dünyasının tam ortasında ve Osmanlılar tarafından kendilerine yardım edilmesi söz konusu değilken, çevrelerine “Türk” kimliğine sığınarak meydan okumaları ve bu hamlelerinin de tutmuş olması çok dikkat çekicidir.

Bu Osmanlı ve Türk imajının bugün hâlâ yıkılmadığı, yaşlı bir Faymonvilleli’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Belçika’ya giren Alman ordularının köy meydanındaki Türk bayrağını görerek hiçbir şey yapmaksızın uzaklaştıklarını ve bunun sebebinin de ‘korkmaları’ olduğunu iddia etmesinden anlaşılmaktadır. Gerçek elbette bu değildir ama işin bizi ilgilendiren tarafı, yaşlı Belçika köylüsünün zihnini terk etmeyen Türk imajıdır.

Moenalılar ise aynı şekilde belki de daha önce akıllarının ucundan bile geçmeyen bir şeyi yapmış ve köylerine gelen “Il Turco”nun arkasında durarak bağlı oldukları dükalığa meydan okumuşlardır. En azından bugünkü Moenalılar böyle inanmaktadırlar. Ama bu “korku” imajının arkasında daha da derin bir gerçeklik yatmaktadır.

İlk iki olayda bu gerçeklik çok çarpıcıdır. Gerek Faymonvilleliler ve gerekse Moenalılar’ın “Türk” imajına sığınarak başkaldırmaları, kendilerine karşı yapılan adaletsizliğe bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Aslında sığındıkları şey salt “güç” değil, “adalet üreten güç”tür. Osmanlının Hıristiyan dünyasına meydan okuması Avrupalının zihninde kendi sahip olamadıkları bir adaletin gücünün tezahürü olarak algılanmaktadır. Özellikle Faymonvilleliler’in Hıristiyan dünyasının orta yerinde kiliseye karşı kendi haklarını savunmak için Osmanlı ve Türk kimliğine sığınmış olmaları dikkat çekicidir.

Hiç kimsenin zulme karşı mücadele ederken gücünü daha zalim bir kimlikten alması ve kendisini bu kimlikle özdeşleştirmesi düşünülemez.  Kilisenin kendilerini “barbar Türk”le korkutan propagandası, hayatlarında tek bir müslüman bile görmemiş Belçika köylüleri tarafından yerle bir edilmiştir. Belki de Faymonvilleliler “adaletin korku salan yönünün” kilise babalarının da kalbine korku salacağını hesap etmişlerdir.

Belki de bu ilginç olaylardan çıkarmamız gereken en dikkat çekici sonuç, kalplere korku salanın kılıç ve palabıyık değil “adalet” olduğudur. Hangi aklı başında müslüman adaleti bir ayrıntı olarak görmekteyken kalplere korku salmayı umabilir?

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

11 - Kusur Aramak Kusur Bulmak - Enbiya Yıldırım

 

Bazı insanlar vardır ki gözü hep başkalarındadır. Kendisini İslâm’ın merkezine koyar ve yaşadığı dinî hayatı mükemmel kabul eder. Sergilediği kulluğu sorgulamak yerine sürekli başkalarının kusurlarını araştırır.

Bizim inancımıza göre insanın yaratılış gayesi bellidir. Allah onu bir sınav için dünyaya getirmiş ve sınav sonunda alacağı puana göre ahirette hak ettiği karşılığı verecektir. Kul nereyi hak ediyorsa oraya gidecektir. Bazıları ebedi olarak cehenneme giderken, bir kısım insan doğrudan cennete gidecek. Cehenneme uğradıktan sonra cennet nimetine erişecek olanların oranı da az değil.

Ancak şu bir gerçek ki, pek çoğumuz nasıl bir sınavda olduğumuzu hâlâ anlamış değiliz, bunu bir eğlence sanıyoruz. Halbuki sınavda olan insan ne yapar? Hem de sınav esnasında her hareketi gözlenirken ve kayıt altına alınırken? Kendi işine bakar. Doğru ve makul olan budur. Çünkü başarılı olamadığı zaman sonucuna katlanmak zorunda kalacak olan kendisidir. Bu nedenle de imtihan esnasında sağa sola bakınarak, milleti süzerek zamanını boşa harcamaz.

İmtihanımızla meşgul olabilsek

İnsan var, dünyaya neden geldiğinin idrakindedir. Elinden geldiğince kulluğunu yaşamaya gayret eder, haramlardan şiddetle kaçar. Kendi muhasebesini yapar. Gününü nasıl geçirdiğini, ibadetlerinin hakkını ne kadar verebildiğini düşünür. Ertesi gün daha güzel bir kul olma yönündeki azmini biler. Bu amaçla farz ibadetlerle yetinmez. Allah ile olan bağını sıkı tutmak ve Rabbini unutmamak için nafile ibadetlere çok önem verir. Pazartesi perşembe günleri oruç tutar, teheccüd de dahil olmak üzere nafile namazlara devam eder. Allah’ın adını kalbinden ve dilinden uzak etmemeye çalışır. Onun bütün derdi defterine bir iki sevap daha ilave edebilmektir. Diline sahiptir, başkalarını çekiştirip durmaz. Ağzından dökülen kelimelere dikkat eder, kötü kelam etmemeye çabalar. Bilir ki peygamberinin ağzından bir tek kötü söz çıkmamıştır.

Bu insanın başkalarının eksikleriyle uğraşmaya hevesi yoktur. Kendisinin düzeltilecek onca hatası varken, diğer insanların kusurları peşinde dolaşmayı haksızlık olarak görür. Enerjisini kendisinin, ailesinin, sözünü dinletebildiği akrabasının ve yakınlarının daha iyi mümin olabilmeleri yönünde harcar. Her çabamda ve her nefes alışverişimde hayır olması gerekir diye düşünür.

Kusur aramaya odaklanmak

Lakin bazı insanlar da vardır ki, gözü hep başkalarındadır. Kendisini İslâm’ın merkezine koyar ve yaşadığı dinî hayatı mükemmel kabul eder. Benliğini kâmil bir mümin gibi gördüğünden ve hatalarını görmezlikten geldiği için başkalarına yönelir. Sergilediği kulluğu sorgulamak yerine sürekli başkalarının kusurlarını araştırır. Halbuki kendisini bir yabancı gözüyle eleştiriye tabi tutabilse, o kadar çok tenkit edeceği yönü vardır ki! Ama nasıl bir sınavda olduğunu kalbine kabul ettiremediği için hayatı boş konuşmayla geçip gider.

Başkalarının müslümanlığını beğenmez. Müminlerin bir araya gelerek sergiledikleri İslâm kardeşliğini, din adına yaptıkları hizmeti ve gösterdikleri çabayı küçümser. Sürekli eksikliklerini diline dolar. Söz konusu insanların ellerinden geldiği kadar kulluklarını yaşamaya, din kardeşleriyle bağlarını kuvvetlendirmeye, birbirleriyle dayanışmaya ve İslâm’ın mesajını diğer insanlara ulaştırmak için gösterdikleri çabaya bakmaz da, gözüne takılan bazı kusurları tekrar edip durur. Çünkü gözü kusur aramaya odaklanmıştır bir kere.

Oysa düşünmez ki, eleştirdiği bu insanlar sonuçta kendi dindarlıklarının ve İslâm’ın güçlenmesi için bir çaba içerisindedirler. Yapması gereken tek şeyin, onların bu gayretini ve ihlâsını takdir etmek olduğunu günaha batmış nefsine söyletemez.

Halbuki bu insan kendi müslümanlığını sorgulamak yanında, bir şeye daha dikkat etmek durumundadır: O da başkalarının hizmetlerini eleştirmek yerine, içinde bulunduğu hizmetin serpilmesi ve daha çok insana ulaşması için çabalamasıdır. Zira kendi bulunduğu yerin en uygun ve en güzel yol olduğuna inanan insana düşen görev, bu yolu güçlendirmeye, özellikle de İslâmî değerlerden uzaklaşmış olanları kazanmaya koşmaktır. İnsanları İslâm’a kazandırmanın yolu ise karşı tarafı kötülemek değildir. Çünkü bir insan kendi bulunduğu yeri nasıl en iyi yol olarak görüyor ve buna samimiyetle inanıyorsa, eleştirip durduğu insan da kendi bulunduğu yer için aynı duygulara sahiptir, gönülden bağlanarak orada bulunmaktadır ve İslâm için çabalamaktan mutludur. Bu durumda böyle bir müslümanla uğraşmanın mantıkî bir izahı olabilir mi? Oysa yapılması gereken tek şey bu mümin için “Allah razı olsun” demektir.

Gıybet olduğunu bilsek

Esasında şunu düşünmek gerekir: Bir kişi başkalarının kusurlarını diline doladığında, arkasından konuşulan kişi bundan rahatsız oluyor mu, olmuyor mu? Elbette oluyor. Rahatsız olduğunda bize karşı sevgisi mi nefreti mi artıyor? Hiç şüphesiz buğzu artıyor. O zaman bu nasıl bir dindarlıktır ki, kardeşini kendisine düşman ettiriyor?
Oysa Allah, kitabında müslümanların kardeş olduğunu, kişi kardeşiyle uğraştığında onun etini yemiş gibi olacağını beyan ediyor. (Hucurât 10, 12).

Dolayısıyla ayetlerin muhatabı olan mümin hem Allah’ın emrine karşı geliyor hem de bir müslümanı kendisine düşman ederek yaşamını sıkıntıya sokuyor. Neresinden bakılırsa bakılsın, insan kendisine büyük zarar veriyor.

Nitekim Hz. Peygamber bir gün kutlu sahabilerine sorar:

– Gıybet nedir bilir misiniz?

Ashabı, Hz. Peygamber’in bir mesaj vermek istediğini anlayarak:

– Allah ve Rasulü daha iyi bilir, derler. Hz. Peygamber de şöyle buyurur:

– Gıybet, kardeşin hakkında, onun hoşlanmayacağı birşeyi söylemendir.

Oradakilerden bir tanesi:

– Ya Rasulallah! Ya söylediklerim kardeşimde varsa, diye sorunca şu cevabı verir:

– Eğer dediklerin onda varsa gıybet etmiş olursun. Şayet yoksa, bu sefer de iftira etmiş olursun.(Beyhakî)
Peygamberimizin bu sözlerindeki uyarı çok çarpıcıdır. Bir insanı çekiştiren kimse söylediklerinde doğru ise, üçüncü şahsı çekiştirdiği için günaha girmektedir. Söyledikleri doğru değilse iftira etmektedir. Bu durumda da günaha girmektedir. Yani, bir insanı çekiştiren kimse her halükârda yanlış yapmaktadır. Neresinden bakarsanız bakın,
yapan kişi ziyandadır.

Peygamberimiz başka bir defasında ashabına:

– İflas etmiş kimdir, diye sorar. Sahabileri de:

– Bize göre iflas eden, parası ve malı olmayandır, bunları kaybedendir, derler. Hz. Peygamber de, kıyamet günü Allah’ın huzurunda iflas eden kimsenin ilahi buyrukları yerine getirmeyen kimse olduğunu söyledikten sonra, bu kimsenin iflasını hazırlayan nedenleri şöyle sıralar:

– Bu kişi birilerine hakaret etmiş, başkalarına iftira etmiş, bir kısım insanın malını almış, bir başkasının kanını akıtmış, daha başkalarının da canını yakmıştır. Bu şahıs kimlere zarar vermişse sevaplarından alınarak zulmettiği kimselere verilir. Sevapları bitince karşıdakilerin günahlarından alınarak ona yüklenir. Sonra da cehenneme atılır. (Tirmizî)

Çekiştirmek, işi olmayanın işidir

Esasında başkalarının ardından konuşan ve sürekli eleştirip duranlara dikkat edildiğinde, pek bir şey yapmadıkları görülür. Zira bir şey yapan insan diğerleriyle uğraşmaya zaman bulamaz. İşi olmayanın işi ise başkalarının yaptığı işlerdir.

Bu kişiler, diğer insanların günahını yüklenmek yanında İslâmî hizmetlere, dolayısıyla dine de büyük zarar vermektedirler. Zira Allah için bir şeyler yapanların çabalarını kötülemeye ve engellemeye çalışan esasında İslâm’a zarar vermektedir. Bunun vebalinin ne kadar ağır olduğunu bilen bir insan acaba müslümanlarla uğraşır mı?
Ne kadar acıdır, Allah için kızılması gereken İslâm düşmanı o kadar kişi varken, kendi günahlarımız dururken, insan enerjisini müslümanlarla uğraşmaya harcıyor.

Rabbimize el açtığımızda yapacağımız dualardan birisi şu olmalıdır: “Allahım! Benim kalbimi ve dilimi müslüman kardeşlerimin aleyhinde konuşmaktan koru. Ağzımdan onları rencide edecek bir tek söz çıkmasın. İçimi kardeşlerimin sevgisiyle doldur. Beni başkalarının hatalarını aramaktan muhafaza eyle.”

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

12 - Bahar, Türküsünü Kimlere Söyler? - Hasan Akçay

  
Her mevsimin kendine özgü bir özelliği ve güzelliği vardır. Mevsimler gibiyiz bizler de. Mevsimlerle birlikte yeşerir, meyve verir, solar ve beyazları giyer ömrümüz.

Kâinat içindeki değişmez değişim, her doğumun bir ölümü ve her ölümün de bir dirilişi olduğunu kelime kelime serer önümüze. Okuyalım ve anlayalım diye. Aynı özellikleri paylaştığımız topraktaki coşkunluk, durgunluk ve suskunluk insanoğlunu da yakından ilgilendirir ve etkiler.

Öyleyse bahar  bir silkiniş, tazelik, yenilik ve canlılığın tepeden tırnağa bütün mevcudatın yüreğine dokunan; coşkulu bir dirilişin toprağa, havaya, suya söylenmiş sarıcı ve sarsıcı bir türküsüdür.

Baharla O’nu tanımak

Nice baharları uzak bir köyde yaşadık ve orada bıraktık. Belki şimdi yalnızdır, mahzundur bahar. Çünkü onun coşkunluğuna eşlik edecek kimseler kalmadı onu bıraktığımız yerlerde.

Ne zaman “bahar” kelimesini duysam yüreğim kanatlanır, uzak bir köyde ardımdan kırgın bakışlarıyla bıraktığım bir çocukla buluşuruz. Beton ve demirin soğukluğunu içine sindirmiş şehirlerin etrafında gezinip, bir türlü ara sokaklarına, pencerelere ulaşamayan baharı, köyü ile bütün bağlarını kesmiş veya köyü hiç olmamış insanlara, özellikle çocuklara anlatmak ne kadar da imkansızdır! Dağlardan gelen serin rüzgârda bin bir renkli çiçeğin kokusunu ciğerlerine doldurmamış, bahar sabahlarının güneşiyle yüreğini ısıtmamış olanların yüzündeki gülüşler de, içindeki sevinçler de evlerin köşelerini süsleyen yapay çiçekler gibi olacaktır.

“Mestâne nukûş-u suver-i âleme baktık/ Her birini özge bir temaşâ ile geçtik”1 mısralarının anlamını henüz kavrayamadığımız günlerde, çiçeklerin de bir dili olduğunu ve her an zikir halinde olduklarını söylerdi büyüklerimiz. Yeşilin ufuk çizgisinde mavi ile buluştuğu noktada takılı kalan “mestâne bakış”ların ne manalar yüklendiğini, çimenler üzerinde eda edilen namaz sonralarında dedemizin dilinde dokunan şükür ve tefekkür “âmin”lerinden öğrendik. Bildik ki her şeyin sahibi O’dur. Bir çiçeği yaratmış olan, bir baharı, bir baharı var eden Cennet’i de halk edendi. Kısa zaman öncesine kadar kurumuş çalılara, dallara yeniden “Hayy” ismiyle diriliş emri veren de O’ydu. Ninemin; “Bunca güzelliği görüp de hâlâ seni tanımayanlar, bilmeyenler var mıdır acaba?” sorusunu her daim kendi kendine sorması, hayret makamında kendinden geçtiğinin bir ifadesi olsa gerek.

Ebedi bahara talip olmak

Evimizin karşı yamacındaki birkaç erik ağacı ilk müjdecisi olurdu baharın. Bembeyaz çiçekleriyle oradan bize tebessüm ederken, gizli bir ses ve gizli bir el “gel” diye çağırırdı bizi. Yemyeşil çimenler arasında kelebek, arı kovalamak, kuşlarla yarışmak, onların büyülü sesini dinlemek için... Uzayıp giden fındık bahçelerinden kardelenler fışkırırdı sonra. Etraf kar yağmış gibi yeniden beyaza bürünür. O kardelenler bazen tesbihimiz bazen çocukluğumuzun sultanlığına delil olarak başımıza taç olurdu. Ilık rüzgârlar toprağın göğsüne dokundukça mor, sarı ve beyaz renkleriyle çuhalar doldururdu dört yanımızı. Çimenler uzadıkça aralarında küme küme papatyalar, sarı yayla çiçekleri, menekşeler… daha ismini bilmediğimiz onlarca çiçek güzelliği ve kokusuyla bizi başka bir aleme alır gider. Yüzlere yeniden ışıklı bir tebessüm, gönüllere coşkulu bir sevinç ve huzur gelirdi.

Uzaktan uzağa bir şarkı gibi çağlayıp akan derelerin, çayların sesi,  büyülü sessizliğin içinde geceleri daha bir derinden duyulurdu. Ağaçların arasından bin bir nazla süzülüp oradan yüzümüzü okşayan serin akşam rüzgârları da farklı bir makamda söylerdi şarkılarını. Sanki uzaklarda bir yerde bir yeşil deniz taşmış da gelip dünyamızı kaplamıştır. Bir çiçeği okşar, sever gibi, gözler önüne serilmiş olan bütün bu güzelliği kucaklayası, bağrına basası gelir insanın. Öylesine doyumsuz ve sonsuz bir huzur verir ki bu tablo… Onlarca renk, koku ve sesler içinde kalan gönül, tatlı bir esrime ile kendinden geçer, bir rüzgârın kanadına takılmış gibi ötelere doğru süzülür akar adeta.

Bunca güzellik karşısında akıl ötelere varamamanın acizliği içinde kalarak şaşkınlık ve hayretinin ağırlığını taşıyamadığı için gözlerle paylaşır, bu muhteşem tablo karşısında gizleyemediği hayretini. Sonra akıl kendine gelerek,  gözlere: “Nasıl ki her resmin bir ressamı varsa gördüğün bu muhteşem tablonun da bir sanatkârı, bir ressamı var. Hiçbir şey kendi kendine olamayacağı gibi, bu âlem ve içindeki değişimler de kendi kendine olmuyor, bir idare eden, bir yöneten var. Sen, gördüğün bu nakışlardan Nakkaş’ına yönel! O’nu düşün! Bil ki, bunca güzelliği gözler önüne seren sanatkâr, kendini tanıtmak ve bildirmek için bütün bunları gerçekleştiriyor. Gölgelerden hakikate yönel, sen solmayan, ebedi bir baharın taliplisi ol.” der.

Tefekkür mevsimi

Kâinat, baştan başa büyük bir kitap hükmünde. Bahar mevsiminde ise her harfi ayrı bir renkte karşımıza çıkarılmış ki, dalgınlığımızdan, gafletimizden uyanıp daha dikkatli bakalım, okuyalım, anlayalım diye. Bu anlamda Nabi’nin güzel bir beyti vardır, der ki: “Bir kitabullahı a’zamdır ser-â-ser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.”2 Yaratılmış her nesneye, her varlığa ibret nazarıyla baktığımız takdirde, gözümüz kör değilse, aklımızdan şüphemiz yoksa Yaradan’ı göreceğiz, O’nu bulacağız. Kâinat; büyük, muazzam bir kitapsa okunması gerekiyor. Bir yaprağın kenarındaki kıvrım, ortasındaki damarlar, çiçek açmış kiraz ağacı, gökte gülümseyen yıldız, yerde gezen karınca, her çiçeği ayrı renge boyayan el, her bir meyveye ayrı tad, ayrı koku veren güç bu okumalar sonucunda anlaşılacaktır.

Yaratılanların tamamı, üzerinde düşünülsün ve Yaradan bilinsin diye yaratılmış. Diğer canlıların baktığı gibi bakamaz insan çiçeğe, yaprağa, ağaca… Sadece o ağaçtan veya çimenden beslenen bir canlının bakışı olmamalı bir insanın varlıklara bakışı. Şair Baki de: “Nazar-ı ibretle berg-i dırahtân-ı sebze bak/ Hüşyar olana her varakı bir ceridedir”3 diyor. O yeşil yaprakların her biri, bir gazete, bir kitap hükmündedir. Oku ve düşün  dercesine arz-ı endam
ederler karşımızda.

Bahar mevsimi tefekkürün de mevsimi aynı zamanda. Gözlere parmağını sokarcasına, “seyret ve düşün” diyor, her bir çiçek, ağaç ve üzerine basıp geçtiğimiz toprak. O ki bizleri Rabbimize yaklaştıracak en güzel ibadet şekillerinden biridir. Öyleyse kalbimizdeki pası bahar yağmurlarıyla yıkamaya çalışarak, gözlerimizdeki kalın perdeyi ılık rüzgârlarla uzaklara savurarak, eşya ve varlıkları “gönül gözü”yle seyrederek kâinatı ve nesnelerin varlık sebebini anlama çabası içinde, Allah Tealâ’nın eşyadaki tecellilerini okumaya ve onlardaki hikmeti kavramaya gayret etmede baharı bir vesile yapalım. Unutmayalım ki, “Bir saat tefekkür etmek, bir sene ibadetten daha hayırlıdır.”  

Bu güzel ibadet için her zaman fırsat var fakat bahar mevsimi, kör olan gözleri, sağır olan kulakları, katılaşmaya yüz tutmuş yürekleri bile halden hale çevirmeye yetiyor. İnat edip kaçmadıkça, gözlerimizi yummayıp, kulaklarımızı tıkamadıkça kokusu, rengi, sesi… bütün güzelliğiyle bizi bu güzel dünyanın içine çağırıyor. “Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz? Yaşadığınız kâinata bakıp fikretmez misiniz?”

1.  Aşkla sarhoş bir şekilde alemin suretlerindeki nakışlara baktık ve her birinden farklı hikmetler çıkarıp farklı bir göz ile seyredip geçtik.

 Kâinat, baştan başa Allah’ın büyük bir kitabıdır. Hangi harfini yoklasan manası hep Allah çıkar.

3 İbret nazarıyla ağaçların yapraklarına bak! Akıllı olana, o yaprakların her biri, bir gazete ve kitap hükmündedir.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

13 - Biraz Hipnotik Telkin Alır mıydınız? - Ayşe İzci

 

Toplum olarak “bilinçli hipnoz” denilen bir durumla yüz yüzeyiz. Hipnoz olmak için illa ki birinin karşımıza geçip “Şimdi gözlerimin ta içine bak, sürekli bak, gözünü hiç ayırma..” diyerek, kaskatı olmuş halde yığılıp kalmamız gerekmiyor.

Evinizdesiniz. Bir beyefendi iseniz, diyelim gün boyu çalıştınız, yorgunsunuz. Dinlenmek üzere en rahat koltuğu seçmek tabii ki en doğal hakkınız. Sükunet istiyorsunuz. Sizi yoran tüm düşünceleri bir kenara bırakmak, başka konularla ilgilenerek kafanızı dağıtma çabasındasınız. TV kumandasına hükmetme hakkı da sizin olmalı, çünkü bütün gün evde değildiniz. Şöyle bir kanalları dolaştınız. Göz ucuyla da olsa insan bazen dinin meşru görmediği veya sinir bozucu görüntülere takılabiliyor. Merak bu ya, bakalım katil kim veya filanca allame-i cihan alimimiz yine neler döktürüyor gibi.

Mümkün olduğunca çoluk çocuk sessizliğe büründü. Sizi rahatsız eden fazla ışıkları da söndürdünüz. Eşinizin sizinle sohbet etmek babından havadan sudan veya işten alışverişten dem vuran o alışıldık cümlelerini duyan ama cevap vermeye üşenir vaziyettesiniz. “Hı..” deseniz neye evet dediğinizi pek hatırlamayabilirsiniz.

Kimi zaman da tüm dikkatinizi toplayarak önemsediğiniz bir filmi veya tartışma programını uyuyup kalmadan sonuna dek izlemek istiyorsunuz, lakin mümkün olmuyor. İşte tüm hipnotik koşullarınız hazır: Biraz telkin alır mıydınız? Hayır diyemezsiniz. Çünkü size soran da yok.

Sinema sanat ama...

Genç onlar. Birkaç arkadaş sinemaya giderler. İlgisine göre romantik, komedi, toplumsal, dinî veya bilimkurgu bir film izleyecekler. Sinemaların kantinlerinde satılan patlamış mısır paketleri ne kadar kocaman oluyor, bir düşünün. Neden? İnsanlar aç olduğu için değil elbet. Biraz sonra film başlayınca yeme davranışları otomatiğe bağlanmış gibi ne kadar yediklerini fark edemeyecekleri bir süreci yaşayacaklar.

Ortam çok müsait. Kocaman bir ekran, loş veya karanlık bir salon ve sessizlik... Filmin hareketliliğine ve konusuna göre sürekli değişiklik  gösteren göz yorucu ışıklandırma sistemi sayesinde birkaç dakika içinde bilinçli bir hipnoza girmenizi engelleyebilen hiçbir unsur yok. Sinema salonunda sadece filmin içinize işleyen yüksek sesli müziğini ve seslendirmeyi işitebiliyorsunuz. Yanınızdakilerin fısıltıları bile sizi rahatsız ediyor. Arkadaşınız filme ilişkin bir şey söylemek istese kısa bir cevapla geçiştiriyor, konuşmak istemiyorsunuz. İnsanın üzerine bir rehavet çöküyor. Sanki başka bir alemde yaşar gibi oluyor.

Bir miktar hipnotik telkin alır mıydınız? Hayır deme lüksünüz yok!

Hanımlara telkin saati

Bazı uyanık hırsızlar önemli maçların olduğu geceler işe çıkmıyor mu?  Duyup da yerimizden kalkmayı akıl edemediğimiz zamanlarda.

Şayet çalışmayan bir hanımsanız, doğal olarak kendinize reva gördüğünüz özgür dinlenme zamanlarınız vardır. Bizim kadınımız eline de diline de bereketlidir maşallah. Ev işi yapmaktan yorulduğunda bir köşeye oturur, eline örgüsünü ya da dantela işini alır, öyle dinlenir. Eh tabii, sabah kuşağı kadın programlarını ve öğle sonu izdivaç buluşturmalarını izlemeyi de hak etmiştir artık. Yorgunlukla çabucacık rehavete geçilir. Ayaklarını şöyle bir uzatıp derince birkaç nefes aldıktan sonra artık tüm fizikî ve ruhî şartlar hazırdır. Ekran ona şöyle seslenmektedir: Hanımefendi, bir miktar hipnotik telkin alır mıydınız?

Biliyorum ki, ‘kim kime denk’ evlendirme programlarını izlerken, aklına eşiyle aralarında her ailede görülebilecek sorunları getirip, “Acaba şu programa bir de ben çıksam kim bilir bana kimler talip olur?” diye hayallere dalan nice ev hanımları var.

Bilgisayar sadece teknoloji harikası mı?

Bilgisayar başına oturmuş bir insan saatlerce tuşlara basar. İhtiyaç hasıl olsa da kolay kolay ara veremez, kendine dur diyemez. Yapacak işleri, çalışılacak dersleri vardır, bunun bilincindedir ama bir türlü harekete geçemez. Odaya girilip çıkılmasından rahatsız olunur.

İş adamı ünvanlı pek çok babalar da vardır ki, bilgisayar bağımlısı dedikleri gençleri bu konuda yarı yolda bırakırlar. Çatı odası gibi ayak altı olmayan yerleri tercih ediyorlarsa veya kapının aniden açılmasını engelleyecek önlemler alıyorlarsa, bilelim ki telkine hazırdırlar. Onlar ellerinin yorulduğunun bile farkına varmazlar. Kendi kendinedirler. İzledikleri veya meşgul oldukları konu günah da olsa, mekruh da olsa, bunu zihinden geçirilmiş havâtırlar gibi yorumlayıp etkilenmediklerini, herhangi bir vebal altına girmediklerini zannederler.

Bilgisayarda saatlerce oyun oynanır, sayısız adam katledilir, kazanılır, kaybedilir. Nihayetinde günün birinde gazete haberlerinde bir gencin çok sevdiği bir insana nasıl ‘tavuk kesme’ rahatlığıyla kıydığını okuyup şoke oluruz.
Buyurun, asrın teknoloji harikası bilgisayarla beraber bir miktar hipnotik telkin de alır mıydınız? Çekimser durmayın, tüm bunlar sizin için kurgulandı.

Yaşken ağacı nereye eğiyoruz

Ya küçücük çocuklarımız için ne söylemeli? Bir zamanlar, diyelim bugünün orta kuşağı çocuk yetiştirirken belli sayıda kanal ve çizgi film vardı. İnternet henüz yaygınlaşmadığı için şanslıydık bir bakıma. Atari kaseti alırken seçici olabiliyorduk. Çizgi filmlerin içeriğinden haberdar olup, gerekirse müdahale ediyorduk. Artık gün o gün değil. Anneler çocuklarına üzerinde muzur resim bulunan tişört giydirebiliyor. Farkına varmıyor veya önemsemiyorlar. Anneler iş, babalar geçim telaşında. Çocukların nasıl vakit geçirdikleri onları pek de düşündürmüyor. Çünkü işleri daha önemli. Koltuğa yaslanmış veya halıya uzanmış çocuklar gözlerini kocaman açmışlar, ne de güzel izliyorlar! Belki kendi odalarında mini televizyonları var. Yeter ki çok ses yapmasınlar da ne isterlerse izlesinler!

Zil çalsa duyulmuyor, duyulsa yerinden kalkılıp kapılar tez açılmıyor. Yine biliyorum ki kimi anneler küçük çocuklarının beslenme saatlerinde yeterince yedirebilmek için veya henüz tadına alışmadığı gıdaları oldu bittiye getirerek yutturabilmek için özellikle ekran karşısında beslemeyi tercih ediyorlar. Çocuklar daha üç-beş aylıktan itibaren o kocaman, ışıl ışıl gözlerini ekrana çivililiyorlar. “Hadi çığne, hadi yut artık, hadi aç ağzını..” komutlarıyla ne yediklerini fark etmeden, annelerinin belirlediği ölçüde karınları doyuruluyor. Bu tür beslenme aynı zamanda izlediği şey ne ise ondan daha çok hoşlanmasını sağlayan bir olumlu pekiştirme, yani ödüllendirme işlevi görüyor.
Yavrucuğum, mamanın yanına bir miktar hipnotik telkin alır mısın? Evet, henüz red edecek yaşta değilsin, ne verirsem onu yiyeceksin!

Kendi kuyumuzu kendimiz mi kazıyoruz?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Hep suçlu arıyoruz. Gazete kupürlerinde, televizyon haberlerinde yer verilen akla zarar vahşet-dehşet haberlerini izledikçe, çığırından çıkmış ilişkileri gördükçe içimiz ürperiyor. Bin bir türlü gerekçe veya tahmin üretiyoruz. Art niyetlilerin toplum üzerindeki etki ve hakimiyetini kabullenmiş oluyoruz. Oluyoruz olmasına da sistemli olarak hipnotize edildiğimizin farkına varmıyoruz.

Üstelik tüm bu yukarıda sayılan hipnotik ortam koşullarının en alalarını kendi ellerimizle hazırlıyoruz. Onlar sadece üzerimizde etkide bulunacak “değişkeni” yani filmi hazırlıyorlar. Var mı içimizde ben asla hipnotize olmam diyen babayiğitler? Maalesef onların oranı taş çatlasın yüzde üçü-beşi geçmez. Ahvalimiz böyledir.

Toplum olarak “bilinçli hipnoz” denilen bir durumla yüz yüzeyiz. Hipnoz olmak için illa ki birinin karşımıza geçip “Şimdi gözlerimin ta içine bak, sürekli bak, gözünü hiç ayırma..” diyerek, kaskatı olmuş halde yığılıp kalmamız gerekmiyor.

İnsan ortama ve konuya bağlı olarak bazen öyle hafif bir bilinç kayması yaşayabiliyor ki, “bilinç dışı” ve “bilinç altı” dediğimiz algılama süreçleri de devreye giriyor ve kayıt yapmaya başlıyor. O anda bilinç açık olmasına rağmen denetim işlevini kısmen kaybediyor. Bilinç dışı zihin de izlediklerini doğru eğri değerlendirmesi yapılmadan kaydediyor. Çünkü kurallar, değerler, yasalar, din, vicdan gibi şeyler bilinç düzeyinde vardır. Bilinç dışının algısal seçiciliği yoktur. Ne verirsen onu kaydeder ve hafızasına alır.

İş burada bitmez tabii. Çünkü bilinç dışı bilincin ana kaynağıdır, bir bakıma hammadde sağlayıcısıdır. Yeri geldiğinde daha önce yerli yersiz kaydettiği bilgileri bilinç düzeyine pompalar ve onların davranışa dönüşmesi için tahrik eder. İşin o boyutuna girmeyelim ama bunun İslâmî literatürdeki nefs, akıl, davranış ilişkilerine dair açıklamaları da var. Belki de bu hikmetle nahoş şeyleri izlemek veya söylemek dinimizce kerih görülmüş, men edilmiştir.

Dur demek elimizde

Sözün özü, çok yönlü kanallardan ve konulardan, toplum olarak hipnotize edilmekteyiz. Ne var ki bu süreci kendi irademizle yaşıyoruz. Kimse bizi zorla ekran karşısına oturtmuyor. Onların tek hedefi reyting yani çok izlenmek. Çok izlenince çok reklam, çok reklam da çok para demek. Bu yüzden her türlü reklam, kampanya ve hatta aldatmacaya başvurmaktan çekinmiyor lar. Tabir caizse önümüze ne konulsa safça yemiş yutmuş oluyoruz.

Hatta yanlış yapanları deşifre edip yerden yere vuran hassasiyetli kanalların sosyal veya dinî  programlarında bile “alıcılarımız güvenle açık olduğu için” bize sunulan kötü örnekleri de hemencecik içsel hafızamıza kaydediyoruz. Bir gün başvurmak üzere. Oysa hatırlayalım, yanlışı tasvir etmek de yanlış.

Bir manevi tekamül hedefimiz var ise, başkalarını suçlamak, dayatmalara boyun eğmek yerine artık tarzımızı değiştirelim ve merkeze kendimizi alalım. Yani eleştiri ve değişime “ben”den başlayalım ki bir güzel rayiha etrafımıza dalga dalga yayılsın. Nasıl ki O’nun elinde hep bir demet mis kokulu çiçek varsa, o güzel rayihalar bize ulaştıkça bu hipnozlardan tez zamanda uyanırız. Yeter ki kendimizi, ot hükmünde bile olsak, o gönül sarayının gül bahçesinde hayal edelim. Her şey bir hayal ile başlar demişler.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

14 - Arif Gönlüne Sığınmak - Mehmet Ildırar

 

Tasavvuf, “safa ve vefa” gözetmektir. Safa, kalbin ve nefsin temizlenmesidir. Bu safa, dünya malıyla servetiyle ele geçmez, ancak Rabbanî bir ikramdır. Vefa ise Allah’a kulluk, itaat ve bağlılıktır.

Herkes Allah’ın kuludur. Fakat gerçekte ise, ben Allah’ın kuluyum, demek için kalbin, benliğin temizlenmesi, ibadet ve taate dikkat edilmesi şarttır. Tasavvuf, bu halin elde edilmesine vesiledir.

Fakat tasavvuf yoluna girenlerin şu dört adımı bilmesi gerekir:

Birinci adım: Allah’ın zatını, isimlerini, sıfatlarını bilip ona göre hareket etmektir. O’nun rahmetine sığınıp, gazabını çekecek davranışlardan kaçınmaktır.

İkincisi: Kendi nefsini, onun isteklerini, bunların doğurduğu şerleri bilmek ve nefsi şerlerden muhafaza etmektir.

Üçüncüsü: Şeytanı, onun düşmanlığını bilmektir. Nefs kemale ermemiş ise şeytan onu kullanarak insanı yoldan çıkarır, fakat nefs kemale erince şeytan kendine bir yol bulamaz. Kalelere ve kilitli yerlere hırsız giremediği gibi, nefs temizlenir kâmil olursa şeytan insan vücudunda bir arkadaş bulamadığı için içeri giremez. “Şeytan bana çok vesvese veriyor.” diyenin nefsine şeytan musallat olmuştur. Şeytandan şikayet etmek nefsin acizliğinin işaretidir.

Dördüncüsü: Dünyanın hakikatte ne olduğunu bilmek ve onu Allah ve Rasulü’nün emrettiği tarzda kullanmaktır. Zannedildiği gibi tasavvuf dünyadan nefret etmez. Dünyasız tasavvufî hayat ve ahiret de olmaz. Tasavvufun dünyayı reddettiği yönü, şerlere vasıta olması ve dünya sevgisinin Allah’ı unutmaya sebep olmasından dolayıdır. Yoksa bir insan dünyayı ahiret için kullanıyorsa o insan kâmildir, velidir.

İşte bütün bunlarla birlikte öyle kâmil insanların, velilerin yanına gitmek, gönüllerin dünya sevgisinden kurtulmasına sebep olur. Evliya ile oturup kalkanın kalbi Allah ile, ahiret ile meşgul olmaya başlar. Allah’ı hatırlatan, O’nu anmaya sebep kişiyle birlikte olmak, işlerimizin, ibadetlerimizin düzelmesine vesile olur.

Veli fitnelerden sakınır. Bela ve musibetlere karşı Allah Tealâ’nın verdiği ilim ve marifetle sabır gösterir. İhlâsla bezenmiş, riyadan temizlenmiştir. Yüzü tebessüm eder ama kalbi mahzundur. Mahzun olması hakkıyla kulluk edememesindendir. Ahiret endişesinden, korkusundandır. Nimetlerin çokluğunu görür, hesabın çetinliğini düşünür, bundan dolayı da endişe eder.

Kendi yanlarına gelenlerin de ahiretlerinin iyi olmasını ister, onların hidayetine, istikametine vesile olurlar. Velilerin en büyük kerametleri de budur. Gayenin gerçekleşmesi için gerektiğinde başka kerametleri de görülür.

Keramet, Allah Tealâ’nın veli kullarına bir ikramıdır. Mesela Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği gibi Hz. Meryem annemize şöyle hitap edilmiştir: “(Kuru) hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün.” (Meryem, 25). Hz. Meryem annemiz suyu olmayan, kuru bir vadiye gelmiş, kuru bir hurma ağacının dibinde doğum sancısı çekmiştir. Kuru hurma ağacından hurma dökülmesi imkansızdır. Allah Tealâ’nın kudretiyle bu hal meydana gelmiş ve Meryem annemizin kerametine delil olmuştur. Çünkü o Allah dostu bir insandır. Kalbi bütünüyle Hakk’a yönelmiştir. Dünya endişesinden, mâsivâdan kurtulmuştur.

Bir insanda böyle bir kalp yoksa, o kişi Allah’tan başka bir şeye bağlı olmayan böyle bir arif aramalı, bulunca da o gönlün hoşnutluğunu kazanmaya çalışmalıdır. Bu çaba onun gönlünü temizleyecek, selim bir kalp sahibi olmasına sebep olacaktır.

Zaten dünya hayatında en önemli işimiz de, ne malın, ne evladın fayda vereceği gün gelmeden selim bir kalbe sahip olmaktır.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

Hüma Kuşu Yükseklerde Eğlenir T. Ziya Ergunel

 

“Hümâ-yı himmetim, bâd-ı hevâya rağbetim yoktur
Kanaat kûşesinde rûzigâra minnetim yoktur.” (Zekâî)

[Himmet hümasıyım; (nefsin hevesleri peşinde sürüklenip) kolaycılığa rağbet etmem. Kanaat köşesine (çekildim), zamaneye, (devrin anlayışına ve dünyaya) minnetim yok.]

Neredeyse bütün doğu toplumlarında “hüm┠adı verilen efsanevî bir kuştan söz edilir. Farsça aslı “hümay” iken Türkçede “hüm┠veya “huma” diye anılan bu kuşun yedi kat göğün üzerinde yaşadığı, yere konmadığı, ele geçirilemediği, beslenmek için hiçbir canlıya zarar vermediği söylenir. Bazen yere kırk arşın yaklaştığına, bu sırada gölgesi kimin üzerine düşmüşse o kişinin hükümdar olduğuna dair hikâyeler anlatılır. Bir şeyin padişaha yahut devlete aidiyetini ifade eden “hümâyûn” kelimesi buradan gelmektedir. Halk arasında daha yaygın olarak buna “devlet kuşu” denir ki başına konduğu veya üzerine gölge saldığı kişinin servete ve saltanata kavuşup refah ve saadete ulaşacağına inanılır.

Bu ve benzeri efsaneleri duyunca, ceddimiz amma da manasız şeylere inanıyormuş demeden önce, biraz durup düşünmek gerekiyor. Böyle itham ettiğimiz insanlar şimdilerde hayallerimizin bile yetişemediği bir medeniyetin kurucusudur madem, işin içinde başka bir iş olmalıdır. Eski anlayışın değil ama bugün devlet kuşunu şans oyunlarına reklam malzemesi yapan modern anlayışın tipik bir hurafe örneği olduğu bu yaklaşımla anlaşılabilecektir. Ve her hurafe aslında bir zihniyet sakatlanmasının ifadesidir. Nitekim eskiden himmetin, gayretin, kanaatin sembolü olan hüma yahut devlet kuşu, modern zamanlarda çalışmadan kazanmanın, bedavadan gelen maddi zenginliğin sembolü haline getirilmiştir.

Devlet, “kut” veya “saadet” demektir. Hedeflenen saadete sebep olduğu için saltanata, servete, mevki ve makama da devlet denilir. Dolayısıyla bu imkanların devlet sayılması, insana iki cihan saadeti getirmesine bağlıdır. Halbuki piyango çekilişlerinde birdenbire kazanılan servet, bu dünyada bile sahiplerine saadet değil felaket getirmektedir çoğu zaman. Tarihte nice taç taht sahibi vardır ki saltanatları dünyalarını da ahiretlerini de berbat eylemiştir.

Devlet, başlangıçta bir fırsattır. Devamında, o fırsatı değerlendirmenin, ondan istifade etmenin şartı olan gayret ve kabiliyeti gerektirir. Ahirindeki saadete bu gayretle ulaşılır. Tesadüfen, çabasız, hak etmeden kazanılan bir nailiyet değildir yani. Böyleyse eğer “devlet” değildir.

16. asır divan şairlerinden Zekâî’nin yukarıya aldığımız beyti, devlet kuşu da denilen hüma’ya eskiden bugünkü gibi bir fonksiyon yüklenmediğini ortaya koyuyor. “Ben himmet hümasıyım” diyor şair. Yani hüma kuşu gibi gayret sahibiyim; çalışmadan, hak etmeden gelecek olana rağbetim yoktur.

Tesadüf eseri, kendiliğinden gelen, havadan kazanılan manasına “bâd-ı hev┠tabiri dilimize “bedava” telaffuzuyla yerleşmiş. Bu tabir aynı zamanda “nefsin hevâsının sürüklemesiyle talep edilen dünyalıklar” manasına da gelir ki, hem nefsin bedavaya meylini hem de himmet hümalarının çabasındaki gayenin dünya olmadığını anlatır.

Hüma himmeti, nefs terbiyesine yönelik bir gayrettir. İnsan böylece bu dünyadaki en büyük devlete, en büyük servete, tükenmeyen hazineye, “kanaat”e sahip olur. Kanaat, hırs ve tamahtan koruduğu için sahibini müstağnî kılar, mesut eyler. Böylelerinin zamaneye, devrin anlayışına, dünyalık ihtiyaçlara muhabbeti ve minneti yoktur. Maddi mahrumiyetleri onları meyus etmez. Hülasa, bu dünyada bir kişinin başına devlet kuşu konması demek, nefsini terbiye ederek züht ve kanaate ulaşmasını sağlayacak bir vesileye kavuşması demektir.

Himmet hüması hem bu vesileyi hem de o vesileye tabi olarak nefsini yenmek için gayret göstereni temsil eder. Nefs terbiyesine vesile olan “himmet hümaları”, evliyaullahtan mürşid-i kâmillerdir. Çünkü onlar da hüma kuşu gibi yükseklerde eylenir, dünyaya tenezzül etmezler. Himmet sahibidirler. Üzerlerine saye saldıkları bağlılarının iki cihan saadetine vesile olurlar.

Bu sebepledir ki bir mürşid-i kâmilin kanatları altında gölgelenmesi, insanın başına devlet kuşunun konmasıdır. Tabii kıymetini bilmek, mucibince amel etmek şartıyla. Yoksa yine bir divan şairimizin dediği gibi “Fahte olsa hüma, serve saadet gelmez”. Yani, konmaz ama, hüma kuşu eğer servi ağacının başına güvercinler gibi konsa, bu hal serviye “devlet” kazandırmaz.

Eski şiirimizde “hüma” kelimesi, içinde bulunduğu tabire göre mana kazanır. İşte “hüma-yı himmet” kâmil mürşittir. “Hümâ-yı beyzâ-ı dîn” tabiriyle gelirse Hz. Peygamber s.a.v.’e işaret olur. Fakat izahına çalıştığımız beyitte “himmet hüması”, himmet eden büyüklerden ziyade himmete talip olan dervişleri niteler. Çünkü onlar da tuttukları yol itibariyle birer hüma adayıdır. Nefislerini terbiye için gayret gösterecek, vazifelerini yapacak, kolaya kaçmadan çalışıp hizmetle yol alacaklardır. Zamanenin anlayışına minnet etmeyecek, zamanlar üstü ilahî ölçüleri gözeteceklerdir yalnızca. Bir müddet sonra hamlıktan kurtulup ağırlıklarını atarak kuş gibi hafifleyeceklerdir. Sadece namazları değil, bütün amelleri burak olacak; onları miraca, yukarılara, dünyanın fevkine çıkaracaktır.

Kanaat ve istiğnaları, dönüp aşağılara meyletmelerine manidir artık. İhlâsla, gayretle devam ederlerse eğer, Yunus’un “Kuru  idik yaş olduk / Ayağ idik baş olduk / Kanatlandık kuş olduk / Uçtuk elhamdülillah” dediği şükür makamıdır varacakları yer. Artık onlar da himmet hümalarının kafilesine katılmış, saye saldığı insanlara devlet bahşetmeye başlamışlardır. Artık onlar da birer hüma kuşudur ve yükseklerde eylenmektedir. Nefsin arzularıyla, zamanenin şuradan buradan estirdiği rüzgârlarla ırgalanmazlar artık.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

16 - Kardeş Mektuplar - Ahmet Birler

 

Sevgili Kardeşim,

Bahar yine kapıda. Toprak uyandı, böcekler telaş içinde, ağaçlar damarlara yürüyen sudan çakırkeyif. Birkaç gün önce, yörüklere özgü bütün hususiyetleri yüzünde taşıyan bir genç köylüyü dinlerken çiçek açmış ağaçları yeniden keşfettim: “Limon çiçek açıyor, sonra şeftali...nasıl rengârenk abi, bir görsen.” derken gözleri ışıl ışıldı. Tabiata, belli ki sevgilisinin mimiklerine ve jestlerine karşı sonuna kadar duyarlı bir âşık gibi bakıyordu. Bahar mutluluğunu biz şehirliler gazetelerin hafta sonu eklerinden ya da reklamlardan öğrenmeye çalışırken, tabiatın bir parçası olan o delikanlıya bu mutluluk tabiatın kendisinden, çiçekle, arıyla, yaprakla bulaşıyordu. Biz tabiatı bir dekor olarak görürken, o aynı tabiatı evi olarak görüyordu.

Kur’an-ı Kerim, tabiattaki ayetlerden, afaktaki, dış dünyadaki ayetlerden bahseder. Tabiat, okumasını bilenler için bir kitaptır. Öyle bir kitap ki, harf ve hece okuryazarlarının her zaman sökemedikleri satırlar, cümleler, nidalarla örülüdür. Duyana, dağlar haşyetle inler, sarı çiçek cevap verir, kuşlar zikreder. Tesbihat yeri göğü tutmuştur ama ayette buyrulduğu gibi, biz duymuyoruzdur.

Peki nasıl duyabiliriz? Tabiatın içinde dönenen tesbihatı, tabiatı devrana kaldıran zikri nasıl duyabiliriz? Kitaplarda yazan cümleleri okumanın bir yolu var. Harfleri birleştirmeyi, hecelemeyi öğrenirsin, başlarsın okumaya. Teknik bir şeydir bu, herkes biraz gayretle bunu başarabilir. Yabancı dildeki yazılanlara bile biraz gayretle aşina olunabilir. Ya tabiattaki yazıyı nasıl sökeceğiz? Tabiattaki tesbihatı nasıl işiteceğiz? Sarı çiçeğe sorunca cevabı nasıl alacağız?

Bazı arifler, salikin bâtınındaki hallerden gıdalandıklarını, manevi yolculukları sırasında iç hallerinin kendilerini seyr ettirdiğini, buna karşılık arifbillahın dış dünyadan da gıdalandığını, kevnî ayetleri de artık okumaya başladığını söylerler. Buna göre önce iç dünyadaki derinleşmeyi gerçekleştirmelidir; bu tahakkuk edince, dış dünya, yani büyük harfle başlayan Dünya o kişi için bir manevi tehlike olmaktan çıkıp bir hakikat aynasına, bir rahmanî tecelligâha dönüşmektedir. Salik, dünya karşısında tetikte durur, dünyayı hor görür, kendisini ayartacak bir hasım olarak görürken, arifbillah dünyadaki zikre aşina olduğu için dünyanın hikmet ve hakikatini tadar. Dünya ve nefs arifbillah için değişmiş, içlerinde gizledikleri sırlar ayan olmuş, bu ikisi kendisine yoldaş olmuştur. Salik, her nesneye ve canlıya şeriat gereği olan zahirî edebin sonucu olarak tazim ve saygı gösterirken, arifbillah marifetullah makamının gereği olan bâtınî edebin sonucu olarak bu saygıyı gösterir.

Meşhur menkıbedir ama yine de paylaşalım. Şeyhlerden birisi müritlerini kendisi için çiçek toplamaya göndermiş. Biri hariç hepsi son derece gösterişli çiçeklerle gelmişler. O derviş ise solmak üzere olan bir dal çiçek elinde, gelmiş. Niçin diğerleri gibi o rengârenk, canlı çiçeklerden toplamadığını soran şeyhine, “Hangisine elimi atsam, onu zikir halinde buldum. Sadece bu zikrini bitirmişti, o yüzden bunu getirebildim.” demiş. Diğer dervişler bir edep gereği o çiçekleri derip getirirken, tabiattaki zikri duyan bu derviş daha derin bir edebin gereği olarak çiçekleri kopartamamış. Allah bizi bütün mahlukatın zikrini duyanlardan eylesin. Doğrusunu Allah bilir ya, Peygamber Efendimiz’in “Bana eşyanın hakikatini bildir.” duasının, bu zikirden haberdar et anlamını taşıdığını da söyleyebiliriz.

Tabiattaki bu zikri duymuyor olabiliriz. Ama mademki duyanların verdikleri haberler var, o halde yukarıda değindiğimiz türden bir edebi ve tazimi elden bırakmamak icap eder. Dünyayı dağdan, taştan, bayırdan ibaret bir değirmi gezegen olarak görmek yerine, bir zikreden olarak görmenin sırrını aramalıyız. “Eşyaya edep gösteren ondan istifade eder.” dermiş eskiler. Eşyaya ve tabiata edep ve tazim tavrıyla yaklaşırsak, bu tavrımızdan manen istifade ederiz.

Tabiatı okumak için elbette baharın gelmesi gerekmiyor. Bütün nesneleri örterek onları tek tipleştiren kar’ı vahdetin sembolü olarak değerlendiren maneviyat erleri, kışı, yazı, güzü de okumuşlar, onların sırlarını da tatmışlardır. Ama bahardaki uyanış o kadar belirgin, bahardaki can insan zihni ve gönlü için o denli kışkırtıcıdır ki, bugüne kadar tabiata maneviyatın zaviyesinden bakamamışsak, artık bakabilmek için bir fırsat doğurabilir.

Sevgili Kardeşim,

Baharla birlikte ruhumuz da, gönlümüz de çiçeklensin inşallah.
el-Musavvir’e, el-Cemil’e, el-Bedî’e emanet olasın.

Hevâsının tutsağı kardeşin.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

17 - Yol, O’nun Adımlarıyla Doğruldu - Elvida Ünlü

 

Yol dümdüz gitmez.
Dostlarımız hep dost ve düşmanlarımız hep düşman değildir.
Bir bakarız daha önce sevmediğimiz biriyle yakın oluvermişiz. Ya da yakın olduğumuz birine kırılmış, darılmışız.
Bir gün yüz yüze bakacağız.
O gün utanmamak için, bakabilmek için gözlerimizin ta içine, yan yana olabilmek için; kızdığımızda, darıldığımızda ne yapmalıyız?
Sonuçta biz inanmada birleşenleriz. Sevgide birleşenleriz.
Allah Rasulü inanan her insana dosttu. Yollar tıkandığında, yolu O’nun duruşuyla açmaya muhtacız. Ve O ne yaptı, bakmaya...
O yalnızca Allah için kızdı, Allah için düşman oldu. O’na kızanlar da bâtıl ilâhları ve saplantıları uğruna kızdılar.
Peki O, düşmanlarına nasıl davrandı?
O’ndan öğrenmeye, O’ndan duymaya ihtiyacımız var. O’nunla yürümeye bu çetin yolda…

Kalplerin kapıları açılır O’nunla


Zor günler... Müslümanlar muhasara altında.
Siz misiniz günah işleyen, atalarının ilâhlarına dil uzatanlar? Güya tanrı adına ceza veriyorlar.
Zor günler.
Bazen yiyecek bir şey bulamayıp yaprak yer müslümanlar, bazen kuru bir deri parçasını ateşte yumuşatarak yemeye çalışırlardı.
Ama geçti gitti.
Kuru yerde de olsa uykular bitiyor. Kuş tüyü yataklarda da olsa bitiyor.
Rüyaların ya hafifliği ya da ağırlığı kalıyor geriye.
Ve bir gün Kureyş susuz kalıyor. Peygamber s.a.v.’e geliyor:
“Ya Muhammed! Kavmin helak oluyor. Kavminin kurtulması için Allah’a yalvar.”
O kavim değil miydi Peygamber s.a.v. ve bağlılarını helake uğratmaya çalışan?
Onlar değil miydi bir lokma ekmeğe, bir yudum suya muhtaç eden?
Şimdi birden suyun sahibini mi hatırladılar?
Ne oldu, ne olacak?
Peygamber s.a.v. intikam peşinde değildir.
Kollarını kaldırarak dua eder. Allah Tealâ bu duasını kabul eder. Damlalar iner Mekke üstüne.

* * *

Uhud Savaşı sırasında düşmanlar Hz. Peygamber s.a.v.’in üzerine taş yağdırmış, dişini kırmış, alnından yaralamışlardı. Fakat Allah Rasulü s.a.v. ellerini kaldırır dua eder.
Dua eder ki Allah gazap etmesin. Dua eder ki O, rahmet peygamberidir. Dua eder ki O, “Rahmetim gazabımı geçti.” diyen Rabbin sözcüsü, halifesidir.
Ve “gönderilen gönderenin kadrincedir”
O’na merhamet yakışır:
“Ey Rabbim! Kavmimi hidayet et. Çünkü hakikati bilmiyorlar.”






* * *
Bir şehir bu kadar üzülür mü, bu kadar utanır sıkılır mı hiç?
Toprağında Allah’ın Rasulü s.a.v. taşlanmış.
Yaralanmış. Üzülmüş. Kovulmuş şehirden.
Taif üzgün.
Lakin toprağın sesinden, hayatın ve kendi gönlünün sesinden uzak insan nasıl duysun şehrinin sessiz gözyaşlarını? Semada yankılanır:
– İstersen şu dağı üzerlerine yıkayım!
– Hayır Rabbim, istemem. Belki onların soyundan sana ibadet edecek çocuklar doğar.
On iki sene geçmiştir bu hadisenin üzerinden ve Taifliler hâlâ aynı inattadır. İslâm ordusu üzerine mancınıkla ateşler atmıştır. Arkadaşları Peygamber s.a.v.’den Taiflilere lânet okumasını ister. Allah Rasulü s.a.v. ellerini kaldırır ve dua buyurur:
– Allahım, Taif’i doğru yola ilet ve bize kat.
Duaları ses verdi. Ve Taif heyeti Medine’ye gelerek İslâm üzre biat ettiler.

* * *

Dua gönülden gönle varan yolu açandır. İlk adımdır o bilinen ve görünenin ötesinde.
Allah Rasulü s.a.v. Mekke’nin, Taif’in kapılarını kılıçla değil duayla açtı. Zira o şehrin duvarları değil gönlü teslim oldu.
Kılıca teslim olmaz gönüller.
Sahibine teslim olur ancak yollar açılırsa.

Vefa benden bana

Übey oğlu Abdullah münafıkların başıydı.
İslâm’a fenalık etmek, müslümanların arasına fitne sokmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Savaşlarda adamlarıyla meydanı terk ederek mücahitlerin moralini bozmaya çalışırdı. Temiz ve pak Hz. Aişe’ye dil uzatmaya kadar her türlü fenalığı yapıyordu.
Allah Rasulü s.a.v. ise affederdi. Zira O büyük düşünüyordu. Af ve merhamet, dua ve vefa illâ ki karşılık bulurdu.
O insandan bulmasa, onların çocuklarından bulurdu. Ve nice çocuklardan...
Übey oğlu Abdullah öldüğünde Allah Rasulü s.a.v. kendi gömleğini gönderdi. Ona sararak gömsünler diye. Şaşırdı müslümanlar. Allah Rasulü s.a.v. anlattı:
– O, amcam Abbas’a gömleğini vermişti.
Hz. Abbas r.a. Bedir esirleri arasındaydı. Esirler bitap vaziyetteydiler, elbiseleri parçalanmıştı. Kendileri de zor durumda olmalarına rağmen sahabiler neleri varsa esirlerle paylaştılar, esirleri giydirdiler. Ancak Abbas r.a. uzun boylu olduğu için ona elbise ayarlayamamışlardı. Ona Übey oğlu Abdullah elbise göndermişti.
Allah Rasulü s.a.v. Bedir gününde amcasına yapmış olduğu iyiliği unutmadı.
Bir münafığa karşı duyulsa da vefa, duyanı yüceltir.
Kadirşinaslık bizi büyütür.
Bu hadiseleri izleyen gelecek nesilleri büyütür, doğrultur.

Adalet, zor zamanda

Hayber Kalesi fethedilmişti. Toprakları İslâm mücahitleri arasında paylaştırıldı. Fakat yine o toprakları Yahudiler işleyecek, müslümanlara vergi ödeyeceklerdi.
Mahsul zamanında Abdullah bin Süheyl r.a. yeğeni Muhayyise r.a. ile vergileri almaya Hayber havalisine gittiler. Yahudiler tuzak kurarak Abdullah bin Süheyl r.a.’ı öldürdüler. Ve cesedi bir çukura attılar.
Muhayyısa r.a. Medine’ye dönerek amcasının Yahudiler tarafından öldürüldüğünü söyledi. Rasul-i Ekrem s.a.v. sordu:
– Amcanı yahudilerin öldürdüğüne yemin eder misin?
Muhayyise r.a. yemin veremedi:
– Hayır, çünkü amcamı yahudilerin öldürdüğünü gözümle görmedim.
Rasul-i Ekrem s.a.v. buyurdu:
– O halde yahudiler yemin etsinler.
Yahudiler yalan yere yemin edebilirdi. Fakat adaleti ve doğruluğu Peygamber s.a.v.’den öğrenmiş bir müslüman ise asla…
Olayı gören hiç kimse olmadığı için Rasul-i Ekrem s.a.v. yahudilere ceza vermedi. Oysa o yerlerde onlardan başkası yaşamıyordu. Ve yahudilerin hilekârlığı olsun, İslâm düşmanlığı olsun gayet iyi biliniyordu.
Vazife başında öldürüldüğü için de İslâm memurunun ailesine diyet ödendi.
Allah Rasulü s.a.v. adaleti en zor zamanda en büyük düşmanlarına karşı uyguluyordu.

O eskidendi, sen yenileyensin

Her kabile gelerek biat ediyor, gönlüne teslim oluyordu. Fakat yalancı Müseyleme’yi yetiştiren Hanifeoğulları müslümanlara karşı çıkmaya yeltendiler.
Onların reisi Üsal oğlu Sümame müslümanlar tarafından yakalandı.Rasul-i Ekrem s.a.v. mescide gelince Sümame’yi gördü ve sordu:
– Benden ne bekliyorsun?
Sümame konuştu:
– Muhammed! Beni öldürecek olursan, evet, ölümü hak etmiş bir adamı öldürmüş olursun. Fakat affedecek olursan beni ağır bir sıkıntıya sokarsın. Fidye istiyorsan vermeye hazırım.
Allah Rasulü s.a.v. biraz düşündü. Ertesi gün ve üçüncü gün yine aynı soruyu sordu Sümame’ye. Ve aynı cevabı aldı. Bunun üzerine Sümame’nin serbest bırakılmasını söyledi.
Sümame, Efendimiz s.a.v.’e şöyle dedi:
– Ey Muhammed! Şu dünyada en nefret ettiğim insan sendin. Bugün ise en sevdiğim insansın sen.
Eskiden en hoşlanmadığım din senin dinindi. Şimdiyse canımdan fazla sevdiğim din senin dinin.
Eskiden hiç görmek istemediğim şehir bu şehirdi. Bugün kendisinden hiç ayrılmak istemediğim şehir bu şehir.

* * *

Hiç kimse sevilmedi O’nun kadar.
O’na duyulan öfke de canına kastettirecek kadar büyüktü, derindi.
O, ölçüyü koydu ve O’nunla ölçüsünü buldu duygular.
Kalplerimiz kimi sevecek, kime öfke duyacak bildi.
Nasıl sevecek, nasıl öfke duyacak bildi.
Yoksa biz şaşıranlardandık.
Bugün gönüller gittikçe birbirinden uzaklaşıyorsa, biz kendi gönlümüzden uzaklaştığımız içindir.
Düşmanlarının gönlünü kazanan bir Peygamberin ümmeti dostlarını kazanamıyorsa, Peygamberinden uzak kaldığı içindir.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

18 - Hasedin Böylesi - Selim Güneş

 

İki kişiye haset etmek caizdir: Birincisi, Allah’ın Kur’an’ı nasip ettiği ve gece gündüz onunla meşgul olan, diğeri de Allah’ın kendisine mal verdiği ve gece gündüz o malı Allah yolunda infak eden kişi. (Hadis-i şerif)

Hadis-i şerifleri dikkatle okuduğumuzda çok farklı anlatım şekilleri ile karşılaşırız. Bu durum hadislerin üslubuyla alakalıdır. Allah Rasulü s.a.v. bir konuyu doğrudan anlatmak yerine, sorular sorarak, hayrette bırakacak ifadeler kullanarak söylemeyi tercih buyurmuştur. Bunun sebebi, anlattığı konuya sahabilerin ilgisini çekmek ve daha akılda kalıcı bir tarzda ifade etmektir, denilebilir. Bu yüzden hadislerde kullanılan üsluba ve bu üslubu oluşturan kelimelere dikkat etmek gerekir. Özellikle hadislerin giriş bölümleri, dinleyenlerin dikkat kesilmesini sağlayan kelimelerin yer aldığı ifadelerdir.

Yukarıya aldığımız hadis, en büyük iki hadis derleyicisi olan İmam Buharî ve İmam Müslim’in kitaplarında yer alır. Bu hadis okunduğu ilk andan itibaren dikkatler “haset” kelimesine odaklanmaktadır. Özellikle hadisin Türkçeye çevrilmiş halini okuyanlar -hasedin hafızamızdaki kötü anlamıyla da ilişkili olarak- bir yanlışlık hissine kapılmaktadırlar. Oysa başta söylediğimiz gibi, bu üslup ile alakalı bir özelliktir. Nitekim hadisi açıklayan bütün alimler, ‘haset kelimesiyle ne anlatılmak istenilmiştir’ sorusunun peşinden gitmişler ve hadisi bu çerçevede açıklama yolunu tercih etmişlerdir. Zaten bu konuda yeterli ve doğru bilgilere sahip olmadan ‘burada bir yanlış var’ demek, hadis-i şerifte yanlış var demek olur ki, bu da büyük bir hatadır. Zaten Arapça metinde de doğrudan “haset” kelimesi kullanılmıştır. Öyleyse buradaki maksadı anlamamız ve üsluptaki inceliği fark etmemiz gerekir.

Hasedin kelime manası, bir kimsedeki nimetin kendisinde olmasını istemekle beraber ondakinin yok olmasını arzu etmektir. Haset duygusu insanın yaradılış özellikleriyle alakalıdır. İnsanoğlu hemcinslerine karşı üstün olma arzusu ile yaratılmıştır. Fakat akıl ve irade, bu isteği kişinin kendine ve özellikle çevresine zarar verecek boyuta getirmesine engel olmalı, dengede tutmalıdır.

Hadis kitapları içinde en muteber olan Sahih-i Buharî’nin derleyicisi İmam Buharî, yukarıdaki hadisi çeşitli konular altında birkaç defa kullanmıştır. Özellikle “İlim ve Hikmette Gıpta” başlığı altında hadisin verilmiş olması, asıl anlamı da ortaya çıkarır. İmam Müslim ise Sahih-i Müslim adlı kitabında hadisi, “Kur’an’ı Hayatına Uygulayan ve Başkalarına Öğretenler” başlığı altında vermiştir. Bu iki kitapta hadisin ele alındığı başlıklar önemli birer işarettir.

Meşhur alimlerden İmam Nevevî, Sahih-i Müslim şerhinde hasedi, hakiki ve mecazi olmak üzere ikiye ayırır. Der ki: “Hakiki haset, bir kimsedeki nimetin yok olmasını arzu etmektir. Bunun da haram olduğu delillerle ve ortak görüşle kanıtlanmıştır. Mecazi olan ise gıptadır. Yani bir kişideki nimetin aynısının kendisinde olmasını arzulamaktır. Bununla birlikte diğer kişide o nimetin yok olması arzulanmaz. Gıpta eğer dünya işlerinde olursa mübahtır, ibadet ve benzeri şeylerde olursa da sünnettir.” (el-Minhâc)

Sahih-i Buharî açıklayıcılarından meşhur alim Bedreddin Aynî ise şunları söyler: “İki şeyde haset caizdir sözü ise ile kast edilen, hasede iki şeyde ruhsat verildiğidir. Fakat bu da hakiki haset olmayıp gıptadır.” (Umdetü’l-Kârî)

Bir başka Sahih-i Buharî açıklayıcısı olan Şemseddin Kirmanî de Aynî’nin söylediklerinin aynısı aktarır ve şöyle der: “Bu hadisin maksadı sadaka vermeye ve ilim öğrenip öğretmeye rağbeti artırmaktır.  Burada söz konusu olan haset diğerlerinden farklıdır.” (Şerhu’l-Kirmânî)

Yine hadis hafızı ve mutasavvıf Kutbeddin Kastallanî de bu konuyla ilgili şunları söylemiştir: “İki kişiye haset caizdir sözünden maksat, ‘haset ancak şu iki durumda mübah sayılabilir’ demektir. Yani ancak bu durumlarda haset güzeldir. Buradaki haset de mecazi olandır.” (İrşâdü’s-Sârî)

Sahih-i Müslim açıklayıcılarından Muhammed el-Veştanî ve Muhammed Senûsî de, ortaklaşa, baştan beri farklı alimlerden aktardığımız görüşlere katılarak şöyle derler: “Aslında gıpta mübah olan bir şeydir. Fakat ilim talep etmede ve Allah yolunda mal infak etmede olan gıpta övülmüştür. Hadis-i şeriften anlaşılan budur.” (İkmâlü İkmâli’l-Muallim; Mükemmilü İkmâlü’l-İkmâl)

Hitabî’nin yorumu ise bütün maksadı açıklayacak niteliktedir: “Burada haset kelimesinin manası şiddetli hırs ve yöneliştir. Haset kelimesi bunların kinayesidir.”

Hadisi Türkçeye çeviren bazı kişiler haset yerine gıpta kelimesini kullanmışlardır. Altı büyük hadis kitabını “Kütüb-i Sitte” konularına göre tasnif eden İbrahim Canan da böyle yapmış ve hadis-i şerifin ilk çevirisinde haset yerine gıpta kelimesini kullanmıştır. Bunu kendisi şöyle açıklıyor:

“Hadiste gıpta diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı hasettir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi haset kelimesi zihnimizde kötü manalar uyandırdığı için tercümede o kelimeyi kullanmamayı uygun bulduk. Zaten haset, Arapça metinde mecazi olarak gıpta manasında kullanılmaktadır. Öyle ise sadedinde olduğumuz hadiste haset gıpta manasını taşımakta ve ‘iki kişiye Allah’ın verdiği nimetin kendinize de verilmesini temenni etmeniz caizdir.’ diye anlaşılması gerekmektedir.” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi)

Fakat gıpta zaten caiz olan bir haslettir. Caiz olan bir şeye niye ‘iki şeyde caizdir’ denilsin ki? Yukarıda görüşlerini verdiğimiz birçok alim de gıptanın bu yönü üzerinde durarak ‘buradaki gıpta övülmüştür ve sünnettir’ diye açıklama yapmışlardır. Nitekim İbrahim Canan da daha sonraki çevirilerinde kelimeyi haset olarak tercüme etmiş ve gerekli açıklamayı yapmıştır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Hadis-i şerifin aslındaki anlatımı ve belagati korumak için doğru çeviri yapmak lazımdır. Yanlış anlaşılır diyerek, yeni bir yanlışa sebep olmamak gerek. Zaten hadisteki üslup mecazi ifadeyi ortaya çıkarmakta.

Bütün bu açıklamalardan sonra akılda kalması gereken husus şu olmalıdır: Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, Kur’an’la meşgul olmanın ve Allah yolunda infakta bulunmanın son derece büyük iki haslet olduğunu ihtar buyurmakta, bizi bunlara teşvik etmektedir.

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın

 

19 Ya Haklı Değilsek? - Mükerrem Mete

 

İlâhi terazinin başında bekliyoruz insanlar haklarımızı versinler diye. Lakin terazi onların da hakkını tartıyor. Elbette tartacak, terazi bizim terazimiz değil ki...

Hakkımızın yendiğine çok çabuk emin oluyoruz. Hemen sinirleniyor, saldırganlaşıyoruz. Hesap soracak gücü bulamazsak kin besliyor, beddua ediyoruz. İyi de hışımla harekete geçmeden önce biraz düşünmemiz gerekmez mi?
Sinir düşündürmüyor tabii, acele ediyor.

Herkesin derdi kendine mi

Parmağınıza bir şey batsa bütün varlığınızla hissedersiniz acıyı. Sanki bütün vücudunuz yaralanmıştır. Acınız geçene kadar aklınız, fikriniz başka bir şeyle meşgul olmaz olur.

Başkasının değil parmağına bir şey batması, kafası kırılsa belki sadece üzülürsünüz. Çünkü herkesin kendisi için daha önemli şeyleri var, değil mi?

İnsan kendini yaşar, başkalarını sadece düşünür. Keyfimiz yerinde olunca kırmışız dökmüşüz, pek umurumuzda da olmaz. Ama moralimiz bozulunca herkesin keyfi kaçsın isteriz.

İnsan hep kendini kayırıyor. Kendini kayırınca da hep haklı çıkıyor, yani haklı olduğuna inanıyor. Tartışmalarda bize yapılan hakaretler aklımızda kalıyor. Hiç fark etmeden kırdıklarımızı unutuyoruz.

Kim bilir kaç kere kırdık? Ama sorsalar mazeretimiz var. Mesela çalışmış yorulmuşuz, haliyle hırçınlaşıyoruz. Başkaları da çalışıp yorulur mu acaba?!.  

Sabır ne için?

Haksızlığa uğradığımızı nerden anlarız. Birden kan beynimize çıkar, boğazımız kurur, göğsümüz daralır. Sakin olmak çok zordur. Karşı tarafı düşünmek için hiç de uygun bir zaman değil.

Fakat... Peygamber Efendimiz s.a.v. “Hakim sinirliyken hüküm vermesin.” buyuruyorlar. Eh, herkes kendisinin kadısı olduğuna göre, böyle bir durumda en iyisi sakinleşip, acil kararları ertelemek.

Bu o kadar da kolay olmuyor. Ne kadar zaman geçerse geçsin insan biriktiriyor. İçine atanlar, alttan alanlar, sabredenler iyi bilir. İnsan haksızlığı unutamaz, ancak taşır. Eğer sabredeceksek bunu son nefesimize kadar sürdürmeyi göze almalıyız.

Birine kızmak kısa sürer, sonra sebebi unutursunuz. Ama kızmak bir ömür devam eder. “Ben buna niye kızıyordum yahu! Boşver, haklıyımdır mutlaka...” Sonra, iplerin gerildiği bir anda uzun zamandır biriken nefreti boşaltırız üzerine. Zamanında söyleyemediğimiz, içimize attığımız şeyleri ardı arkasına sıralarız.

Sonuçta ne olur? Onca zamandır içimizde taşımamızın bir anlamı kalmamış olur. Eğer sabredeceksek, unutmamaya da, aynı acıyı defalarca içimizde yaşamaya da sabredeceğiz.

Bir haksızlığı içinize attığınızı düşünün. Her hatırladığınızda tekrar sinirleneceksiniz. İçiniz bir çilehaneye dönüşecek, insanlara karşı hep alttan aldığınız için tavırlarınızı yapmacık bulacaksınız. Herkesi kandırıyormuş gibi hissederek kimsenin umursamadığı, kıymet vermediği bir sancıyı taşıyacaksınız.

Bir veli bir deli

Bu yolda düşüp kalkmak da var. Bir kere tutamadım diye vazgeçmek yok. Çok kolay konuşuyor psikologlar, konuşarak aşabilirsiniz diyorlar. İnsanı tanımıyorlar galiba, kimse hakkından vazgeçmiyor. Meşhur veli Sehl b. Tusterî k.s. Hazretleri demiş ki: “Biz hanımla çok iyi anlaşıyoruz, o deli olunca ben veli oluyorum, ben deli olunca o veli oluyor.” Bir yerde hepimiz deli değil miyiz, veli olmadan bizimle başa çıkılmıyor.

İnsan kendine soruyor: Bunlara hazır mıyım? Değilim. Niye hazır olayım ki, koyun muyum ben, hakkımı savunmak suç mu? Bu iç sesler hepimiz için tanıdık olmalı. Hatta ihtimal ki bıkmışızdır bu iç konuşmalardan, savunmalardan.  
Hakkını mı aramak istiyor içimdeki o durmak bilmeyen yanım? Hiç emin değilim. Sadece keyfimi düşünüyor. Aslında haksızlık dediği şey keyfinin kaçması; ona saldırıyor. Biraz sükunetle düşününce evde, işte olan şey bu.

Tahammülsüzlük, saldırganlık, kavga... Hepsinin ardında haksızlıktan çok sadece ve sadece kendini, kendi keyfini önde tutmak yok mu?

Nereye kadar

Bu nereye kadar devam edecek böyle. Kalp kırmalar, kavgalar, nefretler... Hayatımızı mahvediyoruz. Başkaları da bizim hesaba dahil.Onları da düşünelim. Onlar da insan. Biz de insanız demeyin sakın. Bunu dersek yine dönmeye başlarız. Dön dur olduğun yerde...

Kendi suçlarımızı, hatalarımızı ne kadar düşünsek de hepsini tespit edemiyoruz. Acaba nelere, kimlere zarar verdik. Kimi yorduk, kime hakaret ettik, kimin kıymetini bilmedik, kimin hakkını yedik... Bunlar layıkıyla cevaplayabileceğimiz sorular değil. Sanırım bize vazgeçmek düşüyor. Ne pahasına olursa olsun hak iddia etmekten vazgeçmeliyiz. Ne kadar borçlu olduğumuzu bilmediğimiz kişilerden borcumuzu istiyoruz. Oysa hesaplar
çok karışık.

Ne yani, sağ yanağımıza vurana sol yanağımızı mı çevirelim? Kim vuruyor sağ yanağımıza, en çok kimden hakkımızı istiyoruz. Ailemiz, eşimiz, iş arkadaşlarımız, dostlarımız... Acaba sahiden öyle mi? Diğer taraftan hakkımı aramakta inatçı olmanın bir faydasını görmedim, sinirli halim yalan söylüyor, ona güvenmiyorum.

Bir de ahireti düşünmek lazım. Terazinin başında bekliyoruz, insanlar haklarımızı versinler diye. Fakat terazi onların da hakkını tartıyor. Elbette tartacak, terazi bizim terazimiz değil ki... Diğerleri ne kadar sinirlenmiş, üzülmüş, sabretmiş bir bir döküyor önümüze. Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan oluyoruz.  Ne kötü bir zamanda, ne büyük bir hayal kırıklığı...

Rabbimize karşı edepsizlik ediyoruz. Herkesten hesap soruyor, gücümüz yetmeyince O’na havale ediyoruz. Bizim için onları mahvetmesini istiyoruz. İyi de ne cesaret!

Ya haklı değilsek...

 

İçindekiler kısmına dönmek için tıklayın